KARANLIK

 

 

Işıl Ertunç  2018

 Odaları gezdi tek tek… Güzel bir anı bulmaktı isteği. Dolaplarda, duvarlarda, resim çerçevelerinde. Sonra mutfak kapısının arkasında çengele asılı mutfak önlüğünü hatırladı. Önlüğün etek uçlarında pikniğe gitmiş mutlu bir aile işliydi. Hiç tanımadığı annesi işlemiş.

Taksi kapıda bekliyordu.  Çocuğu kucakladı. İçi giysilerle dolu çantaları aldı. Kapıyı çekti.

Şehirde akşam oluyordu.

Karanlıkla ilk kez garaja girerken karşılaştı. İyi, dedi içinden, tam sürpriz olacak. Son model cipin pırıl pırıl kaportasını okşadı. Bu akşam, Çiğdem uyuduktan sonra şöyle romantik bir müzik, en iyisinden bir şişe kırmızı, bir de anahtarı eline verdim mi… Tamamdır. Buzlar çözülür. Hem şu son günlerde diline doladığı ‘gitmek’ de neyin nesi…

Zili çaldı. Bir daha, bir daha. Sonra seslendi Hülya! Hülya! Kapı açılmadı. İnce bir sızı saplandı kalbine. Telaşla cebinden çıkarttığı anahtarı kilidin içinde çevirdi. Kapı açıldı, sonra kapandı. ‘Donk’… Kapının kapandığı duyuldu. Evdense tek bir ses gelmedi. Ev karanlıktı.

Anahtarlarını etajerin üzerine bıraktı. Elektrik düğmesine bastı. Asma tavana gömülü ampuller ışıl, ışıl aydınlattı kocaman girişi. Ev hâlâ karanlıktı. Seslendi önce, sonra odaları dolaştı, sonra banyoya,  sonra mutfağa girdi. Ocak soğuk ve boştu. Buzdolabını açtı. Dünden kalan yağı donmuş tavuk budu bön bön sırıttı yüzüne. Yarım kutu yoğurt bir de pörsük marulla bakıştı bir süre.

Elini cebine attı, Hülya’nın ekran fotoğrafına dokundu bir daha, bir daha.

Telefonu yerde parçalara ayrılırken “Bu numara kullanılmamaktadır” diye cevapladı, diğer uçtaki metalik kadın sesi.

Boş evde boş salona girdi boş masanın başına çöktü.

Gitmek mi… Hayır, hayır! Yerinden fırladı. Yeni bir iz aradı odalarda. İzmarit dolu tablalar, yıkanmamış çamaşırlar, özensizce katlanmış gömlekler, eşleşmemiş çoraplar, orta yere bırakılmış mücevherler. Hep bir ağızdan alay ettiler bu halinle. Uzun zamandır kulaklarını tıkadığı şeyleri kaktılar kafasına;

 “Seni artık sevmiyorum” Demişti. “boşanalım tatlılıkla” demişti. Ya sen, sen ne demiştin. “ben seni seviyorum ya bu yetmez mi” demiştin. Yeni bir araba, sadece ona ait, kalbini yumuşatır sanmıştın. Ciddiye almamıştın onu. Ana baba sevgisi görmemiş, akraba ellerinde büyümüş, sevgiye aç, kanadı kırık bir güvercindi o senin omzuna düştüğünde. Sevdin, sevginle şımarttın, öylesi şımarttın ki daldan dala konan bir çalıkuşuna çevirdin onu. Çalıkuşları sadakat nedir bilmez. Çalıkuşları kafeste durmaz, bilemedin, sen onu. Ona verdiğin bunca şeyin bir gün gelip yetemeyeceğini bilemedin. Üç beş mücevher, şık giysiler, son model araba. Satın almaya çalıştın sen onun bu evdeki varlığını. Parmağına taktığın o pırlantalı kelepçenin işe yaramadığını görmek istemedin. Yeni hamileydi; ayrılmak istediğini dillendirdiğinde. Yapamıyorum deyip yatağını ayırdığında hamilelik sendromudur demişti doktor, sabır, demişti. Sabrettin. Sen onu sevdin o bebeğini. Kördün aşkından. Aranızda büyüyen uçurumu hiç göremedin.

Damarlarında akan kan  hızlandı. Yatak odasındaki karmaşayı bıraktı, kızının odasına koşarken, minicik bir umudu büyüttü içinde. Küçük pembe boyalı dolabı açtı. Boşluğun çarptığı tokat çok sertti.  Yatağın içinde unutulmuş bir oyuncak bebek kahkahalarla güldü yüzüne. “Şaşkın,şaşkın…Neden şaşırdın? Sana demişti, kızımı da alıp giderim demişti. Yapamaz sandın. Yanıldın, yanıldın.

Gözleri karardı. Başı dönüyordu. Güçlükle kendini banyoya attı. Soğuk suyla kendine gelmeye çalıştı. Öfkesi, korkuya, korkusu, öfkeye, sonra hepsi kıskançlığa dönüştü birden. Kıskançlık, şüphe, şüphe, öfke… Evet, bir başkası, kesin bir başkası vardı. Banyonun dört yanını kaplayan aynalar bir ağızdan konuşarak üzerine geldiler. Ne sandınEvvelki geceyi hatırlasana; aynı yatakta yatmıyor diye tartıştınız. Seni sevmiyorum, yapamıyorum beni zorlama dedi. Avukatımla görüşüyorum dedi. Gidersen çocuğu sana bırakmam dedin. Ya o ne dedi, hatırla, hatırla bakalım! Kimin çocuğunu kimden alıyorsun demedi mi? Dalga geçtin yine umarsızca, ah sen ne kadar küçümsedin onu… Sarhoşsun sen, ne dediğini bilmiyorsun” dedin. Salonun ortasında sevişmeye zorladın. Bir tecavüzcü gibi girdin bacaklarının arasına son noktayı koyan sen oldun. Hıçkırıklarını zorbaca öperek susturdun. Safsın, safsın, safsın.

Avukatım, avukatım demişti. Acele etmeliydi. Onu bulmalıydı. Buldu. Çekmecelerin birinde unutulmuş… Unutulmuş muydu?

Üzerinde cübbesi yanında Hülya, diğer yanında Çiğdem. Gözler yalan söylemedi, bir de yanaktaki o derin gamze. Kimden geldiği bilinemeyen.

Nefes alamıyordu. Elini kalbine götürdü.

Şehirde sabah oluyordu.

Ev karanlıktı…

Reklam