Ekistra Kadir

Işıl Ertunç -11.12.2014

 

-Hoş gelmişsin Gülşen bacım gir hele.

-Hoop dedik hoop, nereye öyle? Sökül yüz papel süpürge parasını da raconumuz bozulmasın.

-Allah kurtarsın bacım.

-Pek de tazecikmiş, yazık ayol.

-Allah kurtarsın kızım.

-Ya! Çiçek, çiçek maşallah.

– Çök şuraya da bi ifadeni alalım görelim kalıcı mı, gidici misin, kimin nesi kimin fesisin?

-Adamı imamın kayığına bindirivermişsin diyorlar kız,  harbi mi?

–  Harbiyse salmazlar daha bunu.

– Yemezler, yarım porsiyon boyuyla bu mu becermiş herifi? Vardır bir dümeni.

-Şşşşt, kesin gargarayı be, anlat bacım sen takılma şu goygoyculara. Bunlar açmaya görsün gagayı, kısmak bilmezler.

– Of of, kahpe felek, bize de keleği düştü işte.

-Ne feleği, ne keleği kızım yeme bizi yeme, tahtalıya yollamışsın herifi.

-Yolladıysam, ben yolladım, nolmuş ? Hem o herif  dediğin aslanımdı benim aslanım.

-Kuyruğu cızlatmış senin aslan diyorlar.  Hah, hah hay!

-Eeeeeh!  Benim derdim sizi mi gerdi ?

-Bak bacım, kısa kes Aydın havası olsun.

-Dökül kız dökül hadi, attırma tepemizi!

-Açın kepçeleri madem. Galatasaray Hamamı!nda Dürdane Natır’ın namını bilmeyen varsa beri gelsin. Anam olur.Yamağıydım bir zamanlar. İşin yoksa akşama kadar tiplisi, tipsizi, tazesi, koca karısı, huruspiği, saftiriği bir ton etle didiş dur. İçim kalkar, gıkım çıkmazdı.. Akşam olunca işimiz biter, adamlar gelirdi dükkâna. Kadir enişteniz! Aslanıııım!  Akşamları işbaşı yapardı.. Karşılaşınca hafiften askıntı olurdu. Ben de boş değildim hani.

-Vay vay vaaay, kız yoksa siz?

-Herifçioğluna  yakışıklı desem az gelir. Gözü üzerime değdi mi, içim akıverirdi. Yakmıştım abayı da çaktırmıyorum. Bir gün sen kalk karı kılığına gir, sabahın körü gel içeri. Bul bir yolunu beni dikiz et. Benim moruk bunu enselemesin mi?

-Eyvaaah! Gitti cirlop gibi herif.

Tuttuğu gibi yakasından doğru külhana. Önce bir güzel saydırmış buna, sonra da ya kızı nikahlarsın ya da nah şu cehennemlikte geberir gidersin diye götünü tutuşturmuş.Aslanımın canına minnet. Anında oldu bittiye getirdi işi. Kız var ya, istemesem bi cıngar da ben çıkartırdım alimallah, ama içim gidiyor, ya vaz cayarsa anam diye. Hiiç ikiletmedim.

-Bana bak Gülşen misin nesin, uzatma!…

-Nohut oda bakla sofa bir ev açtık; hem anamın dırdırından, hem de her gün karıları keselemekten, oralarını buralarını hamamotuyla yolmaktan kurtuldum. Hakkını vereyim; anam bir gelin hamamı kurdu ki, o biçim, ağızlara sakız.

-Oooh, bi hamam olsa da, sefamız olsa.

– Sen hamamı mamamı göreceksin yakın zamanda, az kaldı az…

-Çengiyse çengi, oyunsa oyun, kınaysa kına, bir cümbüş ki sormayın gitsin. Gelsin dolmalar, gitsin börekler, içilsin şerbetler. Vallah, billah sosyete kınaları halt etmiş. O gece dükkânı kapattı enişteniz. Mis kokular döktürdü her bir yana. Ah, ah! O göbek taşına soracaksınız  manzarayı. Köpükler içinde bir halvet olmuşuz ki ne halvet.

-Yeter kıtır attın be! Ne diyeceksen de hadi anlat nasıl akıttın pekmezini şu deyyusun? Masal dinlemeye mi geldik len?

– Herif azgın, ben dalında çiçek. Gözümün içine bir işaret, döşek  möşek demez giriverirdim koynuna. Nerede olursa artık. Şıpınişi.

-Ufak at da civcivler yesin.

-Eşşeğin kuyruğu gibi uzattın ha. Başlatacaksın şimdi halvetinden.

– Akşamları işe gider, sabaha karşı gelir yatardı. Gözünü açtı mı hoop koynundaydım.  İyiydik beee. …..Eeeeh!  Noluyo, film mi çeviriyoruz burda? Ağzımın içine düştünüz be. Ufak ufak yaylanın hele, daral geldi bana. Anlatmıyorum daha.

-Ay tam da heyecanlı yerindeydik.

– Kız Saliha aç oradan bi Amerikan suyu Gülşen ablana, koş çabuk. Anlat kızım bakma bunlara sen.

– Kadir’im paşa paşa erkekler hamamında çalışırken o olmaz olası turistik hamamın barosu gel bizim göbek taşına yat.  Bizimki bulmuş yağlı müşteriyi kaptırır mı, bir kese bir köpük sorma, adamın keyfi gıcır, iki güne kalmadan transfer ediverdiydi aslanımı. İyi mangır var bu işte dediydi Kadir. Tez zamanda belimizi doğrulturuz, ne istersen alırız kız, dediydi.

-Şimdi onun beli eyice bi doğrulmuştur ya eşşek cennetinde.

-Artık sabahtan dükkâna gidiyor anca gece yarısına doğru geliyor. Her akşam bir tomar yeşil koyuyor avcuma. Ben ne bilirim işin aslını. “Sakal” diyor daha demiyor.  Bu adamlar buna ne demeye bu kadar sakal atsın diye saksıyı yoruyorum bulamıyorum. Soruyom, sorguluyom ses yok. Biraz sıkıştırınca iki burma geçiriyo koluma. Tak! İşte o zaman iyice kurt düşüyor içime, delleniyorum. Üstelik eskisi kadar ateşli de değil hani. Bu herif hapçı mı oldu yoksa gömü mü buldu… Kıskançlık yiyip bitirmeye başlıyor içimi. -Gülşen abla be senin bu film de otuz altı bölüm tekmili birdenmiş, baydın be.

-Bayılmıyordum anlatmaya. Nah! Sustum.

-Hadi bacım hadi çatlayacaz şimdi orta yerimizden.

