Konuk

Mart 2016

Kur’ada karşıma çıkman ne de yerinde oldu. Konuklarımı ağırlamaya tam da hazır olduğum şu günlerde tam da cuk oturdu. Hazır olmak dedimse  başına ” bura usulü” demeliydim. Zira buralarda konuksan aynı zamanda ev sahibi de sayılırsın. Buralarda konuksan evin  her bir şeyini paylaşacaksın demektir. Bahçedeki şezlongu da kütüphanedeki kitapları da, mutfaktaki bulaşığı da… Belki hortumu eline alıp sulamaya yardım edersin, belki çayı bugün ben demleyeyim dersin.  Belki bir gün yemeği senin elinden yeriz, belki de en güzel kahveyi sen yaparsın. Kim bilir belki bunların hiçbirini yapmazsın da güzel sohbetinle keyfimize keyif katarsın. O da kabul. Buralarda konuk olmak güzeldir, çünkü yemyeşil bir çevrede, rengarenk bulutlar altında gününün geçirir, sabahın erkeninde uykunu almış olarak bülbüller tarafından uyandırılırsın. Kalkarsın, bakarsın ki masamın üzerinde şu sihirli yeşil kutu. Açar, bir kelime seçersin içinden ve kendini altı dakikalık bir yazının başında buluverirsin. Güzel değil mi? Öyleyse ne duruyorsun konuğum olmaya…

Görmezlikten

3 Haziran 2016  Bir saçmalama yazısı daha. Saçmalamayı seviyorum.

Görmezlikten gel.Görülmediğini görmesi daha tesirli olacak. Görülmek için uğraşa dursun, bırak. Kolay değildi yaptıklarını görmezlikten gelmek, söylediklerin duymamış gibi yapmak. Hiç kendi gibi olamamak.  Kolay olmayan daha pek çok şey vardı; yaşama arzusunu devam ettirmek,  göğsünün ortasına saplanan o acıyı yok saymak. Eksikliğini duyduğu o şeyin eksik olduğunu bile hissettirmemek. Bilmek, bildirmemek. Kendine saklamak. Kendini kendisiyle yaşamak, bir araya geldiklerinde bir başkası olabilmek hiç kolay değildi.Kolay olan şeyler de vardı ama hayatında. Onları görmeli onları duymalıydı. Kulaklarını onlara vermeye karar verdi. Kendisi olacaktı artık. İçi ne diyorsa onu dinleyecekti. Yerinden kalktı, çekmeceyi açtı, kara camlı gözlüklerini kılıfından çıkartıp gözüne takti. Görmezlikten gelmeye başlamıştı işte. Kapıyı çekti. Ardına bakmadı. Yürüdü. Gölgesi geride kaldı.

Özür

2014
“Özür dilerim”çünkü bana böyle öğretilmişti.Evet kızlarım özür dilerim sizden; siz küçükken büyüklerinizden özür dilemeniz için ısrar ettiğim için.Israrın aslında ne kadar eğitmeyici olduğunu anladığım için. Ben de küçüktüm o zaman ve özür dileyince kusursuz olunuyor sanıyordum. Evet, özür dileyebilmek gerçekten içten yapılıyorsa harika bir duygu,bir arınma,bir yıkanma şekli.Ama içten gelmeli.Bakın koca koca insanlar özürün ö sünü bilmiyorlar.Oysa öyle mi yaptık biz,ağladın özür dile,yemeği döktün özür dile,babayı kızdırdın özür dile,anneyi üzdün özür dile.Misafir geldi çıkmadın, bari bir özür dile.Eve geç kaldın yine özür dile,offf ne çok özür beklemişiz. Aman tanrım. Bugün kimseden özür dilemek yerine hepimiz önce kendi kendimizden kendimiz için yapamadıklarımız, kendi değerimizi bilemediğimiz, kendimizi şifalandırmadığımız için bir kez özür dilesek belki ertesi gün hayat bizim için daha başka olacak.Belki hayat bizi affedecek ve bize gülümseyecek. Haydi deneyelim mi?

Salladı

2013

Salıncağın iplerine sıkıca yapıştı. Küçük kızı düşürmesin diye yavaş dokunuşlarla salıncağı salladı. Salıncak ağır ağır sallanırken küçük kızın başı döndü , içi kalktı. Annesi salıncağın iplerini bıraksın da yere inebilsin istedi. Yere insin, ayakları tekrar toprağa bassın istedi. Annesi korktuğunu bilsin istedi. Sonra seslendi ” Anneciğim, düşeceğim, düşüyorum, indir beni lütfen!”

