Dedikodu Yapacağıma

Dedikodu Yapacağıma  / 2013 Arşivimden

– Sonaycığım, bizim masayı şöminenin yanına mı alsak diyorum, hava oldukça soğuk. Biliyorsun Nazan torununu getirmezse oyuna gelemiyor. Kanepeye yakın olursak belki uyur oğlan.

– Nurten Ablacığım, alalım hemen. Bu arada bacak kadar çocuğun yeri mi burası Allah aşkına.Nazan ablaya bir kez diyecek oldum, söylediğime söyleyeceğime pişman oldum.Sizin samimi arkadaşınız, siz deseniz bir kere de. Müşteriler de şikâyetçi. Edepsiz geçen hafta bunların masasının altına saklanmış…

– Eeeee!

– Kızların bacaklarını dikizliyormuş bacaksız. Olacak şey değil vallahi. İşimden gücümden olacağım. Ben şuranın ruhsatını alana kadar ne çektim sen biliyorsun.

– Haklısın canım,babannesi hamama, anneannesi oyuna götürürse, o çocuktan ne hayır gelir ki. Baksana gide gele okuma yazmayı sökmeden kanastayı sökecek. İyi ki parasına oynamıyoruz, yoksa esaslı bir kumarbaz olur çocuk. Desene hem de çapkın bir kumarbaz.

Yandım ben yandım… Nurten abla erken geldi ya,işin yoksa laf yetiştir.

– Masanın yeri iyi oldu mu ablacığım? Hem aydınlık, hem de sıcacık.

– Sağ ol. Nazan’ı en sıcak köşeye alırız. Ben Berrin’le şöyle pencereye yakın otururuz. Malum, ara sıra iyi saatte olsunlar geliyor ya bize. Şu menapoz halleri, bilirsin işte.

Nereden bileceksem. Daha otuz beşimi yeni bitirdim ayol.  

– Neredeyse gelirler. Gecikmeseler bari. Zaten haftada bir kerecik buluşuyoruz. Maksat kafa çalıştırmak. Alzheimer hastalığına bulmaca yapmaktan bile daha iyiymiş oyun oynamak.

-Yok artık, Nurten ablacığım.Allah korusun!

Bu kadar çok konuşan kadın bir de Alzheimer  olursa…

– Burayı kadınlar kahvesi yapman ne iyi oldu. Evde oyun oynanmıyordu. Bir gün önceden hazırlık yap, yemekti, kahveydi, çaydı derken akşam oluyordu.

-Ablacığım, sen yabancı değilsin, müsaadenle ben yeni gelen hanımlarla ilgileneyim.

Nurten hanıma kalsa sadece onunla sohbet edeyim. Müşterilere kim bakacak acaba…

– Tabii kızım tabii. Zaten şunun şurası dört masacık. Aman müşterini kaçırma!

Şunun şurası iki lafın belini kırdık. Duyan da dükkan doldu boşaldı sanır.

–  Bunlar da “hırsız” oynayacaklarmış. O da sizin gibi kafa çalıştırmak için iyiymiş.

– Öyleymiş de şimdi sen diyeceksin ki bu kadar oynuyorsunuz da siz yararını gördünüz mü?

Pek emin değilim. Kafamda bin tane iş. Aramızda kalsın, dün evden alelacele çıktım, asansöre girdim, kapıyı kapattım, gözüm aynaya kaydı; saçımın boyası gelmiş, kaşım çıkmış, gıdım sarkmış derken asansörün kapısı açıldı arkamda en üst kattaki komşunun oğlu. Ben yüzümü inceleye durayım asansörün düğmesine basmayı unuttuğum gibi yukarı çekildiğimin de farkında değilim. Rezil oldum, rezil. “Bir problem yok değil mi Nurten Teyzeciğim, kendi kendinize konuşuyordunuz da” demesin mi? Yemin ver kız Sonay, bizimkilere ağzından kaçırmak yok, bozuşuruz.

-Söz, söz. Merak etmeyin siz. Geldim hanımefendi geldim. Yemekleriniz de geliyor.

Yandık vallahi işin yoksa cevap yetiştir.

-Sonay, bak ne diyorum. Sen aslında şu şöminenin önüne bir Şark Kahvesi köşesi yapsan. Bir de bir falcı ayarlasan, bak paraya para demezsin. Ne iyi olur.

 Bu kadar akıl vereceğine oturup bir şeyler içse de masanın parasını çıkartmaya başlasak.

-Onu düşündüm düşünmesine de şu ara çok masrafım var. Annem gelenler evlerinde gibi hissetsin kızım, yerler ahşap, perdelerle abajurlar bir örnek el örgüsü, masa örtüleri nakışlı olsun deyince biraz fazla açıldık.  İnan olsun şu tabela bile dünyanın parası tuttu. Ahşap olsun, ferforje çerçevesi olsun derken…

-Biz de herkese reklamını yapıyoruz Sonaycığım. Keşke biz de daha sık gelebilsek. Hoş bazen oyun oynamaya mı geliyoruz yoksa didişmeye mi onu da bilemiyorum ya. Hafızayı koruyacağız derken arkadaşlığımız bozulacak. Sen de duyuyorsun, hır gür eksik olmuyor masamızdan.

-Öyle vallahi…

-Aramızda kalsın en çok da şu Şükranla uğraşıyoruz. İyi hoş ama çok sabırsız kardeşim. Sırası gelmeden kâğıt çekmeye kalkınca oyun bozuluyor. Helen geçen hafta ne yaptı bilsen…

-Yine ne yaptı?

-Benimle eşleşmişti. Dokuzdan el açıyoruz; ben açtım diye dök kağıtları ortaya bir sayıyorum ki sekiz buçuk. Bütün elimiz göründü. Yine battık tabii.

-Hay Allah! Vah vah…

–  Kurada Şükran’ı çektiğim günler onun yüzünden kaybediyoruz. Öyle pişkin ki, “Kumarda kaybettim, aşkta kazanırım bu akşam“ deyip kalkıyor masadan. Kızım sen zaten çoktan aşkta kaybetmemiş miydin? Sen değil miydin yatak odası hikâyelerini bir bir anlatıp adamı beş paralık eden. Sen değil miydin kocanın cebinde o mavi hapları bulduğunu anlatan…

-Deme abla, o nasıl söz öyle. Siz çok eski arkadaşsınız.

Ayıp ayol. Şu hale bak birazdan öpüşüp koklaşacaklar bunlar.

-Ben Nazan’la eşleşmeliyim. Hoş o da kabız ellidir. Kıyamaz cocolarına, açamaz oyunu bir türlü. İşin yoksa bekle dur.

-Ablacığım müşteriler…Geldim efendim.

-Seni lafa tuttum, bari beklerken sana yardım edeyim. İnşallah bugün hafif bir şeyler hazırlamışsındır bize. Almışım yine kiloları.

Alırsın tabi, hopini gırtlak. Hafif yap der, kremalı pastalara dayanamaz…

-Bugün size sebzeli krep yaptım. Üzerine de şekersiz bir meyve tatlım var ki, ağzınıza layık.

-Kızlar gecikmese bari. Nazan oğlanı doyurur gelirim demişti. Berrin güzellik salonuna uğrayacaktı. Kaşlarının dövmesi silinmiş, onları düzelttirecekmiş. Haftaya da oyun gününü değiştirelim diyor. Botoks randevusu varmış yine. Bana illa sen de gel şu göz kapaklarını kaldırtalım, gıdını aldıralım diye ısrar ediyor ama gözüm yemiyor.

-Doğru.

– Kardeşim şu Berrin’in  tanımadığı ne doktor,  ne estetikçi var memlekette. Bu kadar gençleşme merakı kimin için anlasam? Koca desen yetmişlik olmuş. Kafada tek tel yok. Kat kat göbek. Gençken de tipsizdi zaten. Aaa! Sakın sevgili yapmış olmasın bu Berrin…

 -Yok artık Nurten ablacığım. Nereden aklınıza gelir böyle şeyler bilmem.