– Bir gün vardım gittim bunun peşinden dükkâna, gözümde gözlük başımda en sarısından peruka. Bastım mangırı girdim içeri. Ne göreyim, cıbıl cıbıl Coniler, Helgalar. Kadir gibi daha kaç tellak göbek taşında gelene gidene yıkama yağlama. Bilmediğim dilden konuşuyorlar. Bir kurnanın dibine yanaştım dikizliyorum. Neyse ki buhardan kimse kimseyi seçemiyor. Derken ne göreyim bizimki bi sarı gacının peşinde halvetlerin birine girmesin mi? Tak, bende film koptu. İçime düşen o kurt var ya, canavar oldu o an. Düştüm peşine, dayadım gözümü aralığa, sen değil miydin beni dikiz eden…Ben daa ne anlatayım bacılar be daa  ne diyeyim? Ben demeyeyim siz annayın.

-Vay eşşoğlusu…

Duramadım, durunamadım. Fırladım dışarı. Bi mağzadan içeri Gülşen girdim, Helga çıktım. Doğru hamama. O kocamı dinden imandan çıkartan coğrafyası bozuk hamamcıya “ Kadir piliz”, dedim, “ekistra piliz” dedim.

-Ne dediğini bırak be, ne ettiğini de bacım be. Horozlar ötecek birazdan.

-Herifçioğlu beş tane yeşillik istedi. Cebimde Kadir’in yeşili bol ya. Anlaşıverdik.

Şıpınişi soyundum, doladım peştamalı girdim gösterdikleri halvete. En sarısından perukamın üzerine bir eşarpa bağladım o kadar işte.  Serildim yere yüzü koyun. Azdan geldi benimki. Baktım ziyadesiyle conconca sallıyor. Anlamaza yattım.  Kese yapsa yüzümü görecek diye dört buçuk atıyorum bi yandan. Şaum dedim kısık sesle onli şaum. Az sonra köpükten geçilmez oldu ortalık, yavaş yavaş iş almaya başladım heriften; kolay oldu yabancı değil ya, dünya ahret kocam. Karşılığı tez geldi.

-Kız pornoya sardın be. Bundan sebep deliğe mi düşülür?

-Herifçioğlu hazırmış, önce memelerimi ovuşturmaya başladı, sonra ellerini bacak arama daldırdı. Başladı oynaşmaya. Hani içim gitmiyor desem yalan. Nerdeyse teslim olacağım, birden kendime geldim, doğruldum, sen yat ben şaum diye işaret ettim. Çöktüm üzerine…Sonra her yer pekmez..

 

 

 

 

8 Mart Emekçi Kadınlar Günü’ne Özel

 “SEN DE YAZ”  atölyelerimize katılan arkadaşlarımdan sadece bugüne “EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜne özel  “kadın” temalı birer kısa yazı yazmalarını rica ettim. Kimi sadece 6 dakikalık kimi de biraz daha uzun metinler gönderdiler. Noktasına, virgülüne dokunmadan paylaşıyorum. Peşleri sıra benden de bir “kadınlık hali” kısa öyküsü bulabilirsiniz… Keyifli okumalar…
HANIM! / Şebnem Tangör Köksal
Hanım hanım otur. Çok gülme!
İnsanlara öyle dik dik bakma!
Kibar ol! Bana cevap verme!
Teşekkür et! Yüksek sesle konuşma!
Yolda kırıtarak yürüme!
Sağa sola bakma! Açık saçık giyinme!
Ayıp kelimeler kullanma!.
Derslerine güzel çalış.!
Babana saygılı ol.!
Abini kızdırma!  Kardeşine göz kulak ol!
Bulaşıkları yıka!
Erkeklerle içli dışlı olma!
Hemen bul birini evlen. Evinin kadını ol, çalışıp da ne yapacaksın?
Kocandır kızım o senin. Sus otur!
Doğur doğur. A bir tane yeter miymiş? Çocuklarına iyi bak. İyi anne ol, hanım kadın ol, büyüklerini say, yatakta istekli, evde cilveli, sokakta mazbut ol. Sadece kocana güzel ol!
Bir şey isteme; her şeyin var.
Saçın uzun kalsın. Paran cebinde kalsın. Sözlerin içinde kalsın.
Hayal de mi kuruyormuş,  haspaya bakın! Sen kendini ne sanıyorsun eksik etek?!
 Kadın dediğin benim dediğim gibi olur. Burası Türkiye !!!!!!!!!!ru
ÇÜRÜK  / Ebru Hocaoğlu
– Haydi ama çıkıyoruz,dedi. Alelacele çantamı aldım. Tutsak olduğum hapishaneden kaçarak usulca çıktık . Havanın soğuğu yüzüme çarptı . İyi geldi temiz hava. Yüzümdeki çürükler gibi yüreğim de çürümeye başlamıştı bu evde. Taze çiçek kokusu bastırdı çürük kokusunu..
– Çok var mı gideceğimiz yere ?
– Yok yok geldik sayılır ,dedi.
Çam ağaçlarının arasında beliren kocaman eve baktım.
-Sığınma evi burası işte ,diyerek eflatun boyalı evi gösterdi . Kocaman bahçenin içinde ulu ağaçların ardına saklanmış.
– Yeni evin burası artık. Seni burda bulamaz korkma. Güven bana çok iyi olacaksın ,diyerek elimi tuttu. İçimde bir şeyler kıpırdandı. Korku ve umut.
– Bu yeni hayatının başlaması için güzel bir adım. Hem senin gibi pek çok kadın var burada. Yalnız değilsin. Sakın endişe etme. İyi olacak göreceksin.
Yumuşacık sesiyle avutmaya çalışıyordu beni. Elini daha da sıkı tuttum. Herşeyi geride bırakmıştım. Gözlerim doldu sarıldım ona.
– Seni arayabilir miyim ?
-Her zaman ,dedi.

 ÇÜNKÜ / Ayhan Bakarslan

Çünkü hayat adil değildi. Hep kurallar hep kurallar.

Çünkü onlara uymak istemiyordum. Seni sevmiştim hâlâ seviyordum. Ama bu başkasını sevmeme engel değildi.

Çünkü ben insandım.

Çünkü insanlar için bu kadar kural çok fazla idi. Sana anlatmalıydım, anlatabilmeliydim.

Çünkü seni seviyordum. Dün de çok sevmiştim bu gün de seviyordum. Ama O’nu görünce içimde kelebekler uçuşmuştu.

Çünkü çok farklıydı, çok dingindi, çok uzaklardan gelmiş gibiydi.

Çünkü aşık olmuştum. Beni anlamayacağını bile bile yazıyorum.

Çünkü saklayamıyorum.

Çünkü saklamak istemiyorum.

Birlikte yemek yediğimiz o akşamı hatırlıyor musun? Senin o çok konuştuğun, benim ise çok sustuğum, o akşam eski arkadaşını bulmuş, coştukça coşmuştun. Benim ne çok sustuğumu fark etmemiştin bile.

Çünkü aşık olmuştum.