Kadın yatakta bir yandan diğer yana döndü. Huzursuz olmuştu. Salıncak ve küçük kız bir düş müydü yoksa…Çoktandır alışmıştı sık sık kâbuslarla bölünen uykusundan fırlayıp banyoda yüzünü yıkamaya, alışıktı düşte mi gerçekte mi olduğunu sınamaya… Sonra…

İpleri sıkıca tuttuğu ellerini gevşetti, ayaklarını yataktan aşağı sallandırdı ve banyoya koştu. Aynada kendini görünce uyandıysa da kızının sesi kulağından gitmiyordu. Hemen onun odasına daldı. Yatağa yaklaştı. Küçük kız derin uykudaydı. Yatağın yanında bir süre durup onu seyretti. Biraz önce düşünde ne demek istemişti acaba… Bir anlamı var mıydı? Ertesi sabah bu düşü de unutmadan yazmalıyım diye düşündü. Ayaklarını süre süre boş yatağına geri döndü.

 

Adama

2013

Ellerini sıkıca tutan adama baktı. Yine suskundu adam. Anlamaya çalışıyordu, neden sadece elini tutmakla yetiniyor hep susuyordu.Keşke konuşsaydı. Konuşsa da bir şeyler söyleseydi. Birden adama vurmak geçti içinden.Şöyle güzel bir şaplak atsaydı. Belki bir çığlık atardı , belki de sadece bağırırdı. Ama ne olursa olsun uyanırdı. Evet onu tokatlamak sonra da karşısına geçip kahkahalara gülmek; avaz avaz bağırarak  ağız dolusu kocaman kocaman gülmek. O da konuşmadan gülerek derdini anlatmak. Deli diyeceklerdi görenler belki; desinler dedi. Evet tokatlamak istiyordu  yanında sessizliği seçen adamı. Kim nederse desin tokatlayacağım onu dedi. Etrafındakilerin kenara çekilip yavaşça onlara yer açtığını görünce anladı birilerinin onlar hakkında konuştuğunu… Kadına bak, deli mi ne… Durup durduk yerde adamı tokatlayacakmış. Manyak! Adam konuşmuyor, adam sessiz.Bir şeyler olmuş bunlara.  Kadın biraz evvel ağzından sesli çıkmış sözcükleri tekrar duyar gibiydi. Adama baktı. O hâlâ sesizce elini tutuyordu.

 

Gözlerine

Kasım 2014

Gözlerine epeydir yerleşen o dalgın bakışın ardında ne kadar çok duygu barındığını fark edemiyormuşuz meğer.Meğer gözlerinde neler saklıymış,neler. Üzüntüler, isteksizlik, endişe, ızdırap, bıkkınlık, yorgunluk, doymuşluk, pişmanlıklar, merhamet, merak, sorgulama,karşı koyma, kaybetme korkusu, ölüm korkusu ve sevgi ama en çok da sevgi barındırıyormuş gözlerinde.O yaşlı,soluk gri bakan
gözlerinde.Bunları anlamak için konuşmasına gerek yok.O artık pek duyamadığı için gözleriyle konuşmayı tercih ediyor, gözlerinin dilinden anlamamızı bekliyor,ya da belki beklemiyor da biz onu anlamak için ısrar ediyoruz.Gözlerine bakarak içindeki satırları okumaya, o dili çözmeye çabalıyoruz.Sonra birden fark ediyoruz ki bu kadar çok göz göze gelmemişiz o sevgi dolu bakışlarla.İnsan bu kadar yaşlanınca sevgisi gözlerine mi yerleşiyor acaba?

Aşk

30 Mayıs 2014
Ne zor iş aşkı altı dakikaya sığdırıp hakkında kelam etmek.Ben yazması altı saat sürer diye düşünürken çevreme bakınca aşkını altı günde tüketenleri bile görüyorum.Nerede o eski aşklar diyeceğim. Öff çok klasik ve yaşlı işi olacak.Filmlerde bile kalmadı o aşklar.Neydi o ” Rüzgar Gibi Geçti, Aşk Hikayesi, Dr. Jivago…… sadece aklıma gelenleri yazsam yer yetmez.Şimdi en kalıcı aşk para aşkı,mal aşkı.Oysa son okuduğum aşk romanının adı da “Aşk” idi ve ne kadın erkeğe aşkından ne de para aşkından söz ediyordu. Orada bazılarına göre gerçek aşktan söz ediliyordu. Unutmadan bir de kırmızı koltuk aşkı var. O koltuklar neden yapılıyorsa başka türlü rahat olmalı.Ben oturmadım bilmiyorum ama oturanlar bir türlü kalkmak istemediğine göre rahat olmalı o kırmızı koltuklar.Ya da kırmızı aşkın rengidir ya oturanı aşık ediyordur kendine. Bir de aşk mektupları var. Zarfına parfüm sıkılan, ya da gözyaşı akıtılan. Ne demeli.Aşk olsun da nasıl olursa olsun diyenlerden misiniz acaba? Aşk olmadan meşk olmazmış. Saçmalama hakkıyla  yazılan “aşk” işte ancak bu kadar olur.

Mum

MUM

Beni romantik anılara götürmesini dilerdim  “mum” kelimesinin; hakkında yazmaya başladığımda.. Durup düşünecek sürem olsa, öyle de olurdu elbet. Ya minik minik teelightların süslediği  loş bir mekânda yudum yudum içine çekeceğin sevgi dolu dakikalar, ya da uzun ince kırmızı mumlarla dolu şatafatlı bir sofrada buluşup el ele tutuşmalar gelebilirdi kalemimin ucuna. Ya da titrek mum ışığında yazılan eski aşk mektupları. Ne bileyim ben düşünebilseydim eğer bulurdum kesin bir şeyler.Oysa altı dakikada soluk soluğa yazmaya kalkışınca “mumu”, ilk aklıma gelen kolumdaki yanık izi. Unutamadığım o acı. Ancak yıllar öncenin tatsız bir anısı dökülüyor bu satırlara.

 Mutfağın yanındaki çalışma odamdayım.Batik yapıyorum; mumlu.Ocağın üzerinde bir konserve kutusunda parafin ısınıyor. Çocuklar odalarında uyumakta. Ya da ben öyle sanıyorum. Teneke kutunun alev aldığını mı yoksa küçük kızımın bana doğru koştuğunu  gördüm bilmiyorum. Mutfakta cam açık. Ben gözü dönmüş bir anne. Alevler  kutuyu sarmış. Can havliyle yapışıyorum ve alev topu camdan dışarı gidiyor. Yıllar geçiyor her şey çoktan unutulmuş. Unutulmayan sadece sağ kolumdan silinmeyen yara izi.

 

Yabancı Yatak

Sessiz, sessiz ağlıyor, gözyaşlarımla yabancı bir  yatağın tertemiz çarşafını ıslatıp duruyordum. Ne yatak çarşafı ne de başka şey umurumdaydı, sadece hıçkırıklarımın duyulmasını istemediğimden pikeyi başımın üzerinden iyice çekmiş örtünün altında adeta kaybolmuştum.. Bacaklarımı kendime toplamış, tesbih böceği misali ufacık olmuştum. Büyük müydüm ki? Yok canım… Altı,yedi yaşında bir kız çocuğu ne kadar büyük olabilir ki? Hele hele korkmuş biri hiç büyük olabilir mi? Korku insanı  isterse ufalayıp minicik yapabilir. Ama korktuğunu birilerine söylemek daha da alçaltıcı, sanki utanç verici bir şeydi. Ağlaya ağlaya sonunda yorgun düşüp daldığım uykumdan sıçrayarak uyandığımda halam, eniştem, kuzenimi başımda buldum. İçimi çeke çeke halamın kollarına atlayıp, “Annemi, istiyorum, babamı istiyorum, halacığım, nooolur yarın fabrikadan babamı ara, gelsin beni alsın” diye ağladığımı ve üç  günlük tatil için geldiğim halamın evinden apar topar eve dönüşümü hiç unutamam, bir de buna sebep olan şeyi. Halam ve eniştem kuzenimle beni o gece  yazlık sinemaya götürmüşlerdi.  Baş aktör Charlton Heston’un yüzü rol icabı cüzzamlı gibi  yaralıydı ve sanırım bu  beni çok korkutmuştu. Yıllar geçti gitti ama bu olay aile toplantılarımızda her zaman neşeli bir konu olarak yerini aldı ve hiç unutulmadı.

İçeri

25 Nisan 2016

Oh! Kendime ayırabildiğim bir “6” dakikacığım var diyebildiğim bu sabahki kur’ada çıkan kelimem “içeri”

Biraz oynamak, olabildiğince saçmalamak istedim kelimemle. Kedi fareyle oynar gibi. Bir içeri bir dışarı. Zaten amacımız da bu değil mi? “İçeri” içeriği anımsattı önce. İçerik, içerdiği,içermediği,derken kelime bölünmeye uğradı ve içer oluverdi. Su içer, rakı içer, şarap içer. İçer de aman dikkat etsin fazla kaçırmasın sonra kendini içeride buluverir. İşte saçmalamaya başladım bile. Her içen kendini içeride bulursa yandık, dışarıda kimse kalmaz.İşte kelime kelimeyi çağırdı içeri derken dışarıyı bulduk. Dışarısı mı güzel içerisi mi? Sigara içenler dışarıda kalsın, biz içeri girelim. Bizim buralarda havalar çoktan yaza döndü.İçeride kalamıyor insan. Atıyorsun bahçeye iki koltuk, ooooh! Mis. Telefonun sesini duymayayım da şu altı dakikayı bölüntüsüz geçireyim dedimse de olmadı. Göz ucuyla bakınca kızımın aradığını gördüm. Haydi size eyvallah. Ben içeri giriyorum.