Berrin Hanım duymasın ama ben de şüpheleniyorum.Geçende birinin kolunda geçiyordu başını çevirip bakmadı bu yana. Günahı boynuna…

– Hah bak, iyi insan lafı üstüne. Berrin arıyor… Gecikecekmiş biraz. Hiiiç şaşırmadım. Ne  güzel bir şey koktu öyle. Yoksa havuçlu kek mi var?

-Elmalı pay yaptım briç gurubuna, tarçınlı. Neyse yeni müşteriler de yemeklerden memnun kaldılar. Haftada iki gün geliriz dediler.

Diyet falan hikaye, versem elmalı payı önden götürür vallahi.

– Bu dükkânın en iyi tarafı köşe başı olması. Yılbaşı üzeri bir güzel de süslersin, Avrupa’daki kafelerden farkın kalmaz.  Sana benim Noel kurabiyelerimin orijinal tarifini de veririm.

-Ne iyi olur, belki gelir süslemesini de gösterirsin.

 – Olur olur. Of, bekle bekle sıkıldım. Hah!Şimdi de Nazan arıyor… Trafik varmış, on dakikaya geliyormuş… Onda da torun muhabbetinden başka şey yok ama oyunda iyidir. Kuralları da hep o hatırlatır. Her şeyi bildiğini iddia eder ama bunu freeshopta bir kazıklamışlar ki sorma gitsin.

-Deme yahu!

-Geçen hafta bir deste oyun kâğıdıyla geldi. Gerçek Kem, diye bir hava bir hava. Kâğıtları kutusundan çıkartalım ki ne görelim, kâğıtlar sahte.

-Ne diyorsunuz?

– Bizimki mosmor. Kem küm etti geçiştirdi.

-Nurten ablacığım, sen biraz şu dergilere bak istersen. Hem de o sırada dinlenirsin. Kızlara oyundan önce bu haftaki bütün sanatsal faaliyetlerini anlatacaksın ya! Benim mutfakta biraz işim var. 

Ben yeteri kadar şiştim, biraz da onlara kalsın enerjisi.

Aaaa! Şuna da bakın onlar gibi  dedikodu yapacağıma hiç değilse sanattan söz ediyorum ayol.

Üstelik Bedava

Bu metin 6 yıl önce “DURAKTA” teması üzerine yazdığım bir hikayeydi. Arşivden çıkıverdi.

Kalabalığın ter kokuları üzerime sinmiş, sıcaktan bayılmama ramak kalmıştı. Balık istifi gibi alt alta, üst üste yığılmıştık. Şoför otobüsün kapılarını durak harici açar açmaz içeriye hücum eden oksijeni burnuma çektim. Ayaklarım yerden kesildi. Şükür, tek parça halinde dışarıdaydım. İçinden çıkmayı başardığım konserve kutusu inen onca insana rağmen hala tepeleme doluydu. İşe gidebilmek için Zincirlikuyu durağında aktarma yapmam gerekiyordu. Hızlıca gerisin geriye durağa doğru acı içinde yürümeye başladım. Parmaklarım sandaletlerimden dışarı uğramış, üstelik otobüste üzerinde gezinenlerden de nasibini almıştı.

Bayram dönüşüne köprüdeki intihar vakası da eklenince yollar arapsaçına dönmüş Avrupa yakasında bu sabah hayat adeta felç olmuştu. Durakların çevresi benim gibi sıcaktan bunalmış ümitsiz yüzlerle doluydu. Gün, soğuk su satan çocuklarla selpakçıların günüydü. Sabah gazetelerinin çoğu yerlere oturanların altındaydı.

Kalabalığı yara yara durağa ulaştım. Gölgesine girebilmeyi bile büyük şans saydığım sırada duraktaki bankların birinin ucuna ilişmiş yaşlı bir teyzenin yanına oturmam için kaş göz ettiğini gördüm. “Sıkıştırmayayım” dediysem de teyze ısrarlı ben yorgundum. Annem rahatsızlanınca mütevazi bayram programım da suya düşmüş, gelene gidene hizmet etmekten usanmış, tatilin sonunu iple çekmiştim. İyice kenara geçip bana yer açınca ikiletmedim. Ancak huzursuzdum, ikide birde ayağa kalkıp geçen otobüslere bakıyordum. Hiç birinin yolcu almaya niyeti yoktu.

Sıkılmıştım. Göz ucuyla bana yer açan yaşlı teyzeye baktım. Bir yandan yelpazelenirken diğer yandan kitabını okuduğuna göre, acelesi olmayan tiplerdendi. Elimde olmadan tepeden tırnağa süzdüm kendisini. Annemin saçlarına benzettim saçlarını. Özel bir boyayla renklendirilmiş morla beyaz arası kısa saçları bigudiden yeni çözülmüş gibi muntazam kıvrımlarla kulaklarını örtüyordu. Pudralı buruşuk yüzü dudaklarındaki kırmızı rujla noktalanıyordu. Üzerinde beyaz, delikli incecik bir triko altında bej rengi poplin pantolon vardı. Bluzunun üzerine taktığı kat kat kolye hiç de yabancı değildi. Daha bu sabah boynuma takıp sonra bu sıcakta seninle uğraşamam deyip çıkartmıştım aynısını. Beyaz deriden spor ayakkabılarının rahatlığını anlamam için görmek bile yeterliydi.. Meraklı bakışlarla kendisini incelediğimi fark etmesi uzun sürmedi. Mor plastik çerçeveli gözlüğünde birleşti bakışlarımız. Sıcacık gülümseyişi içimi serinletti. Hafifçe doğrularak,

 “Teyzeciğim sizi de rahatsız ettim.” Dedim.

 “Ne münasebet evladım. Ne rahatsızlığı. Baksana şuncaacık kadınım. Sığışıverdik işte. Otobüslerin haline bakarsan seni bilmem de ben daha çok oturacağa benziyorum burada.” Derken elindeki ayracı okuduğu sayfanın arasına iliştirip kitabını kapattı.

“ Aslında alışığım duraklarda beklemeye ama bugün diğerlerinden farklı. Sanki İstanbul dolmuş dolmuş bugün taşmış. Baksana neredeyse öğlen olacak. Hadi ben neyse de işi gücü olan ne yapsın. Sen de işe gidiyorsun herhalde.”

“Evet ama bu gidişle anca paydosa yetişeceğim.

“ Ya siz, siz hangi otobüsü bekliyordunuz?”

“Önemli değil. Hangisi boş gelirse ona binerim artık. Hiç acelem yok. Beklerim.”

Bir yandan yelpazesini hızlıca sallarken bir yandan da bluzunu çekiştirip hava almaya çalışıyor.

“Off, aman Allahım, bu ne sıcak. Şu incecik şeye bile tahammülüm yok. Keşke kızımı dinleyip içime bir atlet giyseydim. O zaman bu üzerimdekini çıkartabilirdim. Ne diyorsun, bluzum güzel değil mi? Kızımın hediyesi. Onlara gittiğim zaman bir vitrinde beğenmiştim. Seksen yaşıma bastığım gün kapımda süslü bir paket buldum. Meğer kızım doğum günümü unutmamış, beğendiğim bluzu alıp kargoyla yollamış. Paketin içine ayrıyeten bir de atlet koymuş. Telefonda tembih üstüne tembih, buluzumu atletsiz giymemeliymişim. İçim görünürmüş. Çok beğendim diye almışmış, yoksa bu delikli şeyi sokaklarda giymem hiç mi hiç yakışık almazmış. Bu yaştan sonra bir de nasihat dinledim. Baksana Allah aşkına,  fena mı olmuş böyle? Tiril tiril, havadar. Hem kim neyimi görecek de yakışık almayacak?”

