Masallar diyarı Fas gezim;

Beni bilenler bilir; seyahatlerimi kaleme alıp paylaşan biri değilimdir. Ancak bu kez başka… Uzun zamandır hayalini kurduğum ancak hiç beklemediğim bir anda karşıma çıkan Fas turunu bir dakikada onayladım. Tur hakkında tek bildiğim hakkında epeydir olumlu şeyler duyduğum http://rehberle.com ile gidileceği ve henüz yüzyüze tanışmadığım tur sahibi Gökalp Saban ile eşi Elif Saban‘ın da bizimle birlikte olacağıydı.” Geliyorum ben de varım” dedim de, der demez başıma üşüştü sorular, düşünceler, endişeler, nasıl olacaklar… Bir başımayım, kimseyi tanımıyorum, keşke bir arkadaşım olsaydı, aaa eyvah eyvah! çölde de konaklanacakmış,ben börtü böcekten çok korkarım, vaz mı geçsem, yok canım niyeymiş bak çölde bile dört yıldızlı otel demişler, yok o yok bu. Günler yaklaştıkça üzerine bir de heyecan eklendi. Ama karar verdim bir kez, gideceğim. Ama zihnim susmuyor ki; acaba tura katılanların yaş ortalaması kaç, sen orta yaşı çoktan geçmiş sayılırsın, ya yalnız kalırsan ya oda arkadaşınla uyuşamazsan ya sıkılırsan vıdı vıdıladı durdu. Derken bir anda kaptım bir kavanoz kapattım dırdırcı zihnimi içine. Boşu boşuna dinlemişim onu. Daha hava limanında silindi tüm endişelerim. Sevgili Gökalp Saban ve tatlı eşi Elif’le tanıştığımız an gezinin çok iyi geçeceğine inanmıştım.

Yolculuğumuz Kasablanka’da başladı, başkent Rabat,Şafşavan( mavi şehir),Fes, İfrane Midelt ve Marzouga (Sahra Çölü) ardından Marakeş’de sonlandı,. Ancak dolu dolu sekiz gün süren Fas maceramızda gördüklerimizin tümünü burada anlatmam hele hele bütün fotoğraf ve videoları paylaşmam imkansız. Bence merak ediyorsanız rehberle.com web sayfasını ve ınstagram paylaşımlarını bir an önce izleyiniz.

Esasen niyetim Fas’ın bende bıraktığı izlerden söz etmek. Önce renkler, renkler… Sanırım en çok etkilendiğim şey renklerdi. Çöl sarısıyla birleşen açıklı koyulu toprak renklerinin sessizliğine tezat mavinin doyumsuz hercailiği, onca susuzluğa rağmen yaşatılmaya çalışılmış yeşiller. Kadınlı erkekli esmer tenleri süsleyen pembeler, sarılar, morlar, kırmızılar,cam göbekleri ve beyazın birlikteliği. Ardından pazar yerlerindeki karmaşa, sokak satıcıları, faytonlar ve kalabalık insan grupları, farklı giysileriyle ellerindeki bakır kaplarla su satan sucular , yılan oynatıcılar, bakır dövme ustaları, ve daha bir çok görsel şov.

En güzel ve en unutulmaz deneyimlerimi yine en korktuğum çölde yaşadım. Kim derdi ki ben bir devenin üzerinde kumlara bata çıka günbatımını yakalamaya gideceğim, kim derdi ki ertesi sabah henüz karanlıkta güneşin doğuşunu izlemeye bir bedeviye sarılarak çöl tepelerini aşacağım, güneşe selam meditasyonuna katılacağım. Deseler de inanmazdım ama yaşadım. Çölde bir vaha gibi oluşturulmuş çadır otelimizde gerçekten bir otel odasında aradığım bir çok şeyi bulmak büyük sürpriz oldu benim için. Duş ve tuvaleti içinde olan bu odaların her türlü ihtiyaç düşünülerek döşenmiş olması beni öyle rahatlatmış ki ne örümcek ne akrep dedikoduları benim deliksiz uyumamı engellemedi.

Bir meşrutiyet Fas. Bir kralı ve birden fazla sarayı var !!! Muhteşem güzel bahçeleri, tertemiz caddeleriyle tezat daracık sokakları, Arap ve Bedevi halkına karşılık oldukça yoğun bir yabancı nüfusu var. Trafik deseniz işte orada bi duralım. Trafik polislerinin olmadığı yerde trafik ışıkları geçersiz. Öncelik hep araçların. Geniş caddelerde karşıdan karşıya geçebilmek için cambazlık gerekiyor.

