Binerdik

BİNERDİK  kelimesinden yola çıktık saçmalamayı bırakıp anı yazmışız  24.09.2013

Yeşilköy, bir zamanların yeşil, henüz betonla kirlenmemiş Yeşilköy’ü. Orada bir evde yaşardılar annemin dayısıyla yengesi. Yani benim de büyük dayım ve büyük yengem. Kısaca dayı, yenge diye anlatsam kusur olmaz değil mi? Yengemin adı Bülent, dayımınki İbrahim. Evet, yanlış okumadınız; Bülent koymuşlar yengemin adını,  erkek beklerken kız olarak dünyaya geldiği için olsa gerek. Yoksa insan niye kızına erkek ismi koysun ki. Her neyse, İbrahim Dayı ile erkek isimli yengem nur içinde yatsınlar, yıllar sonra acemi bir öykücünün karalamaları arasında kağıtla kalemin buluştuğu yerde canlanıverdiler. Yazı alıştırmaları sırasında koskoca bir kitabın içinden bula bula “binerdik” kelimesi seçilmişti. Altı dakika saçmalama hakkımız vardı bu kelimeyle ilgili. Kronometre çalışmaya başlayınca ne yazacağını düşünmek gibi bir lüksü olmuyor insanın bu altı dakikalarda. Saniyenin onda birinde gözümün önüne iki atın çektiği rengârenk bir fayton geldi. Geldi de beni adalara götürmedi bu fayton. Aldı beni Yeşilköy’e çocukluğumun hafta sonlarına, yengemin evine götürdü. Sonrası saçmalamaktan öteye geçti, anılarda kayboldum. Yazı uzadı da uzadı…

Önce tramvaya sonra trene ondan sonra da faytona binerek geldiğimiz bu evin bahçesi var mıydı, yoksa bir apartman katı mıydı, bakın orası hafızamdan silinivermiş. Ya da çocuk aklımla o evde benim merakımı çeken o kadar çok şey varmış ki evin dış resmini anılarıma kaydetmemişim.

Çocukları yoktu dayıyla yengenin oraya gittiğimde masaların altına girip evcilik, odalarına dalıp saklambaç oynayabileceğim. Buna rağmen çok severdim o evi ve o insanları.

Koyu renk saçlarını ensesinde minik bir topuz yapar saçının renginde incecik bir filenin içine hapsederdi. İpek çoraplarının koncuna eteğinin altından gözükmeyecek bir yerde kocaman bir düğüm atardı. Düzgün dursun kaymasınlar diye. Kaygan ipek düğüm az sonra çözülüverir, çorap dizlerinden yavaşça aşağıya doğru inerdi. Yengem göz ucuyla etrafına bakar görünmediğine emin olunca eteğini usulca kaldırır, çorabını yeniden düğümlerdi. Çocuğum ya, beni adamdan saymazdı herhalde. Ben göreceğimi görmüş olurdum bu arada. Ayaklarının altına koyduğu miniminnacık bir taburesi vardı. Tahtadan yapılmış üzeri kadife kumaşla kaplanmış oyuncak tabure gibi bir şeydi. Eteğinin dibinde durur, ayağını çeksin de ben tabureye oturayım diye beklerdim.

Parlak ve kaygan açık renk bir muşambayla kaplıydı odaların yerleri. Cilalı , kaygan ve tertemiz, aynı hastane koridorları gibi. Onlara giderken yanımıza terliklerimizi alırdık. Ayakkabılarımı çıkartıp terliğimi giyince taaa yatak odalarına kadar girmeme izin vardı. Bayılırdım o odaya. Üzerine hiçbir zaman çıkamadığım yüksek pirinç bir karyola,  başucundaki duvarda da dayımla yengemin düğün fotoğrafları asılı dururdu. Zamanında siyah beyazmış da sonradan üzeri renklendirilmiş bir fotoğraf. Yengemin elinde yerlere kadar uzanan bir demet gelin teli, üzerinde omuzları ve kolları kapalı gelin elbisesi. Başında Avrupalıların  giydiğinden,  süslü püslü bir şapka. Dayımsa damatlık takım elbisesi içinde uzun boylu zarif bir adam. Yuvarlak tel gözlükler gözünde, şık mendili cebinde. Hep merak etmişimdir,bu fotoğrafın niye yatak odasında durduğunu. Sonuçta bir onlar görüyordu  bir de  ben. Salondaysa kocaman portreleri süslerdi duvarları yanlarında  her yaştan kardeşler ve yeğenler, siyah beyaz fotoğraflardan gülümserlerdi gelenlere. Benim oyun yerimse antika gardrobun karşısında duran tuvalet masası. O masanın önünde oturur uzun uzun saçlarımı tarar, evden taşıdığım oyuncaklarımla evcilik oynardım.

Başını örttüğünü hiç anımsamıyorum ama herhalde oldukça dindar bir kadındı yengem. Çünkü bildim bileli dudaklarının arasından dua, elinden tespih eksik olmazdı. Mırıl mırıl mırıldanırdı. Kulaklarında bir çift altın küpe, o mırıldandıkça ritme uygun sallanır dururdu. Konuştuğunu sanır, anlamaya çalışır anlayamazdım ne dediğini. Üstelik sofraya otururken ayrı kalkarken ayrı dualar ederlerdi dayımla ikisi. Biz de el açar onlara uyardık. ”Biz doyduk, Allah açları doyursun “ derdik hep birlikte. Derdik, dediğime bakmayın, ben o zamanlar bu cümleyi “Allah ağaçları doyursun.” diye bellemiş, niye böyle söylendiğini de uzun süre anlayamamıştım.

Yemekten önce dayı da mutfağa girer, hazırlıklara yardım ederdi. Sabırlı, sessiz, sakin bir adamdı. Onun kıvırcık salatayı parmaklarını kesmeden kıl gibi ince kesişini hayretle izlerdim.  Yumuşacık olurdu onun yaptığı salata. Bayaz lahanayı da böyle ince keser, tuzla bir güzel ovuşturur sonra da limonlu yağlı bir sosun içine kavanoza basardı. Ne kadar seyrettiysem ne kadar çabaladıysam da onun kestiği incelikte salatayı hiçbir gün kadar kesemedim.

Salonda yuvarlak bir orta sehpası ve koltukların yanına konan daha küçük boyda benzerleri vardı. Üzerlerinde sık sık değişen el işi göz nuru keten sehpa örtüleri. Onlar da oyuncaklarım olurdu ara sıra. Vitrinde renk renk çeşitli cam eşyalar, biblolar.  Hortumunu havaya kaldırmış kocaman gri porselen file gelince o büfenin üzerinde dururdu. Yanında mavi camdan, kapağında kabartmalar olan saplı bir şekerlik. Ya menekşe şekeri ya da Elit marka sakızlı bonbon olurdu içinde. İkram edilmeden alınmazdı şekerler. Ne o şekerlerin tadı var şimdikilerde ne de o şekerlik vitrinlerde. Horhorda gezinirken bir gün gözüme ilişti bir benzeri, yanına gittim, açtım kapağını, boştu.

Ben büyüdüm, onlar yaşlandı.

Yeşilköy’den önce faytonlar taşındı, sonra yengemle dayım, önce şehre,  sonra cennete… Huzur içinde yatsınlar.

 

 

 

 

 

 

Reklam

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s