Kulağıma iyice yaklaşıp, fısıltıyla devam etti,

“ Etrafta bunca kütür kütür şeftali varken millet benim içi geçmiş mandalinalarıma bakar mı hiç? Hoş, ben sana bir şey diyeyim mi bunların içi geçmiş ama çok şükür benim içim daha geçmedi. Çektim mi ayağıma sporları, her yere yürürüm vallahi. Şu üzerimdeki pantolon var ya,  nereden baksan on beş, yirmi yılı vardır. Hala içine girebiliyorum. Bizim orada bir spor merkezi var. Spor da yaparım. Zumba biliyor musun, zumba süper bir dans. Ben zumba da yaparım, rumba da.”

Konuşuyordu.

Susuyordum.

 Ne anlatacaktım ki? Okul bittikten sonra hemen işe girdiğimi, boş zamanlarımı internet başında geçirdiğimi, arkadaşlarımızla bile ancak sanal ortamda görüşebildiğimi, yorgun yatıp yorgun kalktığımı mı anlatacaktım.

“Haklısınız teyzeciğim spor şart tabi, bir de zamanımız olsa. Görüyorsunuz işte, şu koca şehirde yutulup gidiyoruz. Günümüz yollarda geçiyor. Çoğumuz işten eve, evden işe. Sabahları doğru dürüst kahvaltı bile yapamadan evden çıkıyoruz. Sonrasında da gelsin poğaçalar börekler.”

Blue jeanimden fırlayan göbeğimi işaret ederek.

“Sonuç kilolar.”

Çantasını karıştırdı. İçinden önce bir torba galeta ardından bir termos çıkarttı. Heyecanlı heyecanlı,

“ Al evladım al şu galetalardan ye, içini bastırır. Burada ayran da var. Harareti keser, iç kızım iç, çekinme. Ben bunlar olmadan asla sokağa çıkmam.” Dedi ve elini yine çantasına daldırdı. İçinden aldığı elmayı minik çakısıyla soymaya başladı. Ellerine bakmaktan alıkoyamadım kendimi. Buruşmuş ipeğe benzeyen incecik elleri yaşını gösterseler de kırmızı ojeli tırnakları bunu hemen inkar ediyorlardı.

Şaşkındım.

Acıkmıştım.

 Bir iki galeta ve bir bardak ayrana hayır demedim.

Sohbetimiz sürerken trafik açılmış, otobüsler yolcu almaya başlamıştı ama benimki bir türlü gelmemişti. İşe geç kalmıştım bir kez. Hem bugün kim vaktinde işine gidebilmişti acaba.

İlk gelen boş otobüse binmek üzere toparlandım.

Mor gözlüklü durak arkadaşıma veda edecektim ki peşimden ayağa kalktı.

 “ Ben de senin bineceğin otobüse bineyim kızım. Bari yolda iki laf daha ederiz. Nasılsa akşama kadar otobüsler de duraklar da benim. Gez gezebildiğin kadar. Üstelik bedava.”

UÇURTMA

Azra uykudaydı. Karanlığa uyandı. En korktuğuna… Annesi sımsıkı sarmıştı onu kollarıyla.. Şaşkınlıkla  gözlerini ovuştururken  babasını ve Ahmet’i gördü oturma odasının sımsıkı kapatılmış tahta panjurları arasından usulca sızan gün ışığında.

Babası eliyle dudaklarını kapatarak küçük kızın yanına yaklaştı ve sessizce,

“Azracığım, Ahmet’le  ben birkaç gün evde olacağız, ayni tatillerde olduğu gibi. Buna sevineceksin değil mi? Böylece senin en sevdiğin oyunları birlikte oynamaya bol bol vaktimiz olacak. Ancak bir şartım var, ilk oyunumuz “ tıp”. Ben işaret verinceye kadar konuşmak yok, tamam mı tatlı kızım”… Dedi. Azra’nın yüzü asıldı; ama o bu oyunu bilmiyordu ki… O abisiyle saklambaç oynamayı severdi en çok. Bir abisine bir babasına baktı. Ahmet korkularını gizlemeye gayret ederek koştu, ona sarıldı ve kulağına, merak etme en çok da saklambaç oynayacağız, dedi. Bu sözler üzerine Azra’nın yüzü aydınlandı. Neşeyle odanın içinde koşuşturmaya başladı. Ahmet’in ürkekliğini, annesinin telaşını, hele hele babasının endişelerini anlamaksızın.

Sonraki saatler oldukça eğlenceli geldi Azra’ya. Beş yaşının saflığıyla ayak uydurdu  hiç denemediği bu oyuna. Babasının komutlarına da. Sessizce seyretti annesinin topladığı ufak tefek eşyaları ve giysileri mutfağa taşımasını. Sorularını biriktirdi küçücük aklında. Sustu… Ailecek oyun oynamak çok eğlenceli olacaktı. Üstelik de mutfakta…

Sonra babası mutfağa geldi, yerdeki kilimi ayağıyla ittirdi. Azra’nın hep nereye açıldığını merak ettiği o küçük ahşap kapak ortaya çıktı. Azra için oyun iyice heyecanlı olmaya başladı. Kapak çok sıkışmıştı; zorlanarak büyük bir gıcırtıyla açıldı.

“ Hepimizden çok ses çıkarıyor, hemen menteşelerini yağlamalıyız bunun Ayşe” dedi babası.

Azra kapağın da oynayacakları oyuna katılabilmek için sessiz olması gerektiğini düşündü. Baba önden, Ahmet, annesi ve Azra ardından daracık kapıdan aşağı inen taş merdivenlerden soğuk bir karanlığa doğru ilerlediler. Tavandaki ampullerin cılız ışığında mekanın gerçek kiracıları için saklambaç başlamıştı bile. Hızla köşelerine kaçıştılar.

Ufak bir masa, birkaç sandalye ve iki eski yatağın bulunduğu odaya küf ve toz kokusu hakimdi. Azra heyecanla odanın içine oradan oraya koşarak hayalindeki masala açılan kapıyı aradı. Bulamadı. Canı sıkıldı. Çocuk sabrı taşıyordu. Ağladı ağlayacaktı. Babası mutfakta toplanan eşyaları bir bir aşağıya taşırken annesi de odayı yaşanacak hale getirmeye çalışıyordu. Ahmet elinde  oyuncak sepetiyle merdiven başında belirinceye kadar somurttu durdu Azra.

Gündüzleri mutfakta akşam olunca karanlık oyun odasında sürüyordu saklambaç. Ahmet’in okula gitmeyişini, babasının  neşesizliğini annesinin sofraya daha az ekmek koymasını ve sürüp giden bu sessizliği delen gök gürültülerinin nedenini anlayamıyordu Azra. Ne annesi ne babası anlamasını istemezdiler zaten.

Bir sabah babası omuzlarında ve şapkasında yıldızlar olan bir takım elbiseyle indi merdivenlerden. Azra koştu kucağına atıldı. Omzundaki yıldızları okşamaya başladı. Sonra burnu gıdıklandı. Hapşırdı. Tıpkı babaannesinin sandığı gibi kokuyordu babası.

“Birkaç gün için şehre gidiyorum,  ben yokken oyunu bozmak yok. Gelince sana söz verdiğim uçurtmayı beraber yapacağız sonra hep birlikte uçurmaya gideceğiz.” Dedi.

Azra günlerdir biriktirdiği gözyaşlarını salıverdi yıldızların arasına. Burnunu çeke çeke ağlarken sordu,

“Kuyruğu da olacak değil mi?”

Babası taş merdivenleri tırmanıp mutfağın içinde kaybolurken Ahmet’in de annesinin de gözleri yaşlıydı.

Günler geçerken Azra şaşkınlık içindeydi; oynadıkları bu saklambaç oyununu, kimden saklandıklarını anlamasa da, Ahmet’in okula gitmeyip onlarla beraber olması, annesinin konu komşuya gitmemesinden memnundu önceleri. Ama arkadaşlarını görememek, bahçeye çıkamamak hoşuna gitmiyor, canı çok sıkılıyordu.