Çarşı pazar, alışveriş ve tabii ki yerel mutfak gezimizin olmazsa olmazlarındandı.Tajin denilen bir tür güveçte pişen zeytinli limonlu tavuk ve erikli tandır en gözde yemekleri. Oldukça fazla baharat kullanıyorlar. Yerel yemekleri herkesin damak zevkine uymasa da Fas’ta bazı uzak doğu ülkelerinde olduğu gibi aç kalmıyorsunuz. Bir kere ekmekleri çok lezzetli. Kahvaltıda zeytin, lor, bal gibi aradğınız herşeyi buluyorsunuz ama gelgelelim Türk çayı ve Türk kahvesi yok. Yeşil çay ve çok tatlı bir nane çayı içiyorlar. Fas mutfağı oldukça şekerli. Ülkede tuz eksik olduğundan mıdır ne sofralarda tuzluk bulunmuyor. Fas’a daha önce gitmiş olanlar bilirler “argan yağı”nın bolca üretildiği bir ülke. Turizmlerine büyük katkısı olan ve genellikle kadın işçilerin çalıştığı kooperatiflerde argan meyvesinin ( zeytingillerden)nasıl yağa dönüştüğünü izlemek mümkün. Gayet iyi Türkçe konuşan Faslı bir kadın tarafından bilgilendirilmek , binlerce yıl önce oluşmuş fosil tabakalarını görmek de etkilendiğim olaylar arasında. Bir de “agave” bitkisinin yapraklarından elde edilen iplikle dokunan kumaşları var ki inanılmaz. Alışverişten mümkün olduğu kadar uzak durduğum halde yaprağın ipliğe dönüşüşünü ve dokuma tezgahlarında nasl kumaş haline geldiğini görmekten o kadar etkilendim ki daha ilk gösterilen yatak örtüsünü satın aldım. Tabii ki burada da renkler ve renklerin uyumlu birlikteliği büyüleyiciydi. Daracık sokaklarda sergilenen _halı, kilim deri eşyalar, hediyelikler ve her çeşit giysi _hepsi çölün sarısına inat rengarenk, gözalıcı. Uzun otobüs yolculukları yaptıysak da her yolculuğun sonunda bir sürprizle karşılaşmak yolun uzunluğunu unutturuyordu. Etkisini uzun süre yaşayacağım şeylere Atlas Okyanusu kıyısındaki kumsalda çıplak ayakla yürürken “gelgit” olayını yaşamak, bir anda dizlerine kadar ıslanmak, martıların çığlıkları arasında denize girme cesaretini gösteren arkadaşları alkışlamak, “Game of thrones ” dizisinin çekildiği kaleye vuran dev dalgaları görmek, de dahil. Şehirleri çevreleyen kilometrelerce uzunluktaki duvarlar, kaleler, saraylar, camiler, türbeler, coğrafyalarına uygun düzenlenmiş yerleşim yerleri ve daha birçok şeyi uzun zaman zihnimden silemeyeceğim.

Şimdi masallar diyarından yuvaya döndükten sonra ” iyi ki bu farklı coğrafyayı ve geçmişten bugüne taşınmış tarihi eserleri görmeye gitmişim” diyorum. Evet,iyi ki…. Yaşamasaydım yazamazdım…

2025’e Merhaba Derken …

Yine Aralık ayı, yine bir telaş, yine heyecan, yine içimde kocaman bir sevinç …

“ESKİYİ UĞURLAYALIM, YENİYİ KARŞILAYALIM” etkinliğim nedeniyledir bu heyecan.

Sekiz yıl önce Urla’ya göç ederek değiştirdiğimiz hayatımızda bizi sarıp sarmalayan her gün çoğalmakta olan dostlarımızı ve yıllar içinde kalabalıklaşan Atölyekuşçular59′un katılımcılarını yeniden bir araya getirmek nedeniyledir bu telaş.

Onları en iyi şekilde ağırlamaya hazırlanmak içindir bu koşuşturma.

Her yıl alışılagelene yeni sürprizler ekleyebilmek içindir bu heyecan..

Çağrılarıma aldığım olumlu geri bildirimler yüzündendir bu sevinç

Şimdi uzun lafı bir kenara bırakayım ve 26Aralık 2024 gününü birkaç fotoğraf eşliğinde sizlere anlatayım. Yukarıdaki ilk fotoğraf henüz herkes gelmeden çekildi. Oysa birazdan otuz kişi olacağız. Az sonra gelenlerin katkılarıyla da masamız dolacak, taşacak yeni bir masa açacağız Soframız bereketlenecek. Bereket paylaşılacak. Çünkü paylaşmak gibisi yok…

Konukların gelişi birbirini henüz tanımamış olanların tanışması, ne var ne çok faslından sonra atölyeye geçildi. Evet, mekanımız çok büyük değildi ama kimse “ay çok sıkıştık”, “bana tabure kalmış”, “ben köşede oturmak istemem” demedi. Ancak yazı atölyemin gediklileri yan yana oturabilmek için bayağı çaba gösterdiler:)) Görüldüğü gibi günün akışını anlatabilmek ve yönlendirme yapabilmek için ben bir bar taburesinin üzerindeyim.

Süreç başlıyor, arkadaşlarımız , bir yıl sonra bugün ellerine geçecek kendi kendilerine yazdıkları mektupları yazıyorlar. Mektuplar zarflara konuyor üzerlerine isimler yazılıyor ve atölyemizin gizli bir çekmecesine giriyorlar Orada 2025’e veda edene kadar uslu uslu saklanacaklar.

