Sararmış

23Nisan 2016

Sararmış sayfalarından o eski kitabımın bakıyor bana… Dimdik duran başı,mavi kartal bakışı ısıtıyor içimi. Kırılmaya yüz tutmuş umutlarımı canlandırıyor. Bir daha baştan sona okuyorum çocukluğumun elimden düşmeyen o kitabını. Sanki ilk kez okur gibi. Yapı Kredi Yayınları’nın beyaz üzerine morumsu çizgilerle bezenmiş kapağında yazıyor adı.

“Babamız Atatürk”

Babacığımın bize masal kitaplarından  daha sık  okuyup üzerine hikâyeler anlattığı o kocaman kitap. Eve,t annemle babam anlamıyorlar tabii neden yıllardır kutlanan bayramın bugün  kutlanamadığını, neden güzel yurdumda bu kadar karmaşanın varlığını anlayamıyorlar. Biz anlıyor muyuz sanki.? Facebook sayfama düşen onlarca kutlama fotoğrafına bakıyorum da ne kadar değerli anılar saklanmış o sararmış fotoğraflara… Hiçbirinde  bir gün bu fotoğrafları paylaşmak zorunda kalacağımızı düşündüren bir şey görmüyorum.Herkes gururlu herkes mutlu o karelerde. Gözlerim doluyor. Üzüntüm sınırını aşıyor. Çek şuradan bir sözcük geç yazının başına diyorum ve kelimem bana yol gösteriyor.

Bütün çocukların ve çocuk kalmayı başaranların en büyük bayramı kutlu olsun.

Bebek

19.Nisan 2016

Bu sabah sakin sakin oturdum yeniden yeşil kutumun başına. Kutu kutu söyle bana bu günün kelimesini,dedim. BEBEK  çıktı kartımda.

Tesadüf müdür bilinmez; bugün menümde bebek kabaklardan etli dolma bebek enginardan zeytinyağlı var. Tam da karşımda durmaktalar. Haydi iş başına, diyorlar ama yağma yok bugün önce yazı sonra yemek. Bebek dedim de aklıma geldi; eskiden çocuklar şöyle adamakıllı yürüyüp konuşuncaya hatta elini tutmadan yürüyünceye kadar bebek sayılırdılar. Şimdikiler öyle mi!… Şimdilerde ailemizin göz bebeği kız kardeşimin torunu.Henüz bir buçuk yaşında ama kendilerine bebek demek ne mümkün.Koca adam. Hani şimdikiler pek akıllı doğuyorlar ama bizimkinin fizik gücüne de şaşıyorum doğrusu. Eneri sınırsız maşallah. İnanmazsınız kendisi beni yarı yolda bırakıp önden gidiveriyor. Sanki de nereye gideceğini bilirmiş gibi. Nereden nereye geldim yine. Bebek enginar diyordum… Bu ayın sonunda “enginar festivali” var yeni yerleşkemiz Urla ‘da. Yolu düşeni bekleriz. Haaa, sahi ben size enginar tarlalarının yanı başında oturduğumuzdan söz etmemiştim değil mi? Vallahi çocukluğumdan beri bir elma ağacım olsun altında oturayım, derdim de bir yanımda kasımpatı, diğer yanda enginar tarlası olsun düşünmemiştim. Arkadaki bağları da unutmayalım.İşte zamanımız da doldu.Haydi iş başına.

Menekşe

Menekşe, menekşe mendilim düşe.Bizden size kim düşe? Böyle miydi o yarım asır öncesinden seslenen oyunun tekerlemesi? İki taraf iplere mi sarılırdı, öyle bir şeydi sanki.Çok oynamamışım heralde.Ama menekşe sözcüğü beni aldı hemen çocukluğuma götürüverdi işte. Menekşe şekerinin o dayanılmaz kokusu burnumun direğini sızlattı. Kolaysa gel de bul şimdi o kokuyu , o şekeri. Ne Hacıbekir’de ne başka yerde bulamazsın işte. Dilimin üzerindeki o nefis tadı anımsamak bile çok değerli.Ay ne komik değil mi? Bir şekerin tadından mutlu olmak;gel şimdikilere bak mutluluk nerelerde…Şimdikiler deyince tam da ninelerimiz gibi oldum. Geçelim bunları,kelimemiz menekşeydi. Menekşe diye bir istasyon vardı Sirkeci’den bindiğimiz trenin uğradığı. Ecet Sirkeci’den trene biner Bakırköy, Yeşilköy, Florya gezerdik.Halalar, yengeleri ziyarat eder, Beyti’de yemek yer, Küçükçekmece’den et alır eve dönerdik. Hey gidi İstanbul heyyy… Menekşeden yola çıktım nerelere vardım. Oysa artık o sadece penceremin önündeki saksıdan ya da işlediğim çay örtüsünden bana gülümseyen çiçeğin adı.

Kulak

Telekulak, kabakulak, kesik kulak,uzun kulak.Bugünlerde en  popüler olan telekulak. Herkes bir yerlerde kulak kesilmiş birilerini dinlemekte.Birilerinin yaptıkları ayyuka çıkmış, duymayan kulak kalmamış.Oysa bazılarının kulakları sağır gözleri kör olmuş herhalde ki umurlarında değil olan biten, ceplerinden hortumla çekilen. Ya da tıkamışlar kulaklarını duymak istemiyorlar çatlak sesleri. Kim ister ki her gün felaket haberlerini, cinayetleri, kazaları, kim ölmüş, kim kimi vurmuş,dolar kaça çıkmış, borsaya neler olmuş duymayı.Kulaklarını bu haberlerle kirletmeyi. Kulak kiri deyince siz siz olun sakın kulağınıza kulak çubuğu sokmayın efendim. Çok zararlı alimallah.Benden söylemesi, çocukluğunda  çok kulak ağrısı çekmiş biri olarak ödüm kopar doğrusu.Çocukluk deyince ilkokul fotoğraflarımdan biri gözümün önüne geldi. Müsameremiz varmış, ben kabakulak olmuşum. Ama bir piyeste de önemli bir rolüm varmış. Elimde resim defteri ve boyalar,suratım iki misli şişmiş,sahnedeyim.Kulağımda saatin sesi, altı dakika bitti.

Fabrika

2014

“Haber fabrikaları”  her gün çalıştırdıkları işçilere haber ürettiriyorlar. Gece gündüz  üç belki dört vardiya çalışan haberciler soluk almadan üretiyorlarmış taze taze  malları. Sıradan mallar rağbet görmüyormuş bizde, diyorlar. Ben demiyorum vallahi. Acılı, kandırmacalı, abartılı, montajli, montajsız, kirli,haberler modaymış. Sık sık reklâmasyon yiyip zarar edenler de varmış bu fabrikaların içinde, sipariş üzerine çalışanlar da. Falanca fabrikaya miting haberleri, filancaya açılış haberleri, birine yalanlamalar, diğerine iftiralar sipariş ediliyormuş diyorlar.  Doğru yalan bilmem ben bu fabrikaların ürünlerinden satın almıyorum ki, bileyim. Fabrika satış mağazaları var şehirlerarası yoların konaklama noktalarında. Seri sonu ucuz mallar bulunuyor buralarda. Ünlü markaların kaliteli mallarına da rastlamak mümkün bazen. Kaçırmamak ara sıra göz atmak lazım. Sakın şu haber fabrikaları da seri sonu fabrika satışlarına başlamış olmasınlar. Zira şu sıra dön dolaş aynı haberleri duymakta bu kulaklar. Yok mu şöyle damardan neşeli bir şeyler?

Doldur

2014

“Doldur” kelimesi gülümsedi bu sabah bana, takvim 20 Ocak 2014 ü gösterirken. Tam yirmi gün dolmuş bile yeni yıldan. Kelimeyi sevdim ama zamanın hızla akışını pek sevmedim. Ömrümüzü bu takvim dolduruyor gibi geldi bir anda bana. Oysa şimdi kronometre sadece altı dakikayı doldurmak için çalışıyor. Kalemim bembeyaz sayfamı istediği gibi dolduracak,belki saçmalayacak,belki dokunduracak,bilemiyorum ellerimin efendisi kalemim şu anda çünkü. Altını dolduran bebekten mi, çay dolduran ellerden mi, kodeste çile dolduran bedenlerden mi, şarap dolduran barmenden mi, sayısal kuponunu dolduran bahis meraklısından mı,yoksa bankada bütün gün form dolduran memurdan mı, önündeki sınav kağıdını nasıl dolduracağını bilemeyen o kalemden mi,arabaya benzini dolduran hortumdan mı, hortumla parayı kutulara dolduranlardan mı söz edecek kendisi hiç bilmiyorum. Gördünüz mü saçmalamakla saçmalamamak arasında çabucak doldurduk bugün de altı dakikayı. Silin takvimden şu kelimenin üstünü.

Dükkân

 

2014

Seksenlerin başıydı. Hediyelik dükkân açtım. Evimden uzak. Vitrini gepgeniş camlı,kendisi iki katlı. Dükkân açtım amacı sıcak, içi soğuk. Kışın çok üşüdüm,tuvaleti yok. Dükkân açtım bir ortakla.Ben kumaşları boyadım o çiçekleri. Dükkânımızda her şey el işi, benzemezdi biri diğerine. Seramiklerle camlar renklerle canlanırlar. Gelsin müşteriler gitsin mallar, böyle geçti zamanlar. Gündüzler yetmedi çalışmaya, uykusuz karşılandı sabahlar. Dükkanımız hem atölye hem vitrin oldu. Üretirken öğrenilen. Öğretirken üretilen.

Bir dükkan açtım yıllar önce telefonu yok. Yolda trafik çok.

Güneş açtı ısındık, kış geldi üşüdük. Bir gün beklenmeyen  bir fırtına çıktı savrulduk. Dört bir yana dağıldık.

Bir dükkân kapattım. Evimden uzak. Önündeki otobüs durağının adı “Konak”.

Kelimemiz”dükkân”dı bugün. Hatıralarımı canlandıran, içimde heyecan uyandıran.

Bak

2014 Mart

Bak postacı geliyor, selâm veriyor,

Herkes ona bakıyor, merak ediyor.

Merakla beklenen postacı  günlerini ben hatırlıyorum desem yaşım ortaya çıkacak.Ne yapayım çıkarsa çıksın. Burada çıkmazsa bundan sonra yazacaklarım kesin çıkacak iyisi mi boş vereyim, gitsin.İnsan yaş aldıkça çocukluk günlerinden söz etmeye daha çok  özlem duyuyor galiba. Mesela şu yukarıdaki dizeler nereden aklıma geldi sanırsınız, Judith Liberman’dan aldığım masallar ve  hikâye anlatıcılığı dersinden. Evet,  işte gördünüz mü bu yaşta masallara geri dönmüşüm. Aaaa dalga geçmek yok. Bakın bu ders sahne sanatlarına giriş gibi bir şey, yani hem beden dili hem ses öğretisi, şarkı söylemek, hah işte onu diyordum, şarkı söyleyeceksiniz dedi hocamız ve ben kalakaldım. Hiç şarkı sözü bilmem ki ezberden. Zavallı kurs arkadaşlarım neredeyse yarım saat benim postacının gelmesini bekleyip durdular. Aralarına sıkışıp kalıştım ama inanın çok güzel söylüyorum bu iki satırı. Bir dahaki sefere de ;

Yağmur hanım bak bana,

Hiç yakışmıyor bu sana,

Haydi sen git artık,

Başka bahçeleri sula mı derim acaba…   Yok canım bu şarkı değil sanırım bir tekerlemeydi  tıpkı hafızama kazınmış bir radyo reklamı gibi:

BAK BAK YÜKSEK KALDIRIMDA

Bak bak ne demekti? Yüksek kaldırım neresiydi? Hatırlayan var mı? Yok anacığım, sakın hatırlamayın. Yaşınız ortaya çıkar sonra. Bakın beni örnek alın; ben böyle bir şeyi hiiiiiç mi hiç hatırlamıyorum.

Artık yok

Haziran 2014

Otuz yılı aşkın yaşadığımız evimiz artık yok. Bir vinç iki buldozere kurban gitti.Balkonumun önünde dallarını içeriye uzatıp bizimle dostluk kurmuş elma ağacım artık yok. Oysa tembihlemiştim yıkıcılara ağaçlarımıza zarar vermeyin diye.Çekirdekten yetişmeydi elma ağacım. Tıpkı Malta erikleri gibi. Geçerken baktım ayva yeşil erik, ceviz hiçbiri artık yok ama malta eriğimiz arkada iki tahta perde arasında kalakalmış. Üzeri silme meyve dolu. Oysa geçen yıl meyve vermemişti. Bu yıl da toplayanı yok. Ne lezzetliydi meyvesi. Tadı damağımda. Nazire yapıyor sanki. Kesmeyin beni,  bakın ne çok meyve verdim size diyor. Yedi veren güllerimizi de sökmüşler.  Ama biliyorum, şimdi onlar başka bahçelerde can bulacaklar. Yok olmayacaklar. Taşındığım evde artık bahçeye bakan bir ön balkonum yok. Mutfağımın saksı koyacak bir penceresi de yok. Amannnnn yokları saymaktan sıkıldım. Varlara baksak  ya. Şimdi de ışıl ışıl bir köprü manzaram, altımda da bir market  bir de pizzacı var. Az şey mi bunlar?

 

Mektup

Mart 2014

Evi topluyorum. Bunca yıl sonra taşınmak kolay değil. Köşe bucak ne varsa ortalığa yayılıyor. Orada burada varlığını unuttuğum bir sürü şey karşıma çıkıveriyor. Bugünün sürprizi de bir kutu mektuptu. Renk renk ,çiçekli böcekli, kenarı lacivert kırmızı damalı, ak beyaz zarflarla gelmiş mektuplar. Üzerinde değişik pullar yapışmış zarflar. Her pulun altında belki de gönderinin kurumuş tükürüğü var. Köşesine “uçak ile” damgası vurulmuş acele gelmesi istenmiş, gelene kadar yolda bayatlamış haberleri taşıyan mektuplar. Uzun uzun kendinden söz edip bir cümlecikle hatır soran mektuplar. Amacı olmadan, adet yerini bulsun yazılmış mektuplar. Sitemli acılı yüreği burkan, eğlenceli tatlı iç ısıtan satırlar. Titrek bir elin mürekkep kalemle yazdığı ya da daktilo edilmiş mektuplar. En son aldığımız mektubun tarihi iki bin iki. Sonrakiler teknolojik klavyelerden çıkmış birkaç satırlık her gün neredeyse onlarcasını okuduğumuz elektronik mektuplar.

Neredeyse yanılıyordum. Son aldığım mektup geçen yılbaşında kendi kendime yazdığım mektuptu. O zarf yazı defterimin arasında duruyor. Seneye bugünlerde yanına gelecek arkadaşını bekliyor. 6 dakika sona eriyor.