Annesinin iyice azalmış unla ekmek yoğurduğu bir gündü. Ahmet küçük kardeşini omuzuna almış mutfağın tavana yakın pencereden dışarıyı göstererek oyalamaya çalışırken birden kulakları tırmalayan bir sesle irkildiler.  Azra’nın hiç tanımadığı, Ahmet’inse unutamadığı; benzer bir ses duyduğunda masanın altına saklandığı ya da o sesi bastırmana kadar bağıra bağıra şarkılar söylediği…

Hortlayan savaşın sesi yaklaşıyordu.

Derken sokaklarda bir koşuşturma başladı, insanlar çığlık çığlığa sığınacak bir yer aramaya başladılar. Önlerine gelen her evin kapısını vurup yardım istiyorlardı.  Azra daha ne olduğunu anlamadan oyun evine inmiş, mutfağa çıkan küçük kapıyı kapatmışlardı. Gerçek saklambaç şimdi başlıyordu. İlk kez sokak kapısının vurulmasına aldırmadı annesi. Azra’yı da Ahmet’i de yorganın altına soktu, elleriyle kulaklarını tıkadı. Uçaklar yaklaşıyordu. Az sonra dışarıda bombalar patlayacak ortalığı kan gölüne çevirecekti. Ahmet’in Azra yaşındayken tanıştığı savaşı küçük kızı bilmesin diye çok dua etmişti Ayşe ama olmamıştı. Yedi yıl sonra canavar geri dönmüştü. Ertesi sabah oynadıkları oyunun ‘savaş saklambacı’ olduğunu söylemek zorunda kaldı küçük kızına.

Azra artık bu oyuna katılmak istemiyordu. Sık sık mızmızlanıyor, odasına çıkıp pencereden bakmak istiyordu. Neden artık hiç yumurta yemiyorlar, süt içmiyorlardı? Neden bu oyun bitmiyordu, neden babası gelmiyordu? Neden annesi sık sık ağlıyordu? Neden bazı geceler mutfak kapısını üstlerine kapatıp kendisi yukarıda kalıyordu.  Neden o gecelerde üst kattan koca koca adamların sesleri duyuluyordu? Azra o zaman çok korkuyor, Ahmet’in koynuna saklanıyordu.

Bir süre sonra Azra artık cevap alamadığı soruları sormamayı öğrenmişti.                                   

Sonra bahar geldi. Umut da birlikte… Savaşın sesi uzaklaşmıştı. Yine de kasabada hala pazar kurulmuyordu. Boş sokaklar aç köpeklere kalmıştı. İnekler süt vermez, tavuklar yumurtlamaz olmuştu. Konu komşu elinde kalanı takas ederek karın doyuruyordu. Azra ile Ahmet hala sokağa çıkamıyorlardı ama karanlık oyun odasına artık daha az giriyorlar günlerini mutfakta geçiriyorlardı. Yeni bir işi olmuştu annesinin, kasabaya yerleşen zengin ailelere yiyecek karşılığı çamaşır yıkıyor, ütü yapıyordu. Giderken kapıyı üzerlerine kilitliyor, karanlıkta gidip karanlıkta dönüyordu. Eve getirdiği yiyecekler sayesinde hepsinin solgun yüzlerine azıcık renk gelmişti. Siren sesleri günden güne azalıyordu. Ancak korku kirli sarı bir buluttu kasabanın üzerinde.  Sokaklarsa kan ve irin kokuyordu.

Azra boya kalemleriyle babasına benzeyen adamlar ve uçurtma uçuran çocuklar çiziyordu her gün. Doğum gününde babası gideli aylar olmuştu. Annesi çalıştığı evden getirdiği bisküvilerle minicik bir pasta hazırlamış, Ahmet de günlerdir gizli gizli uğraşarak yaptığı kırmızı kuyruklu uçurtmayı kardeşine armağan etmişti.

Eksikti küçük kız, Ayşe gibi, Ahmet gibi, kasabadaki tüm çocuklar gibi… Artık uçurtması elinde yemek yiyor ona sarılarak uyuyor, sokağa çıkmasına izin verilecek günü iple çekiyordu.

Sonra yeni haberler geldi. Barış olacaktı. Babası eve dönecekti…

Annesinin gözleri başka bakıyordu artık. Yine de evden çıkarken kapıyı üzerlerine kapatıyordu. O savaşı ikinci kez görmüş, ikinci kez yaşamıştı. Hem de iliklerine kadar. Askerlerin dönüş haberini aldığı o sabah bir şey söylemedi çocuklara. Ümit vermek istemedi. Babanız geliyor demedi. Hızlıca giyindi. Telaşla çıktı evden. Treni karşılamaya koştu. Kapıyı kilitlemeden…

Azra yüksek pencereden dışarıyı seyrediyordu. Önce annesinin gidişini gördü, sonra birden karşı komşunun kızını. Elinde bez bebeği kapının önünde oturuyordu. Uçurtmasını kaptı, kapıya koştu umutsuzca ama kapı açıktı.

Sirenler acı acı çaldı… Ahmet yukarı koştu.

Kapı açıktı. Sokaklar kanlı…

UÇURTMA                                                                                Işıl Ertunç 2018

Önce ortalık karardı. Sonra her şey sustu.

Azra uykudaydı. Karanlığa uyandı. En korktuğuna… Annesi sımsıkı sarmıştı onu kollarıyla.. Şaşkınlıkla  gözlerini ovuştururken  babasını ve Ahmet’i gördü oturma odasının sımsıkı kapatılmış tahta panjurları arasından usulca sızan gün ışığında.

Babası eliyle dudaklarını kapatarak küçük kızın yanına yaklaştı ve sessizce,

“Azracığım, Ahmet’le  ben birkaç gün evde olacağız, ayni tatillerde olduğu gibi. Buna sevineceksin değil mi? Böylece senin en sevdiğin oyunları birlikte oynamaya bol bol vaktimiz olacak. Ancak bir şartım var, ilk oyunumuz “ tıp”. Ben işaret verinceye kadar konuşmak yok, tamam mı tatlı kızım”… Dedi. Azra’nın yüzü asıldı; ama o bu oyunu bilmiyordu ki… O abisiyle saklambaç oynamayı severdi en çok. Bir abisine bir babasına baktı. Ahmet korkularını gizlemeye gayret ederek koştu, ona sarıldı ve kulağına, merak etme en çok da saklambaç oynayacağız, dedi. Bu sözler üzerine Azra’nın yüzü aydınlandı. Neşeyle odanın içinde koşuşturmaya başladı. Ahmet’in ürkekliğini, annesinin telaşını, hele hele babasının endişelerini anlamaksızın.

Sonraki saatler oldukça eğlenceli geldi Azra’ya. Beş yaşının saflığıyla ayak uydurdu  hiç denemediği bu oyuna. Babasının komutlarına da. Sessizce seyretti annesinin topladığı ufak tefek eşyaları ve giysileri mutfağa taşımasını. Sorularını biriktirdi küçücük aklında. Sustu… Ailecek oyun oynamak çok eğlenceli olacaktı. Üstelik de mutfakta…

Sonra babası mutfağa geldi, yerdeki kilimi ayağıyla ittirdi. Azra’nın hep nereye açıldığını merak ettiği o küçük ahşap kapak ortaya çıktı. Azra için oyun iyice heyecanlı olmaya başladı. Kapak çok sıkışmıştı; zorlanarak büyük bir gıcırtıyla açıldı.

“ Hepimizden çok ses çıkarıyor, hemen menteşelerini yağlamalıyız bunun Ayşe” dedi babası.

Azra kapağın da oynayacakları oyuna katılabilmek için sessiz olması gerektiğini düşündü. Baba önden, Ahmet, annesi ve Azra ardından daracık kapıdan aşağı inen taş merdivenlerden soğuk bir karanlığa doğru ilerlediler. Tavandaki ampullerin cılız ışığında mekanın gerçek kiracıları için saklambaç başlamıştı bile. Hızla köşelerine kaçıştılar.

