Sandık

3.12.2014

Güz rüzgârıyla savruluyor yapraklar. Sarı, kırmızı, boz. Leylekler göçeli hayli oldu. Hasret bitiyor, yalnızlığıma kavuşmam yakın. Yalnızlık, sessizlik. Ben onları özlerim. Yaşlıyım elbet ondandır kalabalıktan kaçmam. Sıkılmam hiç. Penceremin aralığından ısrarla odama izinsiz dalan poyraz arkadaşımdır. Sevdiceğimdir. Soğuktur, serttir, kabadır ama ondan vazgeçemem. Ben unutsam o unutturmaz anılarımı.

Anılarıma sarınırım sıkıca.  Üşümem hiç.

Mustafendi’nin keyfi yerinde. Koştura koştura geliyor. Bu telaşına bakılırsa Pamuş Hanım kurtulmuş. Bana geliyorsa kesin kızları olmuştur. Bir çeyiz sandığı yapayım istemişti Pamuş Hanım. İçine kız doğmuştu bu kez. Sakız ağacından oymalı olsun, demişti. Gelenekleridir, bilirim; kız kundakta çeyiz sandıkta.

– Gözün aydın Mustafendi, muradınıza ermişsinizdir anlaşılan. Hayırlı, uğurlu olsun evladınız. Bereketiyle gelmiş olsun.

– Çok şükür, Dimitri, çok şükür. Eyleme beni de de bakayım, hazır mı, Kadriye’min sandığı. Pamuş’um dört gözle bekler.  

-Hazir olmaya hazir da; biraz ağır oldu mübarek… Taşıması güç olacaktır. Pirinç kulplar getirdi Yorgo Usta. Takacayim iki yanına. Az beklesen.

– Haydi bre, sallanma o zaman. Çarşı pazar beni bekler. Hele ben şerbetlikleri alayım, sen bitir şu işi. Beraberce götürüverelim bizim eve.

Kadriye büyüyor, emeklemeye başladı… Pamuş Hanım’ın eli boş durmuyor, işliyor, dikiyor. Hazırladığı her şeyi bin bir duayla kucağıma teslim ediyor.

Kadriye genç kız… Yatak takımları, masa örtüleri, ipek gecelikler, oyalı yemeniler, işli mendiller dizi dizi… Hepsi hazır. Lavanta kokarlar mis gibi.

Kadriye güzel mi güzel. İsmail sevdalı Kadriye’ye.

Pamuş Hanım ile Mustafendi mutlu mesut olsun diye dualar ederek gelin verdiler kızlarını İsmail’e. Tüccardı İsmail. Para tutardı eli.

Mutluluk; keşke dualar yetseydi hep mutlu olmaya, keşke…

Oysa acı dolu kara günler hemen yanı başımızda beklemekteydi. Tarih kalemini eline almış, kara kaplı defterinin sayfalarını bu kez kana bulamaya hazırlanıyordu.  Harbin ayak sesleri uzaktan uzağa duyulmaya başladığında mutlu günlerimiz çoktan geride kalmıştı.

Kadriye iki kızının ardından Pamuş Hanım’ı toprağa verdiğinde  acıların en büyüğünü yaşadığını sanıyordu. Yanılıyordu.

Endişe ve acı dolu günler birbiri üzerine geliyor, Kadriye’nin gözünde yaş kurumuyordu. Babasını kaybettiğinde artık biri karnında, üç erkek çocuk anasıydı. Savaş iyice yaklaşmıştı.  İsmail, Kadriye’nin sevdiceği, evimizin eri karşı kıyıda görevde. Kadriye’nin gözü yollarda.

Ağustos sıcağında bir Selânik akşamı.

Selânik huzursuz.

Huzursuz gün batımı kızıllıkları.

Biliyorlar gibi az sonra olacakları.

Az sonra yine kızaracak gökyüzü. Gün batımının yerini zalim, vicdansız alevler alacak.

Yangın!

Yangın yutmaya geliyor Selânik’i. Yangını haber edeyim diye İhsan oğlum, Kadriye’nin en büyüğü,  öyle bir kapaklandı ki yere, kalkamadı bir süre, korkudan kekeme oldu o anda.

Ben Dimitri, Rum, Müslüman bilmem. Keser biçer mobilya yapar giydiririm evlerini. Osmanlı yeniliyor haberi dolaşıyor Selânik’te. Göç, göç olacak fısıltılarıysa kulaktan kulağa yayılıyor. Ne zaman, nereye, meçhul… Ah, komşularım, ah can yoldaşlarım, ne yapacayız, nereye olacak bu göç? Ben, Dimitri, Ben nasıl ayrılacayım sizden? Nasıl  nasıl?

Yangın, yağma, talan başladı bile. Göç artık tepemizde bangır bangır bağırıyor. “Haydi, durmayın, toplanın yola koyulun, artık doğduğunuz, büyüdüğünüz, ana vatanım dediğiniz bu topraklar sizin değil.”

İsmail haber salmıştı öte kıyıdan. “Acele edin, bir gemi kalkıyor buradan; Kaptan  Kostakis, yolcusu Anadolu’yu yıllardır vatanı bilmiş Rumlar. Onlar inecek, siz bineceksiniz. Karşılayacağım sizi. Acele edin, toparlanın. Sakın gereksiz yük almayın yanınıza. Rabbim sizi de bizi de geride kalanları da korusun.”