Kağıttan kayıklar yapıyor kayıkların içine bütüne ve birliğe, doğaya, ailelerimize dair tüm iyi dileklerimizi yazıyoruz. Kayıklarımızı ilk fırsatta denize suyun büyük enerjisine bırakacağız.

Sıra durulup içimize dönmekte ; Atölyeye kısa süre için de olsa büyük bir sessizlik hakim oluyor. Sevgili masal anlatıcımız Duygu Kıvırcık bizi meditasyona davet ediyor. Sonra yine sevgili Duygu’nun yumuşacık sesinden çok anlamlı bir masal dinliyoruz.

Seç bakalım; Şans sepetimizin içinde renkli kağıtlara yazılmış ve katlanmış şans kağıtçıkları var. Kimse içinde ne yazdığını bilmiyor Ancak çektiğini beğenenler, tam bana uygun diyenler de var, yok bunu beğenmedim yeniden çekebilir miyim diyenler de ,yanındakiyle değiş tokuş yapanlar da

Yine de herkes mutlu ve umutlu!

Umut her şeyin başı: Masal biter bitmez salonda bir uğultu başlıyor, çünkü sırada günün en önemli etkinliği “vizyon panosu ” var. Makaslar, yapıştırıcılar ve renkli mecmualar masaların üzerine çıkıyor. Bütün hayaller şu an o mecmuaların sayfalarında gizli. Artık kimseyi sessizliğe davet etmek mümkün değil. Sizin masada gemi, uçak, para resmi var mı? Bize göndersenize. Olur mu canım bize de lazım. Euro mu olsun kripto mu? Yat mı kat mı? Bahçeli ev resmi bulan bana versin. Araba arıyorum ama kırmızı lütfen, yakışıklı adamlar, seyahat resimleri, şık ve zayıf bir kadın bulan var mı? Mecmualar ve kağıt parçaları masalar arasında gidip geliyor. Evet, umutlar artık panolara yüklenmeye hazır.

Sırada çekiliş var. Çoğunun ortak ilgi alanı okumak ve yazmak olan bu dostlara verilecek en anlamlı hediyeleri ki çoğu kitap ve kitap ayracıydı seçip hediye sepetimize yüklerken üzerinde ” sen de yaz ” baskılı kalemlerimizi de numaralayıp hazır etmiştik. Hemen ekleyeyim hediyelerimizin içinde en tatlı en şifalıları “kekik hanım” ballarıydı.

Paketler sahiplerini bulunca yeni bir etkinliğin anonsu duyuluyor. Bahçeye çıkıyoruz..

Önceden hazırladığımız listelerimiz var elimizde. Bu listelerde geçmişte kalmasını istediğimiz olaylar ve belki huylar ve de ilişkiler var. Sesler yine yükseliyor. Siyasetten, astrolojiden ve gündemde olan ne varsa ondan söz edilerek listeler ateşe atılıyor. Anlaşılan o ki kurtulmayı dilediğimiz çok ortak şey varmış. Ben yazmayayım siz anlayın; İnsanlar bile var.:)) Herkes şimdi ateşin başında.

GÜLE GÜLE İSTENMEYENLER

Bütün bunlar olurken sevgili arkadaşımız Ayşıl bizi farklı bir vizyon meditasyonuna davet ediyor. Ayşıl bizi ufak ufak yönlendirmelerle müzik eşliğinde bir yolculuğa çıkartıyor.. Hedef 2025 ve belki sonrasında olmak istediğimiz yer veya durumu hayal edip ona yönelmek ve orada bir süre kalmak. Günlerden beri yağan yağmur bugün ara vermiş ve hava bu meditasyona destek oluyor. Yolculuğun sonu neşeli bir dans çemberine dönüşüyor.

Ve akşam güneşi günün son fotoğraf karelerine gülümsüyor. Müzik susmasın dans edelim, coşalım istiyoruz. 2025 Aralık ayında tekrar buluşmak dileğiyle etkinliğimiz sonlanıyor.

GÜLE GÜLE 2024

NOT: Günün diğer fotoğraf ve videolarını Facebook ve İnstagram paylaşımlarımızda bulabilirsiniz.

Yoksun

Bir Temmuz sabahı gidiverdin.Benden gittin, çocuklarından gittin, ailenden, tüm sevdiklerinden gittin. Vedasız, sessiz !

Doğarken kesilen sadece göbek bağı değilmiş insanın, yaşam yolculuğunun da biletiymiş. Senin biletinin son kullanma tarihi o sabah dolmuş meğer. Melekler o sabaha karşı sana yeni bir bilet kesmişler; cennete girişinin bileti. Yeni yolculuğuna uğurlarken seni zamanın benim için de durduğunu sanmıştım. Durmamış meğer. Zaman sensizken de acımasız bir hızla akıyormuş. Bana saymak düştü günleri, haftaları ve on iki ayı.

 Önceleri ne yaşadım, nereden nereye savruldum hatırlamam zor. Kalabalıklar içinde yapayalnızdım. Nasıl olduğumu soran onca dostun içinde yalnız. Sormayın bana, dedim sormayın nasıl olduğumu! Cevabını bildiğiniz o soruyu sormayın bana, dedim. Cevabını bildiğim soruyu ben bile soramamışken kendime.