Ufak bir masa, birkaç sandalye ve iki eski yatağın bulunduğu odaya küf ve toz kokusu hakimdi. Azra heyecanla odanın içine oradan oraya koşarak hayalindeki masala açılan kapıyı aradı. Bulamadı. Canı sıkıldı. Çocuk sabrı taşıyordu. Ağladı ağlayacaktı. Babası mutfakta toplanan eşyaları bir bir aşağıya taşırken annesi de odayı yaşanacak hale getirmeye çalışıyordu. Ahmet elinde  oyuncak sepetiyle merdiven başında belirinceye kadar somurttu durdu Azra.

Gündüzleri mutfakta akşam olunca karanlık oyun odasında sürüyordu saklambaç. Ahmet’in okula gitmeyişini, babasının  neşesizliğini annesinin sofraya daha az ekmek koymasını ve sürüp giden bu sessizliği delen gök gürültülerinin nedenini anlayamıyordu Azra. Ne annesi ne babası anlamasını istemezdiler zaten.

Bir sabah babası omuzlarında ve şapkasında yıldızlar olan bir takım elbiseyle indi merdivenlerden. Azra koştu kucağına atıldı. Omzundaki yıldızları okşamaya başladı. Sonra burnu gıdıklandı. Hapşırdı. Tıpkı babaannesinin sandığı gibi kokuyordu babası.

“Birkaç gün için şehre gidiyorum,  ben yokken oyunu bozmak yok. Gelince sana söz verdiğim uçurtmayı beraber yapacağız sonra hep birlikte uçurmaya gideceğiz.” Dedi.

Azra günlerdir biriktirdiği gözyaşlarını salıverdi yıldızların arasına. Burnunu çeke çeke ağlarken sordu,

“Kuyruğu da olacak değil mi?”

Babası taş merdivenleri tırmanıp mutfağın içinde kaybolurken Ahmet’in de annesinin de gözleri yaşlıydı.

Günler geçerken Azra şaşkınlık içindeydi; oynadıkları bu saklambaç oyununu, kimden saklandıklarını anlamasa da, Ahmet’in okula gitmeyip onlarla beraber olması, annesinin konu komşuya gitmemesinden memnundu önceleri. Ama arkadaşlarını görememek, bahçeye çıkamamak hoşuna gitmiyor, canı çok sıkılıyordu.

Annesinin iyice azalmış unla ekmek yoğurduğu bir gündü. Ahmet küçük kardeşini omuzuna almış mutfağın tavana yakın pencereden dışarıyı göstererek oyalamaya çalışırken birden kulakları tırmalayan bir sesle irkildiler.  Azra’nın hiç tanımadığı, Ahmet’inse unutamadığı; benzer bir ses duyduğunda masanın altına saklandığı ya da o sesi bastırmana kadar bağıra bağıra şarkılar söylediği…

Hortlayan savaşın sesi yaklaşıyordu.

Derken sokaklarda bir koşuşturma başladı, insanlar çığlık çığlığa sığınacak bir yer aramaya başladılar. Önlerine gelen her evin kapısını vurup yardım istiyorlardı.  Azra daha ne olduğunu anlamadan oyun evine inmiş, mutfağa çıkan küçük kapıyı kapatmışlardı. Gerçek saklambaç şimdi başlıyordu. İlk kez sokak kapısının vurulmasına aldırmadı annesi. Azra’yı da Ahmet’i de yorganın altına soktu, elleriyle kulaklarını tıkadı. Uçaklar yaklaşıyordu. Az sonra dışarıda bombalar patlayacak ortalığı kan gölüne çevirecekti. Ahmet’in Azra yaşındayken tanıştığı savaşı küçük kızı bilmesin diye çok dua etmişti Ayşe ama olmamıştı. Yedi yıl sonra canavar geri dönmüştü. Ertesi sabah oynadıkları oyunun ‘savaş saklambacı’ olduğunu söylemek zorunda kaldı küçük kızına.

Azra artık bu oyuna katılmak istemiyordu. Sık sık mızmızlanıyor, odasına çıkıp pencereden bakmak istiyordu. Neden artık hiç yumurta yemiyorlar, süt içmiyorlardı? Neden bu oyun bitmiyordu, neden babası gelmiyordu? Neden annesi sık sık ağlıyordu? Neden bazı geceler mutfak kapısını üstlerine kapatıp kendisi yukarıda kalıyordu.  Neden o gecelerde üst kattan koca koca adamların sesleri duyuluyordu? Azra o zaman çok korkuyor, Ahmet’in koynuna saklanıyordu.

Bir süre sonra Azra artık cevap alamadığı soruları sormamayı öğrenmişti.                                   

Sonra bahar geldi. Umut da birlikte… Savaşın sesi uzaklaşmıştı. Yine de kasabada hala pazar kurulmuyordu. Boş sokaklar aç köpeklere kalmıştı. İnekler süt vermez, tavuklar yumurtlamaz olmuştu. Konu komşu elinde kalanı takas ederek karın doyuruyordu. Azra ile Ahmet hala sokağa çıkamıyorlardı ama karanlık oyun odasına artık daha az giriyorlar günlerini mutfakta geçiriyorlardı. Yeni bir işi olmuştu annesinin, kasabaya yerleşen zengin ailelere yiyecek karşılığı çamaşır yıkıyor, ütü yapıyordu. Giderken kapıyı üzerlerine kilitliyor, karanlıkta gidip karanlıkta dönüyordu. Eve getirdiği yiyecekler sayesinde hepsinin solgun yüzlerine azıcık renk gelmişti. Siren sesleri günden güne azalıyordu. Ancak korku kirli sarı bir buluttu kasabanın üzerinde.  Sokaklarsa kan ve irin kokuyordu.

Azra boya kalemleriyle babasına benzeyen adamlar ve uçurtma uçuran çocuklar çiziyordu her gün. Doğum gününde babası gideli aylar olmuştu. Annesi çalıştığı evden getirdiği bisküvilerle minicik bir pasta hazırlamış, Ahmet de günlerdir gizli gizli uğraşarak yaptığı kırmızı kuyruklu uçurtmayı kardeşine armağan etmişti.

Eksikti küçük kız, Ayşe gibi, Ahmet gibi, kasabadaki tüm çocuklar gibi… Artık uçurtması elinde yemek yiyor ona sarılarak uyuyor, sokağa çıkmasına izin verilecek günü iple çekiyordu.

Sonra yeni haberler geldi. Barış olacaktı. Babası eve dönecekti…

Annesinin gözleri başka bakıyordu artık. Yine de evden çıkarken kapıyı üzerlerine kapatıyordu. O savaşı ikinci kez görmüş, ikinci kez yaşamıştı. Hem de iliklerine kadar. Askerlerin dönüş haberini aldığı o sabah bir şey söylemedi çocuklara. Ümit vermek istemedi. Babanız geliyor demedi. Hızlıca giyindi. Telaşla çıktı evden. Treni karşılamaya koştu. Kapıyı kilitlemeden…

Azra yüksek pencereden dışarıyı seyrediyordu. Önce annesinin gidişini gördü, sonra birden karşı komşunun kızını. Elinde bez bebeği kapının önünde oturuyordu. Uçurtmasını kaptı, kapıya koştu umutsuzca ama kapı açıktı.

Sirenler acı acı çaldı… Ahmet yukarı koştu.

Kapı açıktı. Sokaklar kanlı…

Işıl Ertunç 2018

Dürtü

Uykumun en derin yerindeyim. Biri beni dürtüyor. Ne oluyor, sen de kimsin ne güzel rüya görüyordum dememe kalmıyor, başlıyor vıdı vıdı söylenmeye… Vay efendim, ne zamandır hayal kurmayı bırakmışım da ne olmuş bana da ne kaleme uzanıyormuş elim ne klavyeye de… Varsa yoksa okuyormuşum da nereye kadarmış da mış mış mış…

Meğer gelen sevgili yazma dürtümmüş. Hayal kurmayı bırakınca onu da bırakmışım. Sabah sabah, daha ortalık aydınlanmamışken masa başına geçmemin nedeni bu işte.