O gece Kadriye gözünde oluk oluk akan yaşlar kucağımda ne var ne yok yere döküverdi. Ne kolalı yatak takımlarını, kenar süslü peşkirleri, ne de ipek çamaşırlarını yanına alabilirdi. Anacığının göz nuru çeyizini öpe koklaya bir gün kavuşma umuduyla sedirin altına sakladı, en gerekli, en hayati ihtiyaçlarını ve zor günler için sakladığı erzakı bana emanet etti.

Şanslıydık; vefakar Dimitri Usta’nın oğlu Niko bir yaylı at arabasıyla yardımımıza koştu. ; Araba bulamayan halkın çoğu yayan yollara revan olmuştu.

Yol kalabalık.

Yolcu arkasında koskoca bir yangın yeri dağılmış hayatlar bıramış.

Yol uzun, yol zahmetli…

Yolcu yolun sonunu bilmiyor.

Yol açlık, yol hastalık… Yol ölüm.

Göç acı.

Kıyıya ulaşabilen uykusuz gözler ufka kilitlenmiş bir gemi bekler.

Nihayet günler sonra o gemi gemi tonlarca ağırlığın altında yamulmuş ahlaya oflaya limana vardığında, meçhul geleceğine hazır bekleyenlerin umut çığlıklarıyla karşılandı. Karşı kıyıdan gelebilenlerin bizden pek farkı yoktu. Onlar da eşlerinden, ailelerinden, komşularından kopartılıp meçhul geleceklerine gönderilmişlerdi. Filikalar hızla boşalmış aynı hızla yeniden dolmuştu. Bize sıra gelip de gemiye binene kadar çok ama çok acı göç öyküleri dinledik. Anılarımda yer eden en acılarıysa bu uzun deniz yolculuğuna dayanamayan zavallıcıkların öyküleriydi Onların mezarı Ege’nin derinlikleri olmuştu. Adsız, sahipsiz, bir demet çiçeksiz mezarlar.

Göç acı, yolculuk zor. Hele hastaysan, hele yaşlıysan.

Hastalık bulaşıcı.

Hastalık tedavi edilemez.

Hastalar ölüme terk.

Hastalar ve cesetler denize…

Göç acı, göç unutulmaz.

Şanslıydık;  Çileli yolculuğumuzun sonunda İsmail kalabalığın arasından sıyrılıp bizi bulduğunda sevincimden yerimde duramaz olmuştum. Göç yorgunuydum.  Nihayet, nihayet ben de köşeme kurulup huzura kavuşacaktım.

İzmir; İstiklal Harbi’nin acılarını da cumhuriyetin kuruluşunun coşkulu sevincini de Karşıyaka’da pek güzel bir evde yaşadık.

İhsan, zavallı yavrucak daha bir yıl geçmeden hayata veda ettiğinde hala kekemeydi.

Kadriye mutsuz, kırgın, dertli.

Sonra kader ona bir kez daha gülen yüzünü gösterdi. Kadriye’m bir kez daha gebe kaldı. Bu kez yıllardır özlemini çektiği kız evlat onlara İzmir’de nasip oldu.  “ Büyülü güzellik ” anlamında “Füsun”, dediler kızlarına.

Kız evlât demek çeyiz demek. Gözyaşları, dualar, iyi dileklerle sandık açmak demek. Füsun’un çeyizi de bana emanet oldu.

Ah! Dimitri Usta ah! Bilsen sana ne dualar etti bu aile. Ya ben… Son anda taktığın o pirinç kulplarım olmayaydı ayakta kalabilir miydim? Bazen bedenimde o nasırlı parmaklarını ve o kulpların bedenime girişinin acısını hisseder gibi olup ürperiyorum da… Sonra şükrediyorum.

Şükrettiğim  bir şey daha var; bu güne dek nasip olduğum vefalı eller. Hele Füsun’un ve onun da kızlarının beni el üstünde tutmaları, evden eve birlikte götürmeleri unutulacak şey mi?

Yıllar geçmiş artık vazifem değişmişti. Artık Kadriye’min ilk toruncuğu Rengin kızımın salonunda aile yadigârı bir konuk olmuş baş köşede istirahate çekilmiştim.

Bir gün, bu aile için yeni bir umut, yeni bir göç haberi geldi. Meğer İstanbul bizi beklermiş. Heyecanlandım, hem de çok. Dillerden düşmeyen o harika şehri görmek bana da nasip olacak mıydı? Yoksa birçok arkadaşım gibi işe yaramaz deyip beni parçalayacak, odunluğa mı atacaklardı. Hayır, Rengin bana kıyamadı. Kocaman bir kamyona yüklediler beni. Bu kez göç çok rahat, çok umutluydu. Yolun sonunda Rengin kızımın yatak odasına şifonyer oldum. Çok mutlu bir on yıl geçirdik birlikte. Bana baktıkça Pamuş Hanım’ı anar, küçük bir çocukken Kadriye’mden dinlediği göç hikâyelerini anımsardı.

Derken İstanbul’da yeni bir ev, modern bir yatak odası ve artık içinde bana yer olmayan bir salon. Bu kez ev küçük, karar zor. Beni eskiciye mi versinler, yoksa?

Şanslıydık. Kimse üzülmedi. Rengin kızım beni bir arkadaşının eski eşyalara meraklı kızına armağan etti. Başak, yeni kızım, beni Çanakkale’ye, yazları geldikleri bu eve getirirken hain kurtlar bedenime zarar vermesin diye beni ilaçlattı, üstüne üstlük boyattı. Güzelleştim. Üst kattaki bu odaya yerleştim. Bu arada epey öksürdüm ama yaşamak için bunlara değerdi.

Artık Başak kızımın başucundayım. Zaman zaman bu eve nefes almaya, dinlenmeye gelirler. Gelince de hatırımı sormadan gitmezler. Duydum ki onlara anlattıklarımı eş dost bildiklerine hikaye ederlermiş. Gurur duyarlarmış bana sahip olmaktan.