“Hayat devam ediyor” dediler,  hoşlanmadım. “Zaman her şeyin ilacıdır” dediler, hiç hoşlanmadım. “Gözyaşların gidene huzur vermez “ ağlama dediler, önce inkar ettim, korktum sonra, sustum senin için. Kendi içimde kaldım uzun süre.

Yavaş yavaş duruldum sonra.

Sonra adım adım sonbahara yürüdüm, kışın karanlık günlerini sabırsızca saydım.

Sonra bahar geldi.

Sonra doğum günün. Bir mum üfledim Mayıs’ın yedisinde…Huzur içinde olmanı diledim yürekten senin için gizli gizli ağlarken.

Sonra birden bir şey oldu. Seninle hep hayalini kurduğumuz bir seyahat çıktı karşıma. Sesini duydum sanki: Haydi cesaret! Durma git! Kızlarımızın gözlerinin içine baktım. Onlardan aldım gücü. Çıktım yola. Yalnız bırakmadın beni, her anında yanımdaydın. Gülümsedin rüyalarımda. Benim için mutluydun.

Sonra yaz geldi.

Sonra Temmuz.

Şimdi gittiğin günün yıl dönümündeyim. Elimde fotoğraflar; bakıyorum hayatımıza.  Fotoğraflar “an” ları “anı “ yapan siyah beyaz, renkli fotoğraflar; ”geride kalan kayıp zamanlar”. Gülümseyerek poz verilen ya da habersizce bir kareye hapsedilen anılar. Nice kutlamalar, nice keyifli sofralar, dostluklar ve keyifli yolculuklar!  Bakmaya doyulmayan bir daha yaşanmayacak hayat parçacıkları.

Kimi duvarına asar fotoğrafları, kimi albümlerde saklar. Geçtiğimiz günlerde sevdiğim bir yazarın yeni kitabının sayfaları arasında şu cümleye rastladım, ” Duvarlarda duran hayatta olmayan aile büyükleri nereye bakar günler, geceler boyu?”  Şimdi ben de düşünür oldum; acaba duvarda asılı olanlar hep aynı yere bakmaktan sıkılmazlar mı, bizi izlerler mi, ara sıra yerlerini değiştirmeli mi, zaman onlar için nasıl geçer…

Fotoğrafını duvara asmadım. Başucumda senin yastığının altında tutuyorum onu. Özlem duyduğum her an orada buluyorum seni, bir öpücük konduruyorum yanağına usul usul.

 Bugün yine acılıyım,  yine  kalbim kırık, ancak artık dostlarımın sorularından korkmuyorum, artık hazırım duygularımla yüzleşmeye.

“Nasılsın Işıl, nasılsın?”

Yoksunum…

 Yoksunum ensemdeki nefesinden,

yoksunum bana dokunuşundan,

yoksunum sevgi sözcüklerini duymaktan,

 yoksunum senin için pişirmek, seninle bir sofrada oturmaktan.

seni uğurlayıp karşılamaktan,

seninle baharlara, kışlara, yazlara yol almaktan yoksunum .

Şimdi  bütün yoksunluklarımı yanıma alarak, yeni bir biletle yola devam edeceğim. Senin için, benim için, çocuklarımız için…

Gözün arkada kalmasın canım.

İtalik yazılmış cümlecikler Onur Caymaz’ın “Düşün Bihter”adlı son kitabından alıntıdır.

En Büyük Babalar

İlknur Güneylioğlu

Uzun, yeşil, kadife perdenin arkasındayım. Sırtım, pencereye dayalı. Ahşap çerçeveden sızan rüzgâr, boynuma saçlarımdan yollar çiziyor. Evler yapıyor, bahçeli. Çeşmeleri, hortumlardan incecik akıtıyor. Ağaçlar dikiyor. Sokak kedileri bırakıyor birkaç çiçeğin yanına. Karıncalar diziyor toprağa. Çocukları oynatıyor gölgede. Çocuklar, evler yapıyor çamurdan. Bahçesiz. Çeşmesiz. Ağaçsız, kedisiz, karıncasız. Çamurdan çocuklar yapıyorlar. Kahverengi, gri, taşlı, cıvık. Katılaşıyor çamurdan çocuklar, kurudukça. Kararıyorlar. Anneleri sesleniyor kurumuş, kararmış çocuklara: “Haydi, yemek hazır!” Gelemezler, yürüyemezler, kırılırlar, parçalanırlar.