Çünkü konuşursam anlaşılır diye susmuştum.

O anlamamıştı. Biliyordum çünkü o da susmuştu.

Çünkü gözlerimiz birbirine her şeyi söylemişti. Bir sen anlamamıştın.

Çünkü aklına bile gelmemişti.

Çünkü güvenirdin.

Eve döndüğümüzde fark ettin bende ki suskunluğu.

“Ne oldu hoşlanmadın mı arkadaşımdan” dedin.

Çünkü aksini düşünemezdin.

Çünkü bu çok saçmaydı.

Seni üzecek de olsa sana anlatmalıydım. Hem de çok iyi anlatmalıydım. Seni kırmadan, incitmeden, aslında bana ne olduğunu anlatmalıydım. Ortada bir suç ve suçlu olmadığını anlatabilmeliydim.

Çünkü biz insanlar içindi , her türlü karmaşık duygu.

Çünkü ben anlatmazsam ben olamazdım. Biz olamazdık.

Çünkü yaşamazsam neler olacağını bilemezdim.

Çünkü duygularım mantığımdan öndeydi bu sefer.

Çünkü içimden çıkan bu beni tanımalıydım.

Çünkü sen de yeni beni görmeliydin.

Çünkü yazdım. Çünkü bil istedim.

 

VAJİNA / Figen Uşaklıoğlu

İnsanların içinde dosdoğru söylemeyeyim diye ‘dudu’ diye öğretti annem vajinayı. Ben de öyle bildim uzun yıllar boyu. Bu kelimeleri kullanmak pek ayıp olduğundan herhalde, hiç kimseden de farklı bir sözcük duymadım. Dudu aşağı dudu yukarı büyüdüm ilkokul 1e kadar. Sene 84. Siyah önlük zamanı. Beyaz yakam takıldı yakama, eşek kulağı kadar kurdela da kafama… Tepedeki kukuleta ne kadar büyük, çocuk okula o kadar hazır!? Okulun ilk günü… O gün neler yaşadığımı tam da hatırlamıyorum. Fakat annemden şu kısmını bolca dinledim. Balkonu yıkıyor annem akşam üzeri, eylül ayının sıcak güneşi mis gibi yıkanmıs balkon kokusu. Sokağın basından topukları kıçına vura vura kosan bir küçük Figencik. “Anneaaa anneaaa” diye bağırıyor bas bas. Boynumdaki damarlar belli oluyor te balkondan. Zor çıkıyor merdivenleri, gözler faltaşı, şaşkın, çok şaşkın. “Anne anne, valla da billaa da koymuslar, kızın adini Dudu koymuslar. Benim adim Dudu dedi!! Yemin ederim dudu dedi!” Buyrun Ayten hanim, haydi buyrun anlatın simdi kızın adına vajina konmadığını, çünkü ‘o’nun zaten dudu olmadığını. Bir daha da Dudu adında kimseyle tanışmadım, artık o kadar şaşırmam da zaten.

KADIN /Zeynep Braggiotti

Kadın var; küçük

Kadın var; güçlü

Kadın var; siyah-beyaz

Kadın var; renkli

Kadın var; isimsiz

Kadın var; sonsuz

Kadın var; ışıksız

Kadın var; aydınlık

Kadın var; amaçsız

Kadın var; maşalı

Kadın var; umutsuz

Kadın var; dünyayı yaratmış

Kadın var; hayırsız

Kadın var; yufka

Kadın var; nicesiz

Kadın var; çeşitli

Kadın var; susmuş

Kadın var; çeneli

Bir de benden içeri bir ben var; kadın.

Hepimiz bir arada dünyaya meydan okuyan.

Ekmek ve Gül /Sevim Yüce

8 Mart 1857’ de hayatını kaybeden emekçi kadınların anısına saygıyla.

Dumanlar her tarafı sarmıştı. Çaresizlik içinde çığlıklar yükseliyordu. Umutla koştular bir çıkış aradılar, evlerine giden yola ulaşmak için bir çıkış. Kapılar ise üzerlerine kapanmıştı çoktan. Habersizdiler, kapılar kilitliydi, çaresizdiler. Koştular, alevlerin arasında çaresizce çırpındılar. Her çaba sonuçsuzdu. Zaman alevlerden yanaydı. Tüm hayatlarını ilmek ilmek dokudukları o kumaşlar, ateş denizinde tutuşuyor, bedenlerini de tutuşturuyordu. Onlar ana, onlar eş, onlar kadındılar. İstedikleri insanca koşullarda çalışmak ve yaşamaktı sadece. O kapıları üzerlerine kilitleyenlerin bilemedikleri birşey vardı o gün yanan o fabrikada, kadınlar bir bakışlarıyla dünyayı özgürleştirirlerdi.

Adı Annem/ Esin Uzluer
Anneannemin sıcak bedenine yapışarak kolları arasında uyumak istediğimde bilirdi ki, bizim şarkımızı
söyleme zamanı. “Anneni mi özledin sen bakayım” der anlamadığım bir dilden de olsa, sesindeki
yumuşak melodi ile okşardı beni.
Annemin elini saçlarımda hissettiğimde, anneannemin sesindeki etki gibi, huzur ve sevginin kolları
beni rüyalarıma uğurlardı.
Sabah kahvaltıları çok özeldi. Zeytinin kabuğu soyulurdu yiyebileyim diye. Soyulan zeytinin kabuğu
değildi aslında özenin ve sevginin ifadesiydi.
Alınan bir topun, bir bebeğin değeri çok büyüktü, değerliydi oyuncaklarım. Bayramları giyilen yeni
elbise ve ayakkabılarımın bir ifadesi vardı, anlam katardı bayramlara. Adı bayramdı. Sevinçti. Evin
içinde sıcak bir telaş muhabbet ve hazırlıktı ziyaretlere.
Anneannemi, babaannemi, dedemleri, teyzemleri, kuzenlerimi görmekti. Onlarla oynamaktı. Bayram
şekerleri, bayram çikolataları, özenle hazırlanmış bayram yemekleri ve ceplere mendille konulan
harçlıklardı. Neşe getirirdi bayramlar.
Babam anneme “sen evimin direği, hayatımın aşkısın derdi” her zaman. Annemin gözlerinin içine
baktığında, kendi gözleri parlardı. Büyüdükçe anladım. Annem evin direği olurken ikinin birliğini.
Bugün bayram. Sevgiyi verenler, şimdi sevgiyi verdikleri yerdeler. Kızım” annecim seni çok seviyorum”
dediğinde anlıyorum ki, bizde verdiğimiz yerdeyiz.
Sevgi köprülerini kuran sabrın, hoşgörünün, birliğin, iletişimin, anlayışın, niyetlerin gerçekliğini
yakından bilerek büyütürken, bize bilgi okyanusunun derinliğini gösteren, aşkla dalanlardandır
Annem. Kucağında bana yol veren, duygunun adıdır Annem.

 

KADINIM / Elzi Kalma

Kahraman Anadolu kadınına ne oldu, ya onların doğurduğu nesiller nerede… O bilgiye aç o ülkesine Ata’sına bağlı kadın nerede? Ya o şık alımlı zarif kültürlü sanatçı meslek sahibi hürriyet aşığı Cumhuriyet kadınları nerede,.. Altın bir nesil yok oldu gitti

Dişil enerjisini kaybetmiş uzlaşmacı kimliğini unutmuş, analık şefkat sağduyu vicdan gibi kadınca duyguları yok olmuş artık kendi de şiddetten beslenen kin ve nefret saçan, sevgisiz büyümüş, ayrıştırılmış KADIN

Tatmin edilmemiş, taciz görmüş, çocukluğuyla da genç kızlığıyla da küs kendini dahi sevememenin baskısı altında hareket eden KADIN

Geleceğimiz çocuklarımızı nasıl yetiştirirler anne olarak ya da öğretmen olarak,.sevgiyi etiği erdemi vicdanı nasıl öğretebilir?

Çocuk tacizcilerine göz yumacak kadar,

KADINI insan mertebesine çıkaran Atatürk ‘ü baş tacı edeceğine iki kuruş ya da makam uğruna, harcayacak söylemleri dile getirebilecek kadar                            Çocukların ve gençlerin eğitimlerinin dolayısıyla da geleceklerinin göz göre göre yok edildiğine seyirci kalacak kadar

KADINDAN tahrik olduğu için nefsini kontrol edeceğine kadını kapatan zihniyete din deyip geçecek kadar                                                                                        susturmak için bağıran haklı çıkmak için döven sözde namusu ya da öğretilmeyen dini için

KADINI öldürecek kadar gözü dönmüşleri koca diye evlat diye bağrına basacak kadar hayatındaki tek amacı kendini bir kocaya sunmaktan ileri gidemeyecek kadar sığ kızlık zarına hayatındaki en önemli ve en kutsal sanacak kadar zavallılaştırılmış hamile çocuklara göz yuman hacı hoca takımına hala güvenebilecek kadar                                        kendini sindirmiş ve erkeksi bir iktidar açlığına teslim olacak kadar kendini indirgemiş körleşmiş bu KADIN  MODELİ tüm terör örgütlerinden daha tehlikeli değil midir?

Türkiye’nin hatta tüm İslam âleminin en büyük çıkmazı KADINA BİÇİLEN ROL VE O KADININ KABULU değil midir?

KADIN gerçek anlamda eğitilmedikçe, beynine atılan formatı bozmadıkça, görünmez kelepçelerini kopartmadıkça, gözlerini dünyaya açmadıkça,  yapıştırılmış ve kurgulanmış kimlikleri öze dönmedikçe, bilinç gözleri erkek egemen toplum tarafından açılmadıkça dünyaya sahici bir barış asla gelmeyecektir

Peki, biz ahkâm kesen sözde aydın kadınlar yazıp çizmekten facebook silahşörü olmaktan öte ne yapıyoruz?

Elimizde pankartlarla her gün yeni bir gündemle yürümek için ne bekliyoruz?

Bir toplum KADIN YOLUYLA KAZANILABİLİR M,K ATATÜRK

ANNENİN ÇIĞLIĞI Müge Çakır

Sizin hiç oğlunuz öldü mü?

Ben bugün oğlumu toprağa verdim.

Ağır ağır yağan yağmurun altında, yavaş yavaş girdi oğlum toprağın altına…

Neden sırılsıklamsın kıymetlim?

Neden koruyamadım seni?

Neden izin verdim?

Neden oğlum?

Neden annem?

Neden bebeğim?

Hani söz vermiştin,

Hani “bırakmam sizi, korkmayın” demiştin?

Neden gözümün nuru?

Neden nefesim?

Ahh en güzel hediyemdin sen benim,

Seni kucağıma aldığım gün, sanki bugün;  

Mis kokun, minik pembecik dudaklarının yuttuğu ilk süt damlası…

Şeftali kokan tel tel sarı saçların…

İlk adımın, an-ne deyişin..

Sanki hepsi bugün…

Ama ben seni bugün toprağa verdim?

NEDENNN?

Ne güzel çocuktun sen annem, ne masum, ne asildi ruhun,

Ruhumun bir parçasını görürdüm sende ve her görüşümde yeniden aşık olurdum ilahi güce,

Neden annem? Neden gittin? Neden SEN?

Yokluğun ölüm!

Yılların hastanelerde geçti, hiç ümidini kaybetmedin, bir kere “Anne korkuyorum” demedin.

Tutardım elini göndermezdim, Peki neden vermedin?

NEDENNNN????

Neden sen annem?

“Dayan” diyorlar, “güçlü ol” diyorlar,

“Bu da bir öğretin, dersin senin” diyorlar,

“Cennette seni bekliyor oğlun” diyorlar,

“Bir gün buluşacaksınız” diyorlar…

-İnandığım bütün doğrulardan vazgeçiyorum bugün,

Bütün inançlarımı terk ediyorum-

Neden bugün değil de, bir gün?

Neden dünyada değil de, cennette?

Neden ödül değil  de, ders?

Neden bakıyorsunuz bana?

Kaçırmayın gözlerinizi?

SİZİN-hiç-OĞLUNUZ ÖLDÜ MÜ?

BEN BUGÜN OĞLUMU TOPRAĞA VERDİM.

 

Hayat / Ebru Özçağıran

Hem kadındır, hem erkek.Hem siyahtır, hem beyaz. Hem gecedir, hem gündüz.

Hem soğuktur, hem sıcak.Hem nefrettir,hem aşk.Hem kaybetmektir, hem kazanç.Hem güçtür, hem zayıflık. Hem savaştır, hem barış. Hem açlıktır hem tokluk.Hem kaçmaktır, hem kovalamak. Hayat zıttıyla hissedilir,yaşanır. Zıt gibi görünen her şey birbirini bütünler. Hayat bütündür. Önemli olan zıtlıkların dengesidir. Denge bozulduğunda insan olmak, dengeye çalışmak, üretmek, destek olmaktır diğer yarıyı. Aksi durumda kaybeden erkek de değildir, kadın da…

Kaybeden sadece hayattır…

AYNA /Işıl Ertunç

 Otuzunu yeni geçtiğini inkar eden ellerinin buruşukluğu muydu sadece? Ya yüzü… Ya bütün gün güneşin altında toprağa can vermeye çalışırken kararan, kırışan cansız teni… 

Henüz birkaç saat önce topraktan çıkmış avucuna bir parça kına çaldı.  Sonra kabalaşmış tırnaklarının tek süsü olacak yeşil çamura iyice bandı parmak uçlarını.

Kınan uğurlu ola, uğurlu, bereketli ola, dedi Döne’nin sırmalı kırmızılar giyinmiş kızına...

Ufacık odaya doluşmuş konu komşu el çırparak tezahürat yapmaya başladılar. Bir an önce Emine’nin bağlamasını almasını, sonra da o dillere destan  yanık sesiyle  bildiği bütün kına türkülerini çığırmasını istiyorlardı. Çok sürmedi bekleyiş. Konukların gözleri doldu, oyalı mendiller göğüslerden çıktı. Gelin de anası da hıçkırıklara boğuldular. Sonra kasetçalardan  göbek havaları çalınmaya başlayınca bütün kızlar gelinin etrafını sardı.

Emine’nin gözü bir ara gelinin etrafında oynayan kendi kızlarına ilişti. En büyüğü on üçünü geçmişti bile. Gelinin yerinde onu görür gibi oldu… Hayır, hayır, dedi içinden, onların o tabureye oturmasına daha çok var. Üçü de okuyacak.

Hasan söz vermişti. Ne pahasına olursa olsun okuyacaklardı.

İçi ürperdi.  O da okumak için yanıp tutuşmamış mıydı bir zamanlar. Yedi kız kardeşin ortancasıydı Hem de en zekileri… Okulun kitaplığından taşıdığı kitapları bıkmadan, bir daha bir daha okurdu. En çok da şiir. Büyük büyük laflar ederdi sonra. Anlamazdı kimse. Yazdığını da bilmezlerdi. Kimse anlamamıştı onu..

Orta sondaydı kara sevdaya düştüğünde…

Anası babasına söz geçiremediğinde.

Emine  Hasan’ a kaçtığında.

Doğup büyüdüğü köye sırt çevirdiğinde.

Ne düğün görmüştü Emine, ne kına, ne çeyiz. Bir tek Hasan bir tek kitaplar.

Hüzünlenmişti yine. İkindi okunmadan  kalktı.  Bana müsaade komşular, dedi. İşim var evde. Döne kapıya kadar geldi peşi sıra. Kızları salmayacağım bilesin. Gülsüm’e yarenlik edecek onlar bu gece. Hasan’a da deyiver, ses etmesin.

İtiraz etmedi Emine. Yarın okul yoktu. Döksünler kurtlarını diye düşündü. İki adımda üç gözlü evine vardı. Sabah, ezanda kalkmış, koyunları otlamaya götürmüştü. Güneş ortalığı ısıtmadan tarlaya su vermiş, sonra da ev halkının karnını doyurmuştu. Komşuda kına var diye ortalığı öylece bırakmış, ocağa yemek bile koymamıştı. Olsundu, nasılsa Hasan da işten dönerken düğün evinin erkeklerine biraz takılır öyle gelirdi bu akşam.

Hasan’ı! …Sevdası hep artan, hiç eksilmeyen Hasan’ı.

Hızlıca topladı evi. Sonra koynundan yaprakları aşınmış ufacık defterini çıkarttı. Oturdu masanın başına. Ruhundan kopup gelen dizeleri itinayla döküverdi sararmış sayfalara. Kendi kendine okudu yazdıklarını ve tekrar yerine gizledi sırdaşını. Hiç istemezdi ne kızların ne de Hasan’ın görmesini, istemezdi onlara alay konusu olmayı…

Akşam olmak üzereydi. Kalktı, perdeleri çekti. Mutfağa doğru giderken güneşin son ışıkları duvardaki aynadan Emine’ ye göz kırptılar. Şu kenarı kırık cam parçasının önünden kim bilir günde kaç kez geçiyordu da dönüp bakmıyordu bir kez.

Bu kez bakacak oldu.

Allı yemenisi gevşemiş bilek kalınlığı örgüleri görünüyordu. Bir anda çıkartıp attı başındaki örtüyü bir çırpıda çözdü.

Kömür karası bukleler özgür kaldı.  Nasırlı parmaklar dolaştı aralarında.

Okşarcasına…

Aynadaki görüntü şekil değiştirdi.

Emine kadın olduğunu bildi

Yatak odasına koştu, üst üste dizilmiş pamuk şiltelerin altına daldırdı elini, aradı, buldu onu. Kasabaya gittiklerinde yerde bulup gizlice torbasına atmıştı. Aynanın karşısına geçti yeniden. Kurumuş çatlak dudaklarını önce tükürüğüyle ıslattı sonra acemice boyadı.

Aynadaki kadın kocaman kocaman güldü. Şimdi gözleri daha yeşil, daha parlak, daha güzel, daha hayat doluydu.

Sevdi bu hayat dolu kadını Emine, çok sevdi. Göz kırptı kadın ona. Tam zamanı, bak kızlar da yok, ne bekliyorsun, yak hamamı, dedi sonra.

Yüreğinde bir kuş kanat çırpmaya başladı Emine’nin. Bu kez yatıştırmadı onu Emine. Bıraktı çırpsın hızlı, daha hızlı, daha hızlı…

Az sonra küçücük evi saran neşeli bir türkü hamamdan gelen odun çıtırtılarına karışacaktı…

 

 

 

ESKİ

2014 arşivden
Eski olduğu her halinden belli oluyordu üzerindeki paltonun. Ne rengi renk ne kumaşı kumaş. Oldukça yıpranmış,solmuş. Bir zamanlar kırmızıymış. Bunu ancak cep kenarlarından ya da yukarıya kaldırdığı yakasının altından görebiliyordum.
Metroda ben oturuyordum,o karşımda ayakta duruyordu. Başı dimdik, paltosunun eskiliğiyle ters orantılı parlak kırmızı bir çanta vardı elinde. Elimde olmadan gözlerim ayaklarına kayıyor. Pantalonunun altında çorapsız ayaklarını, ayaklarında derisi soyulmuş yıllar öncenin modası bir çift spor ayakkabı görüyorum. Çıplak ayaklarını gördüğümü fark etmemesi için başımı kaldırıp yüzüne bakamıyorum. O hala elindeki son moda pırıl pırıl çantayı sımsıkı tutuyor. Gücünü, duruşunu sanki o çantaya borçlu. Birden eski paltolu kadının hayat öyküsüne girmiş, merakla onu okumaya çalışır buldum kendimi. Onlarca kurgu geldi zihnime.Yüzüm çantasının rengini aldı.
Eski bir paltoya bakarken ben altı dakika geçti ve ineceğim istasyon kaçtı.

Meraklı Bir Gardrobun Anıları 1

                                                                  

 

Tanışalım-

Doğum yerim İstanbul. İstanbul’ un  Kumbaracı Mahallesi.

Doğum tarihim Mayıs 1973.

İki kıtayı bir eden canım İstanbul’da, İstiklâl Caddesi’nden Tophane’ye inen yokuşlardan birinin adı Kumbaracı Yokuşu’dur .  Bildiniz mi… Hah işte ben orada  Mesut Usta’nın ellerinde dünyaya gelmişim. Soyumu sorarsanız,  Istranca Ormanları’ndaki ceviz ağacı sülâlesine dayanır.

Ustamdan duyduklarıma göre doğumum oldukça sancılı olmuş. Benim dünyaya gelmemi arzu eden genç çiftle tanışana kadar Mesut Usta sadece kendi çizdiği, kendi yarattığı mobilyalara can verir, kimsenin modelini kopyalamaya yanaşmazmış. (Lâf aramızda, nerede şimdi böyle ustalar? Şimdi her şey kopya, her şey fabrikasyon )  Bu yüzden çok direnmiş ustam bu gençlerin getirdiği fotoğraftaki yatak odasını kopyalamaya. Nişantaşı’nın gözde mağazalarının birinde görüp tutulmuşlar, fotoğraf çekip getirmişler. Sonra da günlerce gidip gelmişler atölyeye. Evlerinin yemek odası takımını da ustamın modellerinden seçmişler, kütüphanelerini de. Ama ustam ısrarla,

“İş ahlâkıma uygun değil, yapamam çocuklar,” diye direnmiş de direnmiş.

Sonra bir gün delikanlı yine kapıyı tıklatmış. Bu kez yalnızmış.

“Bak, ustacığım, sen bize bu iyiliği yapmazsan nişanlımla aramız bozulacak, tutturdu bir kere, lütfen hatırımızı kırma.  Hem kim görecek bizim yatak odamızı bizden başka”  diye yalvar yakar olmuş.

Ustam hemen he demese de dayanamamış gençlerin bu arzusuna, bir kerelik kurallarını bozmaya razı gelmiş.

İyi ki, iyi ki …Yoksa bugün buralarda olabilir, size başımdan geçenleri anlatabilir miydim efendim…

Yeni tanıştığım kimselerle hemen samimi olamam ama sizi sevdim sanki… Sanırım size anılarımı paylaşabilirim.

Şimdilik hoşçakalın…

 

 

Domates

Mutfakta domates soyuyorduk.

Sen ve ben.

Domatesler kıpkırmızı, kan rengi.

Ellerimiz domates rengi.

Hayallere dalmışım. Bloody Mary yapacağız ya akşama…

Terliyoruz, terini siliyorsun kağıt havluya. Yanımdan ayrılıyorsun, fark etmiyorum.

Terli ensemde bir nefes… Dönüyorum elimde bıçak.

 Bayılmışım.

Kan görünce bayılırım bilirsin.

Gözüm Üstünde

 

Işıl Ertunç  2019 Ocak

 

Şehirlerarası nakliye kamyonu mobilyaları yükleyip gideli saatler oldu.

Koskoca evde fırtına öncesi sessizliği ve ben, baş başayız.

Üst kata çıkan merdivenin son basamağında oturuyorum. Gözlerimi iki hafta öncesine kadar kutsal bildiğim odanın kapısında. Kaç saattir buradayım bilmiyorum. İki hafta önce kilitlediğim kapının anahtarı avucumun içini yakıyor. Ama çaresiz bu kapı açılacak. İçerdeki cesetle yüzleşilecek.

Aniden içimdeki sessizliği bozuyorum. Avaz avazım şimdi.

“ Sen, sen bir katilsin Harun! Şimdi kork benden. Sana gün yüzü göstermeyeceğim.”

 Çığlığım evin boş duvarlarında yankılanıyor, cesaret olarak geri geliyor. Kalkıyorum, anahtarı kilide sokarken derin bir soluk alıyorum ve kapı açılıyor..

Dağınık odada dağılmış hayatıma bakıyorum. Tanıyor muyum bu hayatı… Yok ben yabancısıyım bu hayatın.

Mel’un bir koku var içeride. İhanet kokusu. Pencereyi açmadan komodinin üzerinde duran sahipsiz sigara paketine uzanıyorum. Derin bir nefes… Bir daha, bir daha…

Ciğerlerim alev alıyor.

Öksürüyorum.  Boğulurcasına.

Direniyorum. Boğulmuyorum.

Çok oldu oysa bırakalı. Tıpkı çok sevdiğim işimi bıraktığım gibi. Yıllar önce, hala bir çocuk sahibi olma umutlarımız yok olmamışken. Umutlar yok olurken aşkımız güçlenmişti. Beraberdik ya gerisi boştu.

Boşmuş.

“Herşey boşmuş be Harun”

Sigaranın dumanı o mel’un kokuyu silemedi.  Camları açsam… Çıkar belki.… Çıkmasın,  çıkmasın ki gevşemeyeyim. Çıkmasın ki bombamın pimi iyice gerilsin, gerilsin. Görev tamamlansın.

Sadece üç ay, üç kere otuz, doksan gün be Harun.

Erkek milletini yalnız bırakmaya gelmez kızım, diye açmıştı telefonu yönetici kadın. Sesi kulağımda.

İhaneti görmüş.

Duymuş.

İspatlamış.

Yeni taktırdığı güvenlik kameraları da şahit olmuş.

Yıllar sonraydı. Yeni bir proje için işe dönecektim. Önce mızmızlanmış sonra o da kabul etmişti kısa sürecek bu ayrılığı. Proje alanı Suriye sınırında, uzak bir köydeydi. Ben sahadan ayrılamıyordum ama o geliyordu hafta sonları. Hem de ne geliş.

Sen Harun! Sen değil miydin her geldiğinde o çocukları hediyelere boğan. Sen değil miydin beni o çorak yerde çiçeklerle canlandıran? Meğer sen bizi öldürmekle meşgulmüşsün. Haberim olmamış. Bu ceset öyle kolay kolay gömülmeyecek Harun!

Dolap kapaklarını çekmeceleri açıyorum. Bir an evvel olsun bitsin bu iş. Dayanamıyorum.

“Boşanmayacakmışsın. Bak sen! Sanki ben seni öyle kolay kolay boşadım da… Bu yaptığını yanına mı bırakacağım acaba? Dur sen dur, gözüm üstünde Harun!”

Valizleri bir bir dolduruyorum yere yığdığım pahalı giysileriyle. Hepsi marka;  kaşmir kazaklar, ipek gömlekler, flanel ceketler. Sıra kravatlara, kol düğmesi ve beyefendinin saat koleksiyonuna geliyor. Düğünümüzde takılan saat durmuş. Acı acı gülümsüyor kutusundan. Tozlanmış camı.  Siliyorum gözyaşlarımla. Sonra o da bir çantanın dibini boyluyor diğerleri gibi.

Kimse bilmiyordu bir sorunumuz –sorunu olduğunu.  Yaşanması gitgide zorlaşan bu dünyaya  geleceği belirsiz, mutsuz bir çocuk getirmemeye karar verdik, demiştik. Söz birliği yapmıştık. Söz vermiştik bir yastıkta…

Yastıkları alıp fırlatıyorum. Duvara çarpıyorlar. Duvar sessiz. Duvar utanç içinde.

Bu oda, bu yatak, bu perdeler, hepsi ihanetinden utanç duyuyor. Hele aynalar…

“ Ya sen! Sen hala aynaya bakabiliyor musun Harun. O aynadaki kim, sen misin?”

 “Her gece bir başka alem var sizin evde,  gel evine kocana sahip çık kızım.”  Demişti yönetici kadın. Harun Bey oğlumun, başka başka hatunlarla geldiğini görünce Salih Efendi’yi çağırdım, sordum. Meğer o da işin farkındaymış. Kulağı ağırdır ama dili pek gevşektir, bilirsin. Yarın öbür gün millet yazlıktan dönünce duymayan kalmaz olan biteni. Senin gibi güzeller güzeli, yumuşacık bir karısı olsun da… İnsan inanamıyor vallahi. Yapacaksın bir kaçamak, git otel, motel neresiyse…”

Çok düşündüm, acaba sadece bir kez olsaydı, bir kez ucuz bir otel odasında bu kadar yanar mıydı içim. Yanardı da, belki söndürebilirdik yangınımızı alevler bacayı sarmadan. Birlikte

Sonra devam etmişti,“Bir sabah arkadaşın İnci’nin kocasını da gördüm de sizden çıkarken. İnan gözlerime inanamadım.”

Kulaklarıma inanamamıştım.

İnci’nin kocası; İnci’nin, canım arkadaşımın… Ne yapacağım, nasıl söyleyeceğim? Yok, söyleyemem. Şimdi değil. Şimdi hiç zamanı değil. İnci kızını üniversiteye yerleştirmeye gitmişti Kanada’ya. Hem Ender Harun’dan  hadiseyi duyar duymaz yanlarına uçtu… Şimdi sessiz olmalı. Hiç sırası değil. Önce kendi çöplüğümü temizlemeliyim. Sonra, sonra elbet onun da hesabı görülür.

Yerimde duramıyorum. Geliyorum, diyen fırtına geldi çattı. Son valizi de hızla kapatıyorum. Sıra bunları layık olduğu yere götürmekte. Hadi bakalım Harun Bey, güle güle!

Taksi şoförü sorgulayan bakışlarına cevap alamayacağını çabucak anladı. Valizleri aşağı indirdi, bagaja yerleştirdi. Uzun bir yolculuğa çıkacağımı sanmış olmalıydı…

Son anda mutfağa dönüyorum. Karton, flomaster ve yapışkan bant. İşte ihtiyacım olan son bir iki şey.

Saatler sonra o seçkin sitemizin sokağından geçenlerin göreceği şu üç beş valiz ve birkaç çanta olacak. Bir de bu afiş…

Örtü

ÖRTÜ/ 2014

Büyükannesinin el emeği göz nuru ağ ipliğinden örülmüş örtüsünü masanın üzerine serdi.İlk defa kullanacaktı.Kıyamamış bir türlü serememişti bugüne kadar. Bu akşam gelecek konuklar masada oturmayacaktı. Zararı olmaz diye düşündü. En güzel kristal vazosunu çıkarttı. Kapının önündeki çiçekçiden aldığı karanfilleri dikkatlice içine yerleştirdi. Vazoyu el işi örtüyü serdiği masanın ortasına yerleştirdi. Eve hemen mis gibi karanfil kokusu yayıldı.Örtü masaya pek yakışmıştı.Sabah kahvesini aldı.Masanın başına geçti.Büyükannesinin el emeğini seyre daldı. Örerken seyretmişti onu çoğu kez.İğne kadar ince bir tığ ile delik delik desen desen örmüştü yılların yaşlandırıp buruşturduğu o maharetli elleriyle. Gözlüğünün ardından ara sıra motifin örneğine baka baka bazan beğenmeyip sökerek aylarca örmüştü bu örtüyü. Telefonun sesiyle yerinden fırladı. Kahve fincanı elinden kaydı . Artık kahveyi masa örtüsü içiyordu.

KARANLIK

 

 

Işıl Ertunç  2018

 Odaları gezdi tek tek… Güzel bir anı bulmaktı isteği. Dolaplarda, duvarlarda, resim çerçevelerinde. Sonra mutfak kapısının arkasında çengele asılı mutfak önlüğünü hatırladı. Önlüğün etek uçlarında pikniğe gitmiş mutlu bir aile işliydi. Hiç tanımadığı annesi işlemiş.

Taksi kapıda bekliyordu.  Çocuğu kucakladı. İçi giysilerle dolu çantaları aldı. Kapıyı çekti.

Şehirde akşam oluyordu.

Karanlıkla ilk kez garaja girerken karşılaştı. İyi, dedi içinden, tam sürpriz olacak. Son model cipin pırıl pırıl kaportasını okşadı. Bu akşam, Çiğdem uyuduktan sonra şöyle romantik bir müzik, en iyisinden bir şişe kırmızı, bir de anahtarı eline verdim mi… Tamamdır. Buzlar çözülür. Hem şu son günlerde diline doladığı ‘gitmek’ de neyin nesi…

Zili çaldı. Bir daha, bir daha. Sonra seslendi Hülya! Hülya! Kapı açılmadı. İnce bir sızı saplandı kalbine. Telaşla cebinden çıkarttığı anahtarı kilidin içinde çevirdi. Kapı açıldı, sonra kapandı. ‘Donk’… Kapının kapandığı duyuldu. Evdense tek bir ses gelmedi. Ev karanlıktı.

Anahtarlarını etajerin üzerine bıraktı. Elektrik düğmesine bastı. Asma tavana gömülü ampuller ışıl, ışıl aydınlattı kocaman girişi. Ev hâlâ karanlıktı. Seslendi önce, sonra odaları dolaştı, sonra banyoya,  sonra mutfağa girdi. Ocak soğuk ve boştu. Buzdolabını açtı. Dünden kalan yağı donmuş tavuk budu bön bön sırıttı yüzüne. Yarım kutu yoğurt bir de pörsük marulla bakıştı bir süre.

Elini cebine attı, Hülya’nın ekran fotoğrafına dokundu bir daha, bir daha.

Telefonu yerde parçalara ayrılırken “Bu numara kullanılmamaktadır” diye cevapladı, diğer uçtaki metalik kadın sesi.

Boş evde boş salona girdi boş masanın başına çöktü.

Gitmek mi… Hayır, hayır! Yerinden fırladı. Yeni bir iz aradı odalarda. İzmarit dolu tablalar, yıkanmamış çamaşırlar, özensizce katlanmış gömlekler, eşleşmemiş çoraplar, orta yere bırakılmış mücevherler. Hep bir ağızdan alay ettiler bu halinle. Uzun zamandır kulaklarını tıkadığı şeyleri kaktılar kafasına;

 “Seni artık sevmiyorum” Demişti. “boşanalım tatlılıkla” demişti. Ya sen, sen ne demiştin. “ben seni seviyorum ya bu yetmez mi” demiştin. Yeni bir araba, sadece ona ait, kalbini yumuşatır sanmıştın. Ciddiye almamıştın onu. Ana baba sevgisi görmemiş, akraba ellerinde büyümüş, sevgiye aç, kanadı kırık bir güvercindi o senin omzuna düştüğünde. Sevdin, sevginle şımarttın, öylesi şımarttın ki daldan dala konan bir çalıkuşuna çevirdin onu. Çalıkuşları sadakat nedir bilmez. Çalıkuşları kafeste durmaz, bilemedin, sen onu. Ona verdiğin bunca şeyin bir gün gelip yetemeyeceğini bilemedin. Üç beş mücevher, şık giysiler, son model araba. Satın almaya çalıştın sen onun bu evdeki varlığını. Parmağına taktığın o pırlantalı kelepçenin işe yaramadığını görmek istemedin. Yeni hamileydi; ayrılmak istediğini dillendirdiğinde. Yapamıyorum deyip yatağını ayırdığında hamilelik sendromudur demişti doktor, sabır, demişti. Sabrettin. Sen onu sevdin o bebeğini. Kördün aşkından. Aranızda büyüyen uçurumu hiç göremedin.

Damarlarında akan kan  hızlandı. Yatak odasındaki karmaşayı bıraktı, kızının odasına koşarken, minicik bir umudu büyüttü içinde. Küçük pembe boyalı dolabı açtı. Boşluğun çarptığı tokat çok sertti.  Yatağın içinde unutulmuş bir oyuncak bebek kahkahalarla güldü yüzüne. “Şaşkın,şaşkın…Neden şaşırdın? Sana demişti, kızımı da alıp giderim demişti. Yapamaz sandın. Yanıldın, yanıldın.

Gözleri karardı. Başı dönüyordu. Güçlükle kendini banyoya attı. Soğuk suyla kendine gelmeye çalıştı. Öfkesi, korkuya, korkusu, öfkeye, sonra hepsi kıskançlığa dönüştü birden. Kıskançlık, şüphe, şüphe, öfke… Evet, bir başkası, kesin bir başkası vardı. Banyonun dört yanını kaplayan aynalar bir ağızdan konuşarak üzerine geldiler. Ne sandınEvvelki geceyi hatırlasana; aynı yatakta yatmıyor diye tartıştınız. Seni sevmiyorum, yapamıyorum beni zorlama dedi. Avukatımla görüşüyorum dedi. Gidersen çocuğu sana bırakmam dedin. Ya o ne dedi, hatırla, hatırla bakalım! Kimin çocuğunu kimden alıyorsun demedi mi? Dalga geçtin yine umarsızca, ah sen ne kadar küçümsedin onu… Sarhoşsun sen, ne dediğini bilmiyorsun” dedin. Salonun ortasında sevişmeye zorladın. Bir tecavüzcü gibi girdin bacaklarının arasına son noktayı koyan sen oldun. Hıçkırıklarını zorbaca öperek susturdun. Safsın, safsın, safsın.

Avukatım, avukatım demişti. Acele etmeliydi. Onu bulmalıydı. Buldu. Çekmecelerin birinde unutulmuş… Unutulmuş muydu?

Üzerinde cübbesi yanında Hülya, diğer yanında Çiğdem. Gözler yalan söylemedi, bir de yanaktaki o derin gamze. Kimden geldiği bilinemeyen.

Nefes alamıyordu. Elini kalbine götürdü.

Şehirde sabah oluyordu.

Ev karanlıktı…

Göğüs

GÖĞÜS/2016
Göğüs kısmını hiç sevmem şu tavuğun; hoş zaten tavuk da yemiyorum ya yıllardır. Hele göğsü, ııh. İstemem. Haaa, durun bir dakika şu yazdığım sözcükleri biraz geri alayım. Hele tavuk göğsü desem, işte şimdi oldu; bakın onu rededemem. Anlayın canım tavuğun göğsü başka “tavuk göğsü” başka. Hele hele çocukluğumdaki Saray Muhallebicisi’nin yaptığı olacak… Hmmm… Çocukluğumdaki dedim; dikkatinizi çekerim. Çocukluğumda her şey başkaydı. Tavuklar bile. Şehirler başkaydı, insanlar başka. Okullar, öğretmenler, eğitim başka. Başka olmak güzel bir şey mi? Ne bileyim ben, bana öyle geliyor belki de. Kelimeme geri dönsem iyi olacak galiba. Annemin televizyondaki sanatçıların göğüs dekoltelerine yaptığı eleştirileri mi yazsam, yoksa anneannemin bizi okula uğurlarken yaptığı tembihleri mi… “Göğüs bağır açık gezip üşütmeyin haaaa!” Evet efendim, siz de bu kara kışta güzellik uğruna göğsünüzü bağrınızı sıkıca örtmeyi unutmayınız. Sonra üşütürsünüz alimallah. Umarım altı dakikam dolmuştur. Dolmadıysa da doldururuz. Buzdolabında tavuk göğsü var mı acaba? Varsa da kesin yalancısıdır…

Böyleydi

Haziran 2018/ 6 dk.yazıları

Böyleydi

Karşılıklı oturmuş kahvelerini yudumluyorlardı. Sessizlik erkeğin, düşünceler kadının yoldaşı. Sonra sessizliği bozan kadın oldu.

Diyorum ki, diye başladı söze, sonra sustu, sustu… Belli ki bir tepki bekliyordu erkekten.Gelmedi. Sadece “hüüp,hüüp.” Sonra devam etti kadın,” Diyorum ki, ablanlara haber versek de…” Tepki yoktu, sessizlik uzadı, tek taraflı sohbete hakim oldu. Kadının sinir kat sayısı yavaş yavaş doruğa ulaşıyordu. Bu kez sesini yükselterek,” Diyorum ki ablanlara haber versek de bu hafta sonu gelmeseler.”

Adam gazeteye gömülmüş, kim bilir nerelerde…

“Sadi, ablanları aradım, bu hafta sonu gelmeseniz daha iyi olur dedim.”

“Hıı, ya ne iyi olacak bu hafta sonunu birlikte geçirmek.” Dedi erkek, başını gazeteden kaldırmadan. Sonra, enişteyle tavlayı özlemiştim diye ekledi.

Kadın iç geçirdi.”Şükür beni duyabildin. Neyse, iyi ki doğru duymadın. Of! of!

Ayşe merdivenin başında oturmuş, annesiyle babasının bu garip sohbetlerini dinliyordu.Yıllardır böyleydi ikisinin ilişkileri.