Ben, Selânikli Dimitri Usta’nın ellerinden doğma, çileli göçlere, dayanılmaz acılara şahit olmuş, önce rahmetli Pamuş Hanım’ın kızı  Kadriye’nin, sonra torunu  Füsun’un çeyiz sandığı… Poyrazı beklerim köşemde, karşı kıyıdan haberler getirsin diye. İşittiklerim hep vatanından, sevdiklerinden ayrı düşenlerin hazin göç öyküleri olsa bile.

Üşümem hiç, örtünürüm anılarımla.

Işıl Ertunç

Ağustos 2018

 

Sandal, çeşme,şarkı

Sandal-Çeşme-Şarkı

Ocak/ 2015

Yok edilmiş bir geçmişin bahçe duvarında oturuyordular. Adam bir sigara yaktı. Kolunu kadının omuzuna attı.

-Babam yorgun gelirdi işten. Koşar elinden paketlerini alırdım, bak tam şurada sarmaşık gülleriyle örtülü demir bahçe kapısı vardı. Birlikte girerdik içeriye. Köşkün arkasını dolanır, kızartma kokusunu takip eder, müştemilata geçerdik.

-Her yaz kiralar mıydınız müştemilatı?

-Ben kendimi bildim bileli yazlarımız burada geçerdi. Köşkün sahipleri Murtaza Amca babamın patronun yakınıydı. Annemin astımına iyi geliyor, torunlarıyla da arkadaşlık ediyoruz diye bizden başka yazlıkçılara vermediler yıllarca. Hem Firuzan Hanım Teyze de annemi pek severdi.

-Sözünü kestim, kızartma kokusunda kalmıştık. Ya sonra…

-Senin karnın acıktı galiba.

-Eh, biraz.

– Annem sofrayı bahçeye kurmuş olurdu. Sarılırdı babama, sonra içeri koşar, buz gibi bir bardak zencefilli limonatayla geri gelirdi. Mavi beyaz kareli muşamba masa örtüsü serili masamızda annemin özene bezene hazırladığı yemekler hazır beklerdi. Annem elime bozukluları tutuşturur; hadi fırla ekmeği al gel, baban açtır, komutunu verirdi.

-Sen de ekmeği getirene kadar, topuzlarını yerdin, değil mi…

-Nerden bildin?

-Hala öyle yapıyorsun da…

-Alışkanlık canım. Bak, fırın şu karşı sokağın içinde, çeşmenin karşısındaydı. Sıcacık ekmeğin önce bir topuzunu, sonra dayanamaz, ikincisini de yer öyle gelirdim eve. Annem de babam da alışıktılar buna. Sadece babam; sıcak ekmek midene oturmasın evde de topuzları sana veririz oğlum merak etme derdi ama çocukluk işte, ben yine de ekmeği hep eksik getirirdim eve.  Bak şimdi hepimiz eksik kaldık. Ne fırın, ne köşk ne müştemilat, ne sarmaşıklı kapı ne de babam var. Geride kalan, sadece susuz bir çeşme.

-Haklısın canım.

-Ya çamlar, asırlık çamların altında püfür püfür geçerdi sıcak yaz günleri. Hepsini kesmişler. Nasılsa şu öksüzü bırakmışlar bir başına… İyice küçüktük. Öğleden sonraları, herkes bir köşeye çekildiğinde Firuzan Hanım Teyze’nin torunlarıyla ağaçlara tırmanır, elimizdeki sopalarla kozalakları yere düşürür, sonra da fıstıklarını ayıklardık. Ellerimiz kapkara olurdu. Fıstıkları cebimize sokuşturur, kimseye yakalanmadan çeşmede ellerimizi yıkar gelirdik. Çocuk aklı işte; ceplerimize bulaşan karalar bizi ele verene kadar sürerdi yaramazlığımız..

– Firuzan Hanım’ın torunlarıyla sonradan hiç görüşmediniz mi? Yani, köşkün satılıp yerine apartman dikildiğini onlar bilirler değil mi?

-Bilmezler mi, bilirler tabii de, dağıldık biz de. Babamı kaybettikten sonra bir daha buraya gelmedik. Ben burs kazanıp Boston’a gelince haliyle uzaklaştım. Yazışıyorduk ama o yıllar üniversitelerde yine çatışmalar vardı, biliyorsun. Sanırım bunların adı bazı olaylar karışmış. İzlerini kaybettim. Annem de Firuzan Hanım Teyze öldükten sonra bir daha ne oğlundan ne gelininden haber alamamış. Sonra da biliyorsun işte on yıldır İstanbul’a ilk defa geliyoruz.

-Kim bilir… Belki de ortadan kaybolmayı onlar istemişlerdir.

-Belki. Çok değil be Laleciğim, sadece on yıl önce, köşk de yerindeydi, müştemilat da. Babam da. Babamı şuracıkta, tam da şu duvarın dibinde bulduk. Cehennem sıcağı bir akşamüstüydü. Henüz üniversite sınavının sonuçlarını öğrenmemiştik. Ali Amca’dan kiraladığımız sandalları yeni teslim etmiş, kovamızda o günün ganimeti istavritler eve dönüyorduk. Köşeyi döndüğümüzde etrafına toplanmış kalabalığı gördük.

Kalp kriziymiş.

Lale kocasının gözlerine doluşan yaşları fark edince konuyu değiştirmeye çalıştı.

-Sahi Murat, hani sen bir sandalcıdan bahseder dururdun bana. Sevdalı mıymış neymiş… Yoksa o mu, sandalcı Ali Amca dediğin?