Perdenin arkasından, geniş salona hiç çıkmıyorum. Çıkamıyorum. İşim çok. Ben de kucağımda, kendi canımdan yeni yeni babalar yaratıyorum. Bakıyorum, olmuşlar mı? Henüz değil. Biraz vakit var. Yere bırakıyorum onları. Ayağımla duvar dibine itiyorum. Soğuk vursun ki çabuk olsunlar. Birbirlerine çarpıyor bazıları. Kimisi kenara çekiliveriyor. Geriniyor, etrafa bakınıyorlar. İçlerinden bir tanesi yukarı kaldırıyor başını. Yaratıcısını arıyor. Beni görür görmez öyle bir küçümseme ve boş vermişlikle buruşturuyor ki yüzünü, kendimden şüphe ediyorum. Çirkin bir kız mıyım, aptal mıyım, işe yaramaz mıyım, fazlalık mıyım? Baba, taşyüreklinin teki! Öfke duyuyorum. Beni aşağıladığı için ondan nefret ediyorum. Yarattığımı tanımaz, bilmez miyim?

Birden omzuma atlıyor, oradan da boynuma tırmanıyor. Hareketli oyuncak askerler gibi yakışıklı, dinç, atik. Kumandası buralardadır. Kıpırdanıyorum, ağır perde havalanıyor, ama yok, hiçbir yerde kumanda yok. Baba kontrolden çıktı!

Çamurdan çocuklara bağırıyor.

“Anneniz sizi sofraya çağırmadı mı!”

Çocuklar utanıyor.

“Ne ahmak çocuklarsınız siz, ben yokken annenizi üzmeyin demedim mi!”

Çocuklar ürküyor.

“Size harçlık yok, size yeni ayakkabı yok, size gezmek yok, size sevgi yok, size sarılmak yok, sizi dinlemek yok, size hiçbir şey yok! Her şey başkalarının çocuklarına var, çünkü onlar akıllı, onlar terbiyeli, onlar iyi evlatlar!”

Çocuklar telaşlanıyor.

Fark ediyorum, babalarım kıpır kıpır. Artık, iyice olmuşlar. Bana en çok yakışan giysilerim üzerimde. Mis kokuyorum, makyajım hazır. Karşılarına oturup, dikkatle dinliyorum anlattıklarını, anlatamadıklarını. Yemekler hazırlıyorum. Onları çok sevmem için nedenler arıyorum. Annem gibi, onlara dayanabilmek için kendime yalanlar uyduruyorum. Beni çok seveceklerine inanmak istiyorum. Beni hep kucaklayacaklar, kollayacaklar, alnımdan öpecekler biliyorum.

Saçlarımın arasındaki baba iyice yükseltiyor sesini. Tüm mahalleye duyuluyor.

“Kaldırın kıçınızı, eve gidiyoruz!”

Çamurdan çocuklar gidemez. Kaskatılar. Bacakları, kolları hareket edemez. Tükürükler saçıyor baba. Çocukların bedenlerine yapışıyor ıslaklıklar. Kurumuş çamur yeniden sulanıyor. Eriyor çocuklar. Bahçenin toprağına karışıyor.

Çevremdeki babalar, seslerden olsa gerek, birden huysuzlaşmaya başlıyor. Her şey planlarımın tersine dönüyor. Kokumu, makyajımı, yemeklerimi beğenmiyorlar. Beni sokağa salmıyorlar. Kitap okumama kızıyorlar. Beni konuşturmuyorlar. Başka kadın istiyorlar. Üstüme yürüyorlar. Bacaklarımın arasına giriyorlar. Yüzüme tokat patlatıyorlar. Beni dövüyorlar, bıçaklıyorlar, silahlarıyla vuruyorlar.

Babalarımı, daha büyük babalara şikâyet ediyorum. En büyük babalar, “Haksızsın, uysal değilsin!” diyor, duvarlar dikiyor, kapıları kapatıp, zincire vuruyor beni.

En büyük babalara soruyorum.

“Sizi kim yarattı?”

“İnsanoğlu,” diyorlar.

“Bu küçük babaları da ben yarattım,” diyorum.

“Hayır, onları da aynı insanoğlu yarattı,” diyorlar.

“Bu oyunu oynamak istemiyorum!” diye bağırıyorum.

“Ben, artık, çamurdan çocuk değilim, zekâm, sağduyum, aklım ve sezgim ile yaşam deneyimlerimin içinde bilge bir kadınım! Erimem, parçalanmam, un ufak olmam! Yeni yeni babalar aramayacağım, koruyup kollanma ihtiyacı duymayacağım! Varım, var olacağım! Perdelerin arkasından dışarı, sokağa çıkacağım!”

Kumandasız baba, omzuma geri zıplayıveriyor. Oradan da diğer babaların yanına.

Tüm babaları kutuya kaldırma vakti. Kutunun kapağını bir daha açmamak üzere sımsıkı kapatıyorum. Aşağılamaları, azarları, dayakları, tecavüzleri, , bıçakları, silahları hapsediyorum.

Annem konuşuyor, salonda hazırladığı masanın yanından: “Çağırsana, artık, çocukları! Ne yapıyorsun bir saattir o perdenin arkasında? Anneanneleri çok özledi onları, ama evde durdukları yok.”

Pencereyi açıp, “Haydi, yemek hazır!” diye sesleniyorum, bahçedeki kızlarıma. Çiçekleri suladıkları hortumu fırlatıp, koşuyorlar eve. Su akıyor. Hep akıyor su. Özgür, berrak, ışıl ışıl…

İlknur Güneylioğlu

Biblo

Işıl Ertunç

17.12.2014

Babam, zavallı babam,  gün boyu şehrin arka sokaklarında belediyenin turuncu kamyonunun arkasına asılıp çöp varillerini boşaltan, akşamları yorgunluktan omuzları çökmüş yuva bildiği eve dönen, kulaklarını askerden döndüğünde iki tramvaya kurban vermiş, kulakları dünyanın seslerine kapalı babam. Babaannemin dediğine göre alışmış artık o bu sessiz dünyaya.

Babaannem pek huzursuz bugün nedense. Caddeyi boylu boyunca görebildiği koltuğunda bile eğreti oturuyor. Sözüm ona örgüsünü örüyor ama gözü hep dışarıda. Birden telaşla merdivenlerden aşağıya inip kapıyı açtığını duyuyorum ama her gün olduğu gibi babamla beraber yukarı çıktıklarını duymuyorum. Guguklu saat biraz önce sadece dört kez öttü. Zaten babam bu saatte gelmez ki. Birisi geldiyse neden yukarı çıkmıyorlar? Aşağı katta sadece mutfak var… Öyle oturacak bir yer yok ki. Merak ettim, kim geldi acaba? Babaannem neden yukarı çıkmadı hâlâ?

Sur içinde yaşarız biz. Babaannemin nohut oda bakla sofa evceğizinde. Babamın başka gidecek yeri yoktur akşamları. İşi bittiğinde doğru eve gelir. Babaannemin pişirdiği iki kap yemeği birlikte yeriz. Babaannem cumbanın önündeki bir zamanlar bordo olduğunu sandığım berjer koltuğunda, babamsa kıvrıldığı divanın üzerinde uyuyakalır. Bense oturduğum yerden onları seyrederim. Babaannemin büfesindeki minik renkli likör şişelerinin arasında duran nadide bir biblo gibi oturduğum yerden hiç kıpırdamam. Kıpırdayamam çünkü. Zaten kıpırdamak da istemem. Yürüyemiyorum ben. Babaannem olmasa ben işte o biblodan farksızım. O yedirir, o içirir, o temizler beni. Kıpırdayamayacağımı bildiği halde ikide bir “Yerinden kıpırdamak yok, ses çıkarmadan usul usul otur, söz dinle” diye tembihler ikide birde. Yürüyemediğim için babam bana çok kızgın. Benimle tek kelime konuşmuyor. Oysa duymuyor diye ben ona hiç kızmıyorum. Ne ilk agucuklarımı, ne ilk sözcüklerimi, ne oturduğum yerde mırıldandığım şarkılarımı duymadığı için ne ona ne de ne görebildiğim ne sesini duyabildiğim anneme kızmıyorum. Ama annem, o hiç tanımadığım kadın çok ama çok kızmış olmalı ki, beni kendinden yoksun bırakmış. Bacaklarım eksik doğunca babamdan hırsını alamayıp terk etmiş onu. Babaannem ara sıra babamın duymadığını unutur, ya da duymamasına aldırmadan kafasındakileri bir bir sıralar, sayar döker. Anlarım ki babamın annemi çok üzmüş olduğunu. Esas, anasız kalmamın sebebinin babam olduğunu. Babaannem komşu teyzelere anlatırken öğrenmiştim ben gerçeği. Meğer ben annemin karnındayken babamla itiş kakışlı bir kavga etmişler, babam henüz benim varlığımı bilmiyormuş o sırada. Kulakları duymadığı için ne annemin, ne babaannemin uyarılarını anlamamış. Kavga şiddetlenince annem kendini merdivenlerin altında bulmuş. O yüzden özürlü doğmuşum. O yüzden annem beni istememiş. Annemi sorunca susuyor babaannem, o bordo berjer koltuğa gömülüp susuyor. Biliyor musunuz en iyi oynadığımız oyun sessizlik oyunu, “tıp”.

Babaannem beni indirmez hiç aşağıya. Kolay mı o kadar merdiven. Banyoya bile taşımaz beni. Odayı kaplayan kilimi kenara çeker, mavi plastik leğeni ortaya koyar, lifi sabunlayıp bir güzel yıkar beni, sonra da suyu ılıştıra ılıştıra başımdan aşağı döker. Tek söz etmeden giydirir, köşeme oturtur.

Hay Allah nasıl da merak ettim şimdi kimin geldiğini.

Bir keresinde saçlarımı tararken büfenin önündeki tabureye oturtmuştu da vitrinin aynasından bana bakan simsiyah saçlı mavi boncuk gözlü kıza bakakalmıştım. Daha önce neye benzediğimi hiç bilmiyordum. Babaannem kendini göreceksin de ne olacak demişti. Oysa ben kendimi değil, annemi merak ediyordum, çünkü babaannemi komşu teyzelerle fısır fısır konuşurken duymuştum. Meğer ben annemin bir kopyasıymışım. Yine beni uyuyor sandığı bir gündü, annemin ara sıra beni görmek istediğini ama babamın izin vermediğini söylemişti onlara. Beni anlamaz sanıyorlar ama ben babamın aslında annemi görmekten korktuğunu düşünüyorum. Oysa ben onu çok özlüyorum.

Merak ediyorum, seslenmek istiyorum, babaanne kim geldi diye ama ya kızarsa bana, ya kızar da küserse…

“Babaanneciğim, orada mısın, ne oldu, kim geldi?” dememe kalmadı, merdivenlerden çıkan simsiyah saçlı, mavi boncuk gözlü kadını gördüm.

Hiç şüphem yoktu, annemdi. Yüzünü göremeden, kokusunu duyamadan büyüdüğüm annem. Merdiveni sonuna kadar çıkıyor, çekingen adımlarla yanıma yaklaşıyor. Boncuk gözlerinin pınarlarında balonlar, ha patladı ha patlayacak. Babaannem peşinde.  Yüzüne endişe bulutları yerleşmiş, yüreğine huzur.  Buz kesiyorum. Dilim tutulmuş. Annem oturtulduğum divanın önüne çöküyor. Yarım bacaklarımdan başlayarak her yanımı milim milim öpüyor, kokluyor. Gözleri, gözlerime doğru çıkıyor, buluşuyoruz.  Buzlarım çözülüyor. Heyecan mıydı, özlem mi, merak mı, sevgi mi hissettiklerim, bilmiyorum. Bildiğim tek şey ona kızgın olmadığım. Ama o bunu bilmiyor. Onunla beraber ağlıyorum.

Babaannem caddeyi boylu boyunca görebildiği koltuğuna gömülüyor, sessiz gözyaşları dökerken babamın yolunu gözlüyor. Babam annemi görmesin diye. Ben annemi yine göreyim diye.

 

 

 

Arnavut Kaldırımlı Sokak

IŞIL ERTUNÇ/ OCAK 2015

 Üç kelimeden yola çıkılan kısa yazı denemesi

 Arnavut kaldırımlı daracık sokak beyaz badanalı evlerin arasından kıvrıla kıvrıla sahile iniyordu. Yokuşun tepesinden bakıldığında ilk görülen sokağın renkleriydi. Beyaz fonu süsleyen morla mavi her tonundan ahşap panjurlar, mor salkımlar, kırmızı küpe çiçekleri, pembe sardunyalar,  yer yer evciklerin kıyısında can bulmuş beyaz papatyalar. Sokak henüz uyanmamış. Rengârenk paspasların üzerinde sere serpe yatan uyuşuk kedilere tatlı bir mayıs sabahının ılık güneşi vuruyor.

Çok değil az sonra güneş sokağı da kedicikleri ısıtmaya, uyanın demeye başlayacak. Kediler umursamasa da, sokağın insanları birer birer uyanacak. Önce panjurlar açılacak, sonra tüller çekilecek. Pencerelerden başlar uzanacak. Evlerin arasından görünen gökyüzünden hava yoklanacak. Derken sokağı kızarmış ekmek kokusu sarmaya başlayacak. Beyaz badanalı evlerin insanları kahvaltı sofralarında buluşacak.

Nihayet kapılar açılacak, çalışanlar işe çocuklar okula uğurlanacak. Miskin kediler ges ges gerinecek,  rahatlarını bozmayacaklar. Ancak kimini yumuşak bir tekme kimini sevgi dolu bir kucaklayış kaldıracak yerinden. Yolcu edilen, deniz aşırı gidiyorsa eğer, ardından dökülen bir maşrapa sudan nasibini alacak kimisi de.

Evlerden çıkanların ayak sesleri köşeyi dönünce küçük çocuklarla kadınlar hakim olacak sokağa

-Komşular huuuu ! Sabah kahvesi bende bugün, diye seslenecek Fatma, parmaklıklarının arasını yelken beziyle kapattığı balkonundan. Bir bebek ağlayacak çişli yatağında. Kediler “miyavvv” diye cevap verecek.

İşte o saatlerde iki yanında beyaz badanalı evlerin bulunduğu o sokağa mis gibi kahve kokusu yayılacak. Cezvelerin biri kalkacak, biri oturacak. Sokağın kadınları ev işine gömülmeden önceki kaçamak saatlerini baş başa geçirecek. Yemeklerden çok önce dedikodu kazanı kaynayacak.

-Huuu, komşular ! Salıyorum cezveyi ona göre.

-Gülteeen, kahveye Fatma’ya gidiyoruz. Selma’ya da seslen, hadi.

-Selmaaa, Fatma kahveye bekliyormuş, Ayten Abla’ya ses ediversene.

-Ayten Ablacığım, sabah kahvesi Fatma’daymış bugün, bir zahmet Neriman Teyze’yi de alıver gelirken.

Arnavut kaldırımlı daracık sokağın kadınları bir bir kapılarından çıktılar. Geldiler, Fatma’nın parmaklıklarının arasını yelken beziyle kapattığı şirin balkonuna yerleştiler. Bakır cezvede pişti kahve kimi sade kimi şekerli. Melâmin tepsi üzerinde porselen fincanlar, hepsi allı güllü desenli.

-Yeni taşınanları gördünüz mü? Gurbetçiymişler diyorlar.

-Ben sadece kadını gördüm, karnı burnundaydı, bir iki kadın daha girip çıkıyordu eve taşınırlarken. Hepsini de başları örtülüydü.  Bir sürü de çocuk.

-Yardıma gelmiş eş dosttur herhalde.

-Ben de gördüm ama daha hatırlarını soramadım. Pek sıkılgan birilerine benziyorlar.

-Ben görmedim ama bizim Hatice görmüş, onun da dediğine göre pek kalabalıklarmış.

-Sahi mi, neyin nesi kimin fesiymişler acaba?

-Alamancıymış bunlar, kesin dönüş yapmışlar.

-Aslen Rizelilermiş diye duydum.

-Kimden duydun kız?

-Bakkal Arif’den canım. Evden gelen giden çocukları sayamadım daha diyor.

– Bu kadar çocuk yapmış, daha gebe miymiş kadın, tövbe tövbeee…

-Moderen memleketten geliyorlar da kontrol neyin bilmezler mi bunlar. Ben bile gelinden biliyorum; çeşit çeşit usulü varmış bu işin artık.

-Vah vah! Kadıncağız pek gencecik, ne zaman yapmış bu kadar çocuğu?

-Bunlar böyledir ablacığım, oğlanı bulana kadar zar atarlar. Rastlarsa ne alâ, rastlamazsa Muallâ.

-Ondan sonra da karıları genç yaşta hastalıklı olur üst üste doğurmaktan.

-Adam ne iş yapar nasıl geçindirir ki bunları…

-Niye dönmüşler acaba… Şimdi bunlar memleketlerine de gitmez mesken tutarlar buraları.

-İyice bir tanımalı.

-Çocukları tembihlemeli de biz iyice bir tanıyana kadar arkadaşlık kurmasınlar bari.

-Bırakın Allah aşkına şunları, tasası bize mi düştü?

-Evet, evet. Hanımlar fincanlara işaret koymayı unutmayın. Sonra fallar birbirine karışıyor.

-Çok komiksin kız Gülten.

-Öyle deme Selma, geçen hafta sen yoktun, benim fincanla Neriman Teyze’ninki karışıvermişti işte.

-Nasıl bildiniz ayol…

-Fallardan bildik canım, fallardan.

-Bir yaşıma daha girdim kız.

-Öyle değil mi Neriman Teyzeciğim, sana falda koca çıkmadı mıydı geçen hafta.

-Sorma Selmacığım, aynen. Bu yaşımda. Üzerime iyilik sağlık. Cevdet Bey Amcan duymasın yavrum. Ben hani azıcık yol görünüyor mu diye kapattıydım fincanı. Şöyle kaplıcalara doğru…

-Yaaa, işte benim fincanda çıktı o kaplıcalar. Şöyle sıcak suları olan havuzlu mavuzlu bir yerlere gidecekmişim.

-İyi madem, kollayın fincanlarınızı.

-Fatma, hadi yavrum başla istersen fallara da öğle okunmadan evimize dönelim.

-Tamam, Ayten Ablacığım. Sahi ayrılmadan bir gün ayarlayalım da şu yeni gelenlere hoş geldine gidelim. Ne de olsa yüz yüze bakacağız değil mi?

Allı, güllü porselen fincanlar açıldı, içlerindeki gizli âlem ortaya saçıldı.

Fatma’nın parmaklıklarının arasını yelken beziyle kapattığı balkonu bir anda boşaldı. Beyaz badanalı renkli panjurlu evlerin kapıları bir açıldı, bir kapandı.

Henüz kimse sokağa yeni taşınan Güllü’nün üç karı üstüne kuma geldiğini, karnındaki oğlan olmazsa üzerine bir tane daha geleceğini bilmiyordu.

Güneş Arnavut kaldırımlı sokağın tam tepesine geldi oturdu. Kediler gölge arar oldu.

Az sonra pencerelerden bezler silkelenecek, kapı önlerine kovayla sular dökülecek, kedilere pısst denecek, saksılar sulanacak. Tereyağlı ekmekler okuldan dönen çocukları bekleyecek. Beyaz badanalı evlerde beş çayı demlenecek. Televizyonlar açılacak. Dizilere bakılacak.

Git gide, gölgeler büyüyecek, Arnavut kaldırımlı sokağa köfte, kızartma, musakka, sarma kokuları hakim olacak. Bu daracık, kıvrıla kıvrıla sahile inen sokaktan geçenler hangi yemek hangi evde pişti bilemeyecek. Gökyüzü pembeden mora dönerken, pencerelerin tülleri örtülecek. Işıklar açılacak. Sofralar kurulacak. Çalışanlar kapıda karşılanacak. Çocuklar gelenlere terlik uzatacak. Kediler paspaslardaki yerlerini alacak.

Beyaz badanalı evler ve aralarından kıvrıla kıvrıla sahile inen Arnavut kaldırımlı daracık sokak günün ilk ışıklarına dek uykuya yatacak .  Sokaktaki hayatların üzerini beyaz incilerle süslü lacivert bir yorgan örtecek.