Adı lazım değil şu musibet güzel dünyamızın ( sahi öyle miydi?) üzerine çöreklendiğinden beri ne kadar az yazdığıma bakılırsa söylenmekte haklı olduğunu kabul etmeliyim. Yoksa gerçekten hayal kurmayı bıraktım mı acaba, diyerek fırladım yataktan. Önce zihnimi kurcaladım sonra yüreğime baktım. Kısa bir meditasyon…. Cevap yine benden geldi.” Dur! Daha hayal edebileceğin bir şeyler var. küçük, büyük tüm ailen ve dostlarınla birlikte sağlıkla hayatta kalmak. Onlarla bir sofrada keyifle yemek yemek. Maskesiz, mesafesiz kucaklaşmak.

Şaşkınım. Ben bütün bunlar için her gün şükrediyordum. Şimdiyse…

Hayatta kalmanın hayalini kurma zamanı. Nasıl olacaksa… Şu mini minnacık şirin mi şirin (ayyy!) gözle görülemeyen kimine göre mor kimine göre mavi ya da kırmızı dikenli topçuğun:)) ne yapacağı bilinmezken, yer yerinde durmaz sallanır da sallanır sonra kocaman ağzını açıp yaşamları yutarken, hayatta kalmak! Milyonları değil milyarları tehdit eden salgına rağmen hayatta kalmak. Bütün insanlık için bunun hayali kurmak o kadar zor ki… Hatırladım. Meğer tam da bu belirsizlik günlerinde yeni hayaller kurmayı ve onları biriktirdiklerimin yanına eklemeyi bırakmışım.

Aylardır yazmıyorum, yazamıyorum. Yasaklarla kısıtlanmış günlerimin çoğunu okuyarak geçirdim, geçiriyorum. Sadece okumakla kalmıyor, yazarların hayal dünyasına uzun yolculuklar yapıyor keyifli zaman geçiriyorum.

Yazma dürtüme şükür beni tatlı tatlı dürterek masa başına getirdi. Demek ki yazacaklarım birikmiş. Şimdi yavaş yavaş kendime gelme zamanıdır. Önümüzde kocaman bir kış var ve evdeyiz dostlar.

Nereye kadar? Bunu şu sevimli topçuk var ya o biliyor.

Hepinize sağlıklı aydınlık güzel hayallerle dolu günler dilerim.

EVDE HAYAT VAR!

Dünya Turu/ Ayasofya 2

İstanbul’u Yazıyorum gezilerimizden Ayasofya Müzesi’ni ikinci ziyaretimizin ardından sevgili Füsun Çetinel’ in  verdiği bir fikirden yola çıkarak  aşağıdaki metni yazmıştım. Aşağıdaki fotoğraf işte o Ayasofya Müzesi buluşmasında çekilmişti.Metnin müzeyle yakından uzaktan ilgisi yok diyebilirsiniz, zaten İstanbul’u Yazıyorum sürecinde amacımız o gezi sırasında yüreğimizden sızanları yazmamızdı. /22 Mayıs 2015

-Sabahın köründe Ayasofya ! Gerçekten Ayasofya’ya mı gidiyorsun?

-Yooo şakacıktan. Gidiyorum güzelim, gerçekten. Kızlar bekliyor.

-Kırk yılın başında gelmişim. Beraber bir kahvaltı bile edemedik.

– Lafa tutma Allah aşkına, geç kaldım zaten. Akşama beraberiz canım.

-Erken gel bari.

-Çıktım.

-Ben şimdi ne yiyeceğim. Dolapta neler var, onu söyleseydin bari…

Benim buzdolabım koca bir dünyadır, aç kapısını, gir içeri. Gez bak bakalım neler varmış. Aç kalmazsın eminim.” diye seslendi kapıyı çarpıp giderken.

Gitti işte; biliyorum ne desem boş, söz vermiş bir kere. Ayasofya’nın kedisi mi, Veli’si mi ne, bir kitabı konuşacaklarmış. Beni görecek gözü yok. Daha önce gitmişlerdi Ayasofya’ya. O zaman bir hikaye yazmıştı zaten, şimdi ne diye gitti ki…

Esnedim, gerindim, çaresiz kalkıp geçtim mutfağa. Akşam fark etmemiştim. Meğer buzdolabını değiştirmiş. Vay vay vay! Tam dört kapılı bir heyulâ. Hangi kapıdan çıksam acaba şu dünya turuna.

Durdum, baktım, sonra üst kapılarda karar kıldım. Sağ kapı bir kümese götürdü beni. Anlatmıştı zaten; taa Köyceğiz’in bir dağ köyünden bavulunda getirmiş bunları. Bir tanesi bile kırılmadan gelmiş. Saydım tam otuz tane koşan tavuğun kıçından çıkma gerçek yumurta. Alt rafta şişe şişe keçi sütleri. İki yumurta alıp sol kapıya geçtim. Sol kapının içi rengârenk. İlaç dolabı mı, parfümeri dükkânı mı bilemedim. Ojeler, ilaçlar, bir şişe limon kolonyası ve ne olduğunu anlamadığım daha bir sürü şey. Hah, işte üzerinde etiket olan bir kavanoz. Bakalım neymiş… Dikkat kefir! Aman tanrım sanki “Dikkat zehir!” der gibi. Aaaa! Buradaki kavanozların hepsinde etiket var. Ev yapımı ketçap, ev yapımı hardal, ev reçeli. Doğal tahin, şekersiz pekmez. Buraya kadar iyi hoş da üzerinde “ Can, yaşam, pınar, hayat,” yazan kavanozlar da ne var acaba? Merak ettim, üzerinde “ yaşam” yazanı açayım dedim. Bir de ne göreyim. Kapağın üzerinde yine bir uyarı: “ Dikkat bu kavanozun içindeki canlıdır, beslemezseniz ölür.”  O an hatırladım, ekmek mayalarıydı bunlar. Hemen kavanozu yerine bıraktım. Su şişeleri bu kapıda kalan bütün boşlukları doldurmuş. Midem gurulduyor, ben peynirle zeytini bulana kadar akşam olacak. Kapılardan geçtim, karşımda kocaman bir dünya. Bodrum kata domates, patlıcan, biber yerleşmiş, yan dairede Nazilli’den mercimek, Çankırı’dan un, Çorum’dan pirinç, Bayramiç’ten susam. Bir üst katta yemekler. Oooh! Karnıyarık, pilav, taze fasulye… Yoğurt çömleğe mayalanmış, miss! Daha üstteTekirdağ rakısı beyaz peynirle flörtte, kavun kapaklı kaba hapsolmuş ama aklı fikri bu ikiliye sulanmakta. Yok, yok sakın bana öyle bakmayın, henüz kahvaltı bile etmedim. Daha akşama çok var. Nihayet asma kata gelebildim. İşte peynirler; Kars’tan kaşar, Ezine’den beyaz, çeşit çeşit zeytinler Gemlik’ten. Manda tereyağı Nazilli’den. Ve nihayet bir kutuda dilimlenmiş ev ekmeği. Yorgun ve açım.

Neyse öğlen olmadan kahvaltıya oturabildim. Ekşi mayalı ev ekmeğini Afyon kaymağı ile Kars balına banarken dört kapılı dünya bana sırıtıyordu. “Göre göre iki kapımın ardındakileri gördün, sen bir de dondurucularımı görseydin…”Yok, bugün bir yolculuğu daha göze alamayacağım dedim bizimkinin yeni dolabına.

Buralarda fazla kalmamalı bir an önce evime dönmeli, zavallı buzdolabımla ilgilenmeliyim.

Ayasofya 1 /2011

Dalmış olmalıydı. Etrafında  kimse kalmadığını fark ettiğinde saat çoktan beşi geçmişti. İçine kıvrıldığı taş kovuktan çıkarken müzenin kapanmamış olmasını diliyordu. Koşarak üst galeriden aşağıya doğru inmeye başladı.

Loş ve alçak tavanlı rampadan hızlı hızlı inmek hiç kolay değildi. Kıvrıla kıvrıla inen yokuşta başını tavana çarpmamak için iyice eğilmesi gerekiyordu. Bir yandan da duvardaki çıkış levhalarını takip ediyordu. Karşısına gelen ilk çıkışın kapalı olduğunu görünce diğerine, sonra sırayla diğerlerine… Görebildiği bütün kapıları yoklarken fazla telaşa gerek olmadığını düşünüyordu safça. Ayasofya Müzesi’nde üç yüzden fazla kapı olduğunu okumuştu ya, elbet birinden çıkacaktı.  Az sonra bacakları oradan oraya bilinçsizce koşturmasına isyan ettiler. Kendini umutsuzca yere bırakırken kapıların ona geçit vermeyeceğini kabul etmişti. Birilerine haber vermeliydi. Elini cebine daldırdı, telefonunu buldu. İstanbul’da tanıdığı tek arkadaşının numarasını tuşladı, karşı taraf cevap vermeden ekran karardı. İşte şimdi tam manasıyla kapana kısılmıştı. Yüreğinde bir kuş hızlı hızlı kanat çırpıyordu. Boğazı düğümlendi. Bağırmak istedi, sesi çıkmadı. Sırtından soğuk terler akıyordu. Umutsuzca çöktüğü yerden kalktı, bir süre oradan oraya koşuşturduktan sonra sakinleşmek için durdu, derin bir soluk aldı. Sırt çantasından matarasını çıkarttı, kurumuş boğazını ıslatacak kadar suyu vardı neyse ki. Sabaha kadar ne yapacağını düşünürken heyecanı artık korkuya dönüşmüştü.

Tarihi yapılara olan merakının peşine düşüp gelmişti İstanbul’a.  Daha ilk günden maceranın içindeydi. Ayasofya’nın loş ve gizemli duvarları arasında, her köşeden onu izler gibi bakan yüzler ve bin bir hurafeyle bir gece geçirmek… Bunu aklına bile getiremezdi.

Yüksek tavanları ve mermer zeminiyle zaten serin olan müze,  akşam olup da ziyaretçiler gidince iyice soğumuştu. Titriyordu. Kazağını üzerine geçirdi ama yeterli değildi. Isınmak için muhakkak hareket etmesi gerekiyordu. Biraz evvel içine dalmış olduğu kitapta yazılanların çoğunun uydurma söylentiler olduğunu düşünerek biraz olsun rahatlamaya çalıştı. Üşümemek için kaldığı yerden müzeyi dolaşmaya karar verdi. Efsaneye göre müzede dileklerin kabul olduğu bir direk vardı. Terleyen direkti bu. Kimine göre de ağlayan.

Buraya geleceğini bilen annesi yola çıkarken dileklerini  yazıp eline tutuşturmuştu. Oysa şimdi ilk dileği bir an evvel buradan çıkmaktı. Direği buldu. Üzerindeki el boşluğunu andıran deliğe elini uzatır uzatmaz geri çekti.Derinden, ta yerin dibinden gelen bir hıçkırık sesi duyar gibi olmuştu. Direkten uzaklaşıyor ses kesiliyor, yaklaşınca yeniden başlıyordu. Adeta içerde hapsolmuş bir kadının hıçkırıklarının sesiydi bu ses. Kalbi duracak kadar hızlandı.Ardına bakmadan koşarak uzaklaştı direkten.

Hava iyice kararmıştı. Dışardan yansıyan ışıklar direklerin arasından geçip onunla saklambaç oynuyor gibiydiler. Kubbenin dört bir yanındaki melek resimleri de bu oyuna dahil oluyorlar, bir kayboluyor bir görünüyorlardı.  Şimdi  kendi ayak seslerine başkalarını da eklendiğini duyar gibiydi. Geri dönüp bakıyor, sadece Ayasofya’nın meşhur kedilerinin karanlıkta parlayan gözleriyle karşılaşıyordu. Fakat kendisini takip eden biri olduğuna emindi. Çok yorulmuştu. Ne olacaksa olsundu. İsteksizce soğuk zemine çöktü. Ayak sesleri yaklaşıyor, pek de hoş olmayan bir koku da beraberinde geliyordu. Kocaman bir el omuzuna dokundu.  Artık korkunun ecele faydası yoktu, başını çevirdi ve orta yaşlı, saçı sakalı birbirine karışmış, sırtında eskilikten yer yer delinmiş bir örtü, elinde küçük bir çıkın iri yarı bir adamın meraklı ama sıcak gözleriyle karşılaştı.

Az sonra endişelerinden eser kalmamıştı. Adam belli ki bu mabedi uzun zamandır kendine korunak bellemişti. Birlikte yürürlerken adamdan öyle hikayeler dinledi ki onlarca kitap okusa bu kadar şey öğrenemezdi. Bunca yıldır merak ettiği Ayasofya’yı gece karanlığında, yerin altındaki geçitlerden çıkagelen bir evsizin rehberliğinde gezdiğini anlattığında ona inanan olacak mıydı…

Dinlenmek üzere bir kenara oturdular. Derken, dışarıdan çok yüksek bir müzik sesi duyuldu. Müziğin yanı sıra Davudi bir ses bir şeyler anlatıyordu. Merakla pencerelere doğru koştu. Vitraylı camları koruyan demir parmaklıklara tutunarak dışarıya bakmaya çalıştı. Sultanahmet Camii ile Ayasofya arasındaki sıraları dolduran insanlar muhteşem bir ses ve ışık gösterisine tanık olmaktaydı. Döndü, bir gecelik arkadaşına baktı. Olan biteni umursamazca yerine kıvrılmış, köpek öldüreni kafaya dikmiş, ısınmaya çalışıyordu. Belli ki kanıksadığı bir şeydi bu. Oyuncuları olmayan sadece tanınmış tiyatrocuların sesleriyle sahneye konan bir tarihi eseri dinlemekteydiler. İnsanın tüylerini diken diken eden bu gösteri çok sürmedi ve izleyiciler yavaş yavaş yerlerinden kalkıp meydanı terk ettiler.

Yol arkadaşını dürtükledi ve tekrar yürümeye koyuldular. Adamın fenerinin cılız ışığında heybetli direklerin üzerinde yükselen o eşsiz kubbeyi izlediler. Tam kraliçe locasına gelmiş oradan mihraba doğru bakıyorlardı ki, derinlerden hafif ama huzur verici bir müzik sesi duyulmaya başladı. Yavaş yavaş yükselen müzikle birlikte kandiller ortalığı yumuşak bir ışıkla aydınlattılar Şimdi müzenin görkemi iyice ortadaydı.

Şaşkınlık ve korkudan ne yapacağını bilemez haldeydi. Bu kadarı da yeter artık diye düşünürken, mermer sütunların arkasından çıkan beyaz örtülere sarınmış bedenler, kimi kadın kimi erkek, ellerinde mumlar, ağır adımlarla ilerleyerek alt galeriyi doldurdular. Bir anda hepsi yüzlerini mihraba döndüler. Ortalığa hoş bir tütsü kokusu yayıldı. Aşağıdakiler müziğin ritmine uygun bir şekilde sallanarak ilahiler söylemeye başladılar. Müzik, zaman ve dinler arasındaki bir yolculuğa eşlik ediyor gibiydi. Bir hızlanıyor, bir yavaşlıyor, mistik ezgiler eşsiz mabedin kubbelerinde yankılanıyordu. 

Arkadaşı hiç şaşırmamıştı. Yanındaki mermer sütuna yapışmış, büyülenmişcesine sergilenmekte olan ayini izliyordu.  Korkma bizi göremezler,  bu gördüğün bedenler yüzyıllar boyu burada ibadet haklarından yoksun bırakılmış toplulukların insanlarıdır. Zaman zaman burada topluca ayin yaparlar. Şanslısın rast geldin, diye fısıldadı. Sonra devam etti, bu ayin sessiz bir isyandır. Az sonra beyaz giysili gölgeler geldikleri gibi yavaşça kaybolup gittiler. Parlak ışıklar ve müzik yerlerini yavaş yavaş karanlığa ve öncekinden daha derin bir sessizliğe terk ettiler. Artık sadece karanlıkta ava çıkan kedilerin miyavlamalarıyla bu kovalamacadan sağ kurtulmaya çalışan fareciklerin canhıraş çığlıkları duyulmaktaydı.

Güneşin ilk ışıkları Sultanahmet Parkı’nda geceleyen evsizleri uyandırmaya hazırlanırken  kedinin biri bankta uyuyan bir gencin başının altına koymuş olduğu sırt çantasından yiyecek bir şeyler araklamaya çalışıyordu. Genç huzursuz uykusu arasında dönerken elinde sıkı sıkı tuttuğu kitabı yere düşürdü. Az sonra karnı doyan kedi “Ayasofya’nın Sırları” adlı kitabın üzerine kıvrılıp sabah uykusuna devam ederken bu kitabın yazarlarından birinin gelecekte “Ayasofya Konuştu” adını vereceği bir çocuk kitabı yazacağını ve kitapta ona da yer vereceğini bilmiyordu.

Işıl Ertunç 2011 İstanbul’u yazıyorum 1.Ayasofya ziyaretinden

Sosyal mesafesiz kutlamalara…

Yüzümü yıkar yıkamaz geçtim sevgili bilgisayarımın başına.Evet, yanlış değil,şu ara en yakın dostum olduğu için sevgili dememi hak ediyor. Bayram kutlaması yapmaktı niyetim. Tam “BAYRAMINIZ sözcüğünü oluşturmuştum, aldı sazı eline konuştu da konuştu. Vay efendim kaç yıldır doğru düzgün bayram tebriği yapmıyor muşum; gelmiş geçmiş bütün yazılarıma bakmış da son  yıllarda hep kutlayamama halimi görmüş de, yok bayram sabahı hep memleket hallerinden söz etmişim de, olmazmış böyle de, aman efendim kendilerini susturabilirsen, sustur. Haberi yok gelecek yazıdan konuştu durdu.

Memleket hali ne demek, DÜNYA hali diyerek girecektim oysa söze. 2020 Dünyaya öyle farklı bir mesajla geldi ki, hangi ülke hangi kültür geleneklerine bağlı kalıp bayramlarını kutlayabildi, sorarım. Camilerden, kiliselere, tören alanlarından saraylara kadar her yer her şey sanal bir DÜNYAya emanet. Olmasan olamazdık durumlarını yaşıyoruz. Ne kadar kaçsak da kucağına düştük bir kez. Sosyal mesafe günlerinde bayram kutlamalarımız “zoom, facetime, whatsapp üzerinden yapılacak ve henüz ilk bayramlarını yaşayan miniklerin anılarında bayramlar böyle yer alacak. Anneanneler, babaanneler mendillerini içine koyduklarını bayram harçlıklarını ekrandan gösterirken, bayram şekerleri şekerlikte , bayramlık giysiler dolapta boynu bükük bekleyecek.

Efendim, istediğimiz gibi kucaklaşabildiğimiz bayramlarda buluşabilmek dileğiyle büyük küçük herkesin Şeker/Ramazan bayramını kutlarım.

Yine başladı dırdıra…. Şunu baştan söylesen bu kadar uzatmasan  olmaz mıydı, diyor şimdi de…

Siz onu duymayınız. Sağlıcakla kalınız.

 

 

70’e merdiven dayamışız…Günlüğe ek.

41. Günden sonra günlük tutmaktan vazgeçmiştim. Bahçe işleri ve ev kadınlığı hallerimin zamanımın çoğunu alması bir yana, herkesin benzer şeyler yaşaması bir yana…Yazmak için bir direnç gösteriyordum. Ta ki bu sabah sevgili Yeşim Cimcoz’ dan bir mail alana kadar. Mailin konusu tabii ki  kimine göre 70 güne yaklaşan   ev halleriyle ilgili idi. Unutmadan; Yazı Evi’nin  sanal atölyelerinin  kısa bir tanıtımı da vardı ekte. İşte bu mail  “hadi durma kalk cevap yaz, ne duruyorsun hadi, hadi” diye adeta başımın etini yedi. Zoom’ dan katıldığım Salı yogasını bitirir bitirmez klavyenin başına geçtim.

BLOGA

Buraya sevgili Yeşim’in mailinden birkaç satır alıntı yapmak zorundayım izniyle.( …… olarak görülen cümle Yeşim’in iç sesidir ve onlara burada yer verirsem metin konudan uzaklaşabilir)

Bezelye aldım bu haftaki siparişle. Yarım kilo. Enginar da istemiştim. Onun yanında iyi gider diye düşünmüştüm. ……….Mutfağa geçtim. Dünden beri mutfakta poşetlerde beklettiğim yeşillikleri çıkarttım. Semizotu ayıkladım, domatesleri, marulu suya bıraktım, bezelyeleri ayıkladım, suya koydum.  Hüseyin’le kahvaltı hazırlıyoruz. Şakalaşıyor, sohbet ediyoruz. Bir el hareketiyle bezelyeler yerlere saçılıyor, yer nokta nokta yeşil bezelye ve su. İçine bir kaç gündür silinmeyen mutfağın tozu, köpeklerin tüyü karışıyor. Öfkeleniyorum. Alt tarafı bezelye yere döküldü. Hüseyin süpürgeyi almaya uzanırken “Hayır onunla alma!” diyorum ve yere çöküp tek tek bezelyeleri toplayıp kaba koymaya başlıyorum. “Nasıl? Kullanacak mısın?” diye şaşkınlıkla soruyor. “Tabii ki! Bunları ayıklamak için çok uğraştım!” diyorum. Süpürgeyi bırakıp yardım etmeye başlıyor. “Yeşim bunlar çok tüylü ve tozlu,” diyor. “N’apalım yani? Ben hallederim,” diyorum. “Yeniden ısmarlarız,” diyor. Sesi sakin, dingin. Yerde saçılmış, tezgahın altına kaçmış, toz yumaklarının içine gömülmüş bezelyelere bakıyorum. Elime su, köpek tüyleri ve bezelye bulaşmış. “Tamam!” diyorum. Süpürüp temizliyoruz yeri. Bezelyeler çöpe gidiyor. Ellerimizi yıkıyoruz. Artık hep, her şeyden sonra, ellerimizi yıkıyoruz. “Ismarlayacak mısın?” diye soruyor Hüseyin. Vazgeçiyorum. Bezelye için tekrar sipariş vermek istemiyorum. Bezelye yemesem ne olur ki?

İşte beni tetikleyen cümle de işte bu efendim. Ne demek yemesem de olur. Kalkıyorum yerimden, biniyorum hayallerimdeki o kuşun kanadına, ver elini Moda. Çat kapı, Yeşim’in mutfağındayım. Dur, diyorum zamana. Geri git. Tozlu bezelyeleri önce soğuk sonra kaynar suyla yıkıyorum. Bir daha, bir daha. Ne yaptın sen Yeşim, diye de fırçamı çekiyorum. Bizim Urla’da bile sekiz liraysa( hoş bu hafta daha da pahalı) bezelyenin kilosu buralarda kim bilir kaçadır.Hem sonra enginarın kız kardeşidir, olmazsa olmazıdır, deyip girişiyorum işe. Tanıyorum arkadaşımı; yemeyi hele de yanında sohbet de varsa pek sever. Çok kolaydır onu ağırlamak; ne koysanız sofraya itiraz etmez.Severim böyle konukları. Düşünmem hiç, şimdi ne pişirsem diye. Uzun lafın kısası, tez zamanda bol bezelyeli zeytinyağlı enginar yemeği hazır oldu. Akşama Hüseyin’le yesinler.  Sarılmak istedik, sarılamadık. Biraz daha kalsaydın dedi. Kuş bekliyor, dedim.