-Evet canım, ta kendisi. Marmara’nın kirlenmeye başladığı yıllardı. Ali Amca kıyıdaki barınakta yatar kalkardı. Burada çoğunluk kiraladığı sandalla açılır, öyle denize girerdi. Biz de hem denize girer hem de balık tutardık. Biz buralardan ayrıldığımızda henüz ellisinde bile yoktu adamcağız ama aşk acısıyla çökmüş bir garibandı; bütün gün dilinde bir zamanlar sevdiği pavyon şarkıcısının şarkıları, sabahtan akşama kadar ufak ufak demlenirdi. Kimseye zararı dokunduğunu görmedik doğrusu. Bir yandan olta yapar, satar, bir yandan da elinde kalan iki, üç sandalı kiralar, ekmeğini kazanırdı. Hiç unutmam, babam da ilk oltamı ona hazırlatmıştı.

-Elinde kalan dediğine göre…

-Diyorum ya, onun hayatı da ayrı bir hikâye; anlattığına göre çok para akıtmış bir zamanlar bu şarkıcıya. Daha gencecik bir kızken görmüş bunu, tutulmuş. Pavyon dünyası bu, aşk meşk dinler mi… Balıkçı teknesini de, elinde avucunda ne varsa hepsini pavyonda harcamış bizimki. Babam pek sık sandalla çıktığından epey derdini dinlemiştir onun. Hatırladığıma göre babası her ne sebeptense, hapse girince düşmüş kız pavyona. Bir gün babasının onu kurtarmasını beklermiş. Bunun gibi bir şeyler anlatmış babama. Çok param olsa pavyonu kapatır kurtarırım onu derdi. Ama bildiğim kadarıyla sandalcılıktan pek para kazandığı da yoktu. Kazandığı üç beş kuruşu da gider o pavyona bırakır gelirdi.

-Muratçığım, artık kalksak mı, baksana gelen geçen bize bakıyor, çocuklar gibi şu duvarın üzerinde oturduk, kaldık. Hem ben gerçekten çok acıktım, üstelik şu sandalcıyı da çok merak ettim. Acaba halâ buralarda mı?

-Hadi gidelim, bakalım. Bulursak, seni de sandala bindiririm, ne dersin…

Genç adam iyice örselenmiş anılarına arkasını döndü, karısının elini sıkıca tuttu. Uzun yıllar ailesiyle yazlığa geldikleri Suadiye sahiline doğru yürüdüler.

Kıyıya geldiklerinde sandalcının yerinde birkaç derme çatma tahta masa ve sandalyeden oluşmuş küçücük bir balıkçı lokantasıyla karşılaştılar. Murat hayal kırıklığıyla içini çekti.

-Gördün mü bak, o da gitmiş işte. Ne sandal var ne sandalcı.

– Hadi gelmişken şurada bir şeyler yiyelim, belki sandalcıya ne olduğunu öğrenebiliriz.

Mavi plastik örtülü masalardan birine oturdular. Mutfak olarak kullanılan minik barakadan şarkı söyleyen bir kadının sesi geliyordu. Şarkının sözleri çok tanıdıktı. Murat heyecanla yerinden kalktı. Barakanın naylon kaplı penceresinden içeriye baktı; balıkları ayıklayan adam da, salataları yıkarken keyifle şarkı söyleyen kadın da yabancısı değildi.

Dönerlerken yine o bahçe duvarının önünden geçtiler. Murat gözlerini kapattı. Bir an için babasını duvarın üzerine oturmuş, dinlenirken gördü. Babası da mutluydu, Murat da.

 

 

 

 

 

Arnavut Kaldırımlı Sokak

IŞIL ERTUNÇ/ OCAK 2015

 Üç kelimeden yola çıkılan kısa yazı denemesi

 Arnavut kaldırımlı daracık sokak beyaz badanalı evlerin arasından kıvrıla kıvrıla sahile iniyordu. Yokuşun tepesinden bakıldığında ilk görülen sokağın renkleriydi. Beyaz fonu süsleyen morla mavi her tonundan ahşap panjurlar, mor salkımlar, kırmızı küpe çiçekleri, pembe sardunyalar,  yer yer evciklerin kıyısında can bulmuş beyaz papatyalar. Sokak henüz uyanmamış. Rengârenk paspasların üzerinde sere serpe yatan uyuşuk kedilere tatlı bir mayıs sabahının ılık güneşi vuruyor.

Çok değil az sonra güneş sokağı da kedicikleri ısıtmaya, uyanın demeye başlayacak. Kediler umursamasa da, sokağın insanları birer birer uyanacak. Önce panjurlar açılacak, sonra tüller çekilecek. Pencerelerden başlar uzanacak. Evlerin arasından görünen gökyüzünden hava yoklanacak. Derken sokağı kızarmış ekmek kokusu sarmaya başlayacak. Beyaz badanalı evlerin insanları kahvaltı sofralarında buluşacak.

Nihayet kapılar açılacak, çalışanlar işe çocuklar okula uğurlanacak. Miskin kediler ges ges gerinecek,  rahatlarını bozmayacaklar. Ancak kimini yumuşak bir tekme kimini sevgi dolu bir kucaklayış kaldıracak yerinden. Yolcu edilen, deniz aşırı gidiyorsa eğer, ardından dökülen bir maşrapa sudan nasibini alacak kimisi de.

Evlerden çıkanların ayak sesleri köşeyi dönünce küçük çocuklarla kadınlar hakim olacak sokağa

-Komşular huuuu ! Sabah kahvesi bende bugün, diye seslenecek Fatma, parmaklıklarının arasını yelken beziyle kapattığı balkonundan. Bir bebek ağlayacak çişli yatağında. Kediler “miyavvv” diye cevap verecek.

İşte o saatlerde iki yanında beyaz badanalı evlerin bulunduğu o sokağa mis gibi kahve kokusu yayılacak. Cezvelerin biri kalkacak, biri oturacak. Sokağın kadınları ev işine gömülmeden önceki kaçamak saatlerini baş başa geçirecek. Yemeklerden çok önce dedikodu kazanı kaynayacak.

-Huuu, komşular ! Salıyorum cezveyi ona göre.

-Gülteeen, kahveye Fatma’ya gidiyoruz. Selma’ya da seslen, hadi.

-Selmaaa, Fatma kahveye bekliyormuş, Ayten Abla’ya ses ediversene.

-Ayten Ablacığım, sabah kahvesi Fatma’daymış bugün, bir zahmet Neriman Teyze’yi de alıver gelirken.

Arnavut kaldırımlı daracık sokağın kadınları bir bir kapılarından çıktılar. Geldiler, Fatma’nın parmaklıklarının arasını yelken beziyle kapattığı şirin balkonuna yerleştiler. Bakır cezvede pişti kahve kimi sade kimi şekerli. Melâmin tepsi üzerinde porselen fincanlar, hepsi allı güllü desenli.

-Yeni taşınanları gördünüz mü? Gurbetçiymişler diyorlar.

-Ben sadece kadını gördüm, karnı burnundaydı, bir iki kadın daha girip çıkıyordu eve taşınırlarken. Hepsini de başları örtülüydü.  Bir sürü de çocuk.

-Yardıma gelmiş eş dosttur herhalde.

-Ben de gördüm ama daha hatırlarını soramadım. Pek sıkılgan birilerine benziyorlar.

-Ben görmedim ama bizim Hatice görmüş, onun da dediğine göre pek kalabalıklarmış.

-Sahi mi, neyin nesi kimin fesiymişler acaba?

-Alamancıymış bunlar, kesin dönüş yapmışlar.

-Aslen Rizelilermiş diye duydum.

-Kimden duydun kız?

-Bakkal Arif’den canım. Evden gelen giden çocukları sayamadım daha diyor.

– Bu kadar çocuk yapmış, daha gebe miymiş kadın, tövbe tövbeee…

-Moderen memleketten geliyorlar da kontrol neyin bilmezler mi bunlar. Ben bile gelinden biliyorum; çeşit çeşit usulü varmış bu işin artık.

-Vah vah! Kadıncağız pek gencecik, ne zaman yapmış bu kadar çocuğu?

-Bunlar böyledir ablacığım, oğlanı bulana kadar zar atarlar. Rastlarsa ne alâ, rastlamazsa Muallâ.

-Ondan sonra da karıları genç yaşta hastalıklı olur üst üste doğurmaktan.

-Adam ne iş yapar nasıl geçindirir ki bunları…

-Niye dönmüşler acaba… Şimdi bunlar memleketlerine de gitmez mesken tutarlar buraları.

-İyice bir tanımalı.

-Çocukları tembihlemeli de biz iyice bir tanıyana kadar arkadaşlık kurmasınlar bari.

-Bırakın Allah aşkına şunları, tasası bize mi düştü?

-Evet, evet. Hanımlar fincanlara işaret koymayı unutmayın. Sonra fallar birbirine karışıyor.

-Çok komiksin kız Gülten.

-Öyle deme Selma, geçen hafta sen yoktun, benim fincanla Neriman Teyze’ninki karışıvermişti işte.

-Nasıl bildiniz ayol…

-Fallardan bildik canım, fallardan.

-Bir yaşıma daha girdim kız.

-Öyle değil mi Neriman Teyzeciğim, sana falda koca çıkmadı mıydı geçen hafta.

-Sorma Selmacığım, aynen. Bu yaşımda. Üzerime iyilik sağlık. Cevdet Bey Amcan duymasın yavrum. Ben hani azıcık yol görünüyor mu diye kapattıydım fincanı. Şöyle kaplıcalara doğru…

-Yaaa, işte benim fincanda çıktı o kaplıcalar. Şöyle sıcak suları olan havuzlu mavuzlu bir yerlere gidecekmişim.

-İyi madem, kollayın fincanlarınızı.

-Fatma, hadi yavrum başla istersen fallara da öğle okunmadan evimize dönelim.

-Tamam, Ayten Ablacığım. Sahi ayrılmadan bir gün ayarlayalım da şu yeni gelenlere hoş geldine gidelim. Ne de olsa yüz yüze bakacağız değil mi?

Allı, güllü porselen fincanlar açıldı, içlerindeki gizli âlem ortaya saçıldı.

Fatma’nın parmaklıklarının arasını yelken beziyle kapattığı balkonu bir anda boşaldı. Beyaz badanalı renkli panjurlu evlerin kapıları bir açıldı, bir kapandı.

Henüz kimse sokağa yeni taşınan Güllü’nün üç karı üstüne kuma geldiğini, karnındaki oğlan olmazsa üzerine bir tane daha geleceğini bilmiyordu.

Güneş Arnavut kaldırımlı sokağın tam tepesine geldi oturdu. Kediler gölge arar oldu.

Az sonra pencerelerden bezler silkelenecek, kapı önlerine kovayla sular dökülecek, kedilere pısst denecek, saksılar sulanacak. Tereyağlı ekmekler okuldan dönen çocukları bekleyecek. Beyaz badanalı evlerde beş çayı demlenecek. Televizyonlar açılacak. Dizilere bakılacak.

Git gide, gölgeler büyüyecek, Arnavut kaldırımlı sokağa köfte, kızartma, musakka, sarma kokuları hakim olacak. Bu daracık, kıvrıla kıvrıla sahile inen sokaktan geçenler hangi yemek hangi evde pişti bilemeyecek. Gökyüzü pembeden mora dönerken, pencerelerin tülleri örtülecek. Işıklar açılacak. Sofralar kurulacak. Çalışanlar kapıda karşılanacak. Çocuklar gelenlere terlik uzatacak. Kediler paspaslardaki yerlerini alacak.

Beyaz badanalı evler ve aralarından kıvrıla kıvrıla sahile inen Arnavut kaldırımlı daracık sokak günün ilk ışıklarına dek uykuya yatacak .  Sokaktaki hayatların üzerini beyaz incilerle süslü lacivert bir yorgan örtecek.

Maya

 

1Temmuz 2013  Gümüşlük Akademi

Nihayet tamamlayabildiğim kitabımın son düzeltmelerinin başındayım ama rahat çalışmak ne mümkün. Mutfak penceresi ile perdenin arasında vız vız bir arı. Ne içeri ne dışarı,durmadan kafamı ütülüyor. Şu arı korkumu bir türlü yenemedim ya. Oysa çocuklarım küçükken börtü böcekten kaçmamaları için kahramanca davranışlar sergiler, üstelik yalandan öğütler verirdim. Hele yaz günlerinde arılar kahvaltımızın kokusunu alıp soframıza üşüşünce, kahvaltı masamız savaş alanına dönmesin diye:

Bak kızım,  Arı Maya bize misafir gelmiş. Yanında annesini babasını da getirmiş.Hani çizgi filmde o çok sevdiğin arıcık  var ya, işte o. Sen onun filmini seyrediyorsun diye o da sen görmeye gelmiş. Birazdan başka çocukları ziyarete gidecekler. Şimdi bizim masamızda neler var  kokluyor, tadına bakıyorlar.  Onlara iyi davranır, korkutmazsak bize bir şeycik yapmazlar?”  Demek zorunda kalırdım. Ben bunları söylerken zihnim çocukluğuma döner, babamın bize benzer ders verdiği günlerden birinde tesadüf bu ya kocaman bir arının babamın dilini sokup şişirmesini hemen hatırlatırdı.

Ay mübareğin sesi bile yetiyor dikattimi dağıtmaya.

“Anneciğim, maya, mayaya bakıyor musun?”

“Hıııı evet gördüm canım Arı Maya”,  diyorum hızla mutfağa dalan kızıma, gözümü ekrandan kaldırmadan.

“Anne, ekmeğin mayalanmış taşıyor baksana şuna. Hem sen ne diyorsun …  Arı mı?  Nereden çıktı şimdi Arı Maya? Aklın karışmış galiba, az daha bakmazsan her yer hamur olacak.”

“Off! Bak şu arının ettiğine tepemde vız vız öttükçe kafa mı kaldı bende, yazımı bitireceğim diye mayaladığım hamuru unutmuşum. Geliyorum, dur şu bilgisayarı kapatayım.”

Mayam tutmuş, iyice şişmiş, üstelik üzerine örtmüş olduğum nemli keten peçeteyi ite ite dışarılara taşmış. Ekşimsi kokusu mutfağı kaplamış. Neyse hamurun üzerini iyice unlamıştım da en azından peçeteye yapışmamış. Eh etrafa yayılanları temizleyeceğim artık.

Önce şu fırını ısıtayım da o arada hamuru toparlarım artık.

Sizi bilmem ama, bizim eve hazır ekmek girmeyeli uzun zaman oldu. Son yıllarda sağlıklı ve doğal besleneceğiz diye köy köy gezip alışveriş ederken önümüze konan gerçek köy ekmeğinin tadına bir kez varınca baktım olmayacak, elbet İstanbul’da da geleneksel ekmeğimizi pişiren fırınlar vardır diye araştırmaya başladım. Aman efendim meğer pek safmışım. Değil İstanbul millet memleketi araştırmış da koca yurdumda bu işi ticaret olarak yapan üç beş fırıncıdan başkasını bulamamış ki ben bulayım. Neredeyse her köşede açılan koca koca süslü püslü fırınlarda rafları süsleyen şekil şekil, çeşit çeşit ekmeklerin çoğu da markalı ekmeklerden farklı değilmiş. Bizler koşarak tüketirken ömrümüzü, paramızın  satın aldığı yapay tatların esiri olmuşuz meğer.

Neyse hamuru bir kez daha yoğurup pişireceğim kaba yerleştirdim, fırın da iyice ısındı. Şu içi su dolu çelik kabı fırının dibine yerleştireyim de buharıyla ekmeğimi nemlendirsin. Eveet, fırının saatini de ayarladım, artık ekmeğim pişmeye hazır. Ekmeğim pişerken benim yarın için hazırlıklarımı tamamlamam lazım. Malum yarın erkenden ekmek atölyemiz var. Önce yarınki katılımcılar için “ön maya” hazırlamalıyım. Sonra unları tartıp ayırmalı, suyu,tuzu,balı herşeyi ölçüp bir kenara koymalıyım. Ekmek yapımı ile ilgili yazdığım notların çıktısını almalı, en sonunda da çalışma masamızı yerleştirmeliyim. Doğrusu yarınki katılımcılar bayağı şanslılar.  Taze ev ekmeği ile köyden gelen ballı kaymaklı doğal yumurtalı bir kahvaltı bekliyor onları. Giderken kendi pişirdikleri ekmekleri de alıp gidecekler. Bakalım bundan sonra hazır ekmek almak isterler mi?Kim ne derse desin, artık nereye gidersek gidelim çantamızda ekmeğimizle gider olduk. “Ukala” mı dedi birisi, yoksa bana mı öyle geldi?

İlk zamanlar pek kolay olmadı tabii. Bir kere un ve suyu buluşturup kendi ekşi mayamı yaratmak, sonra onu bebek gibi özenle beslemek, büyütmek. Ekmek yapmadan bir gün önce birazını alıp azıcık su biraz unla bir  “ön maya” hazırlamak. Ön mayayı bir  gece bekletip  ertesi gün ekmeklik unla beraber…… Aaaa yok artık siz benim ağzımdan laf alıp kısa yoldan geleneksel ekmek yapmanın sırlarını öğrenmeye çalışıyorsunuz galiba. Yok öyle yağma. Hem zaten bu iş o kadar kolay olsaydı, fırıncılar da geleneklerinden vazgeçmezlerdi, değil mi? Söz açılmışken,ekmeğimin lezzetini kullandığım una borçluyum diyeceğim de kızdırmaktan korkuyorum sizi. Ne yapayım ki öyle. Yurdum insanının saklayıp çoğalttığı ata tohumları var hala bir yerlerde. Ve çok şükür ki hala onları öğüten taş ya da su değirmenleri de bulunabiliyor. İşte o unlardan yapılan ekmeklerin de tadı başka oluyor haliyle. Daha fazla bilgi vermeyeceğim ama bir küçük sır verebilirim. Bu unlar ilaçlanmadan  yetişen buğdaylardan çekildiğinden pek sabırsızdırlar, beklemeyi sevmez çabucak böcekleniverirler. Bez torbalarda serin yerlerde saklanıp kısa sürede ekmeğe kavuşmak isterler. Niye mi, tabii ki diğerleri gibi ilaçlanmadıkları için.

Saat de çaldı işte. Herşey yolunda, şunun altına vurup bir de sesini kontrol edeyim.”Eveeet, tok tok tok” Ekmeğim pişmiş.

Yarınki atölye için de her şeyi hazır olduğuna göre artık bir fincan kahveyi hak ettim galiba.

“Vıızz,vızzz, vıızzz!”  Şu pencereyi iyice açayım da sen de özgür kal ben de. Ne kadar inatçıymış şu arı. Bir türlü mutfağımdan gitmek istemiyor. Üstelik başkaları da geldi taze ekmeğimin üzerine kondular. Yoksa sen gerçek  “Arı Maya” mısın?

“Anneeee,ucundan kopartabilir miyim?”

Enginar

1-DSC_0051

 

Bizim buralarda enginar zamanı. Yer gök enginar. Durum böyle olunca,  geçen yıl  öykü atölyesine sadece dört sözcükten yola çıkarak yazmaya çalıştığım bu öykü denemesi aklıma düşüverdi.Paylaşayım dedim.

Sözcükler : Tüy,gözlük,kedi,duvar

Mayıs 2015

Gözlüğünü çıkarttı. Önce ağzıyla hohladı sonra mendiliyle iyice temizlemeye çalıştı. Olmadı. Sabahtan beri ocak başındaydı. Yağ buharı olmuştu camlar. Bu kez alkollü cam temizleyicisinden azıcık püskürttü camlara. Yeniden kuruladı, saplarından dikkatle tutup gözüne taktı. Oh be, dünya varmış diye geçirdi içinden. Gözlüksüz; dünyası duvardı. Geçen kış gözlüğünü bıraktığı yeri bulamayınca evin içinde deli danalar gibi dönenirken, zavallı Pamuk’un kuyruğuna öyle bir basmıştı ki, garibim feleğini şaşırmış, ciyak feryat evden dışarı uğrarken kuyruğunun ucunu yarı yolda bırakmıştı. O gün bugün Pamuk, Gönül’ün ayak seslerini duyunca Necmi babasının kucağına zıplayıp kendini garantiye alıyordu.
Pazar kurulduğu günler bir türlü mutfaktan çıkamazdı. Sebzeler taze taze ayıklanıp pişmeli, meyveler yıkanıp dolaba kalkmalıydı. Yine ikindiyi bulmuş, işi bitmemişti. Masanın üzerinde boyun bükmüş yatan enginarlara baktı.
“Nereden esti bugün aklına ayıklanmamış enginar almak Necmi Bey ?” Diye verandada oturan kocasına seslendi. Sonra sesini küçültüp, “Eski köye yeni âdet” diye söylenmeye başladı. Hani ayıklamak bir şey değil de şu enginarın tüyleri yok muydu, işte onları ellemekten haz etmezdi Gönül. Çocukluğunda da tüylü şeyleri elleyemez, şeftaliyi bile annesi soyar önüne koyardı. Kendisi anne olunca işler değişmiş, her şeye alışmıştı ama enginar başkaydı. Üstelik iyi temizlenmeyince de yemeği bir şeye benzemiyor, kapkara oluyordu. Keskin bir bıçakla enginarların saplarını kesti, dış yapraklarını tek tek koparttı. ‘Doktorum’ programında duymuştu, bu yaprakları atmamalı, kaynatıp suyunu içmeliymiş. Madem elime geldiler, bari işe yarasınlar, diye düşündü. Sıra enginarların göbeğindeki tüylere gelince yine seslendi. “Necmiii, Necmi, ne işlerdesin yine? Hadi biraz yardıma gel bakalım.” Cevap alamayınca mutfağın kapısından başını uzattı. Kocasının sallanan koltuğunu görünce sustu. Pamuk Gönül’ün sesini duyar duymaz dikleşmiş, guruldamaya başlamıştı. “Yine şekerleme yapıyorlar baba oğul. Aman neyse, hafiyelik yapacağına uyusun daha iyi” diye mırıldanarak isteksizce işine döndü.
Necmi Bey emniyette pek sevilen bir baş komiserdi. Tam da amirlik beklediği günlerde yönetimle başı derde girince hakkında soruşturma açılmış, erkenden emekli edilmişti. Altı aydır hayatları alt üst olmuştu. Necmi değil yeni hayatına alışmak, olanı biteni henüz hazmedememişti. Önceleri sevenleri kapısından ayrılmamış, sıkıntılı günlerinde onu yalnız bırakmamışlardı. Oysa şimdi onunla birlikte görülenlerden bile sorguya alınanlar olunca dost bildikleri yavaş yavaş erimiş, dürüstlüğü ve çalışkanlığıyla bilinen baş komiserimiz kendi yalnızlığıyla baş başa kalmıştı. Sabah erkenden kalkıp daireye gidecekmiş gibi tıraş oluyor, giyinip kendini sokağa atıveriyordu. Sonra kendini ya vapurda karşıya geçerken buluyordu, ya da alışveriş merkezlerinin birinde şüphe duyduğu birinin peşinde. Alışkanlıklarından vazgeçmesi hiç kolay olmayacaktı; sokakta yürürken bile her an bir olay olacakmış gibi, eli hayali bir tabancayı tutarcasına cebindeydi. Evde de hayat farklı değildi. Telefonları dinlemeye kalkıyor, apartmanda kuş uçurtmuyor, geleni gideni kontrol ediyordu. İyi ki akşamüstleri televizyonda “Arka Sokaklar” dizisinin tekrarı vardı da Necmi dizinin karşısından kalkmıyordu da Gönül o saatlerde ancak rahat nefes alabiliyordu.
“Doktorum” programı aklına gelince televizyonu açtı. Birazdan en sevdiği yemek yarışması başlayacaktı. Enginarları olduğu gibi limonlu su dolu tasa bıraktı. Ocakta demlenen çaydan bardaklara doldurdu, yanına birer dilim de kek alıp verandaya geçti. Kuyruksuz kedi Pamuk Necmi Bey’in kokusu sinmiş koltuğunda sallanarak uyuyordu ama kendisi ortada yoktu. Hangi arada derede çıkıvermişti ona görünmeden acaba…

“Haber vermeden çıktığına göre kim bilir hangi olmayacak işin peşindesin be adam” diye söylenmeye başladı. Telefonuna da  ulaşılmıyordu. Ne yapsam, nerede arasam acaba. Başımıza yine bir iş açmasa bari. Çok değil daha birkaç hafta önceydi, Gönül’ün lise arkadaşları çaya gelmişti. Necmi o gün evdeydi. Kadın dedikodularına kulak verip, hafiyeliğe soyununca neredeyse en yakın arkadaşlarından birinin evliliğini bozacaktı. Oysa çalışırken hiç kimsenin özeline karışmazdı. Zaten vakti de olmazdı ya. Şimdi oyuncağı elinden alınmış çocuklar gibiydi.
Dakikalar geçmek bilmiyordu. Gönül iyice merak etmeye başladı. Önce tek tek gidebileceği arkadaşlarını aradı. Yok, hiç biri görmemişti Necmi’yi. En son kız kardeşini aradı. “Merak etme yengeciğim, abimi bilmez gibisin, gelir birazdan” demişti görümcesi.

İçindeki sıkıntıyı yatıştıramamıştı bu sözler. Tekrar verandaya çıktı; yerinde duramıyordu, gözünü yola dikti beklemeye başladı. İçinde bir sıkıntı vardı. Az sonra karşı komşunun kızı Leyla’nın telâşlı el kol hareketleri yaparak geldiğini gördü.
-Gönül teyze, Gönül teyze, Necmi amcayı duydun mu?
– Leylâ kızım, hayırdır inşallah! Zaten meraktan öldüm, bittim. Yoksa Necmi amcan? Ah başımıza gelenler!
– Gönül teyzeciğim, dur sakin ol! Ben kendisini görmedim de pazarcılardan duydum.
-Kız, anlat çabuk, şimdi bayılacağım. Ah, Necmi ah!
-Merak edecek bir şey yok canım, karakola götürmüşler Necmi amcayı.  Kadının biri  hırsız var, diye ortalığı ayağa kaldırınca Necmi amca tezgâhların arasına dalıvermiş, hırsızı yakalayacağım diye pazarı birbirine katmış. Hırsız yakalanmasına yakalanmış ama pazarcılar da zabıta da Necmi amcadan şikâyetçi olunca…

-Aman Allah’ım! Görüyor musun şu adamın yaptığını… Olaysız günümüz geçmeyecek mi bizim acaba ?
-Ha, al bak şu torbayı Musa abi verdi. Hani şu köşede enginar satan var ya, o işte. Komserimin hanımına selam söyle, bir güzel ayıkladım, limonlu suya koydum, afiyetle yesinler, parasını da düşünmesin, haftaya alırım artık, komserim hırsızı yakalayacağım derken ayıklattığı enginarları unutuverdi, dedi.

Birden tüm endişeleri silindi. İçi bir hoş oldu, duygulanmıştı. Gözleri de gözlüğünün camları da buğulandı. Mendilini arıyordu ki, Necmi’nin  kokusunu alan Pamuk ayaklarının arasından hızla geçerek verandadan dışarı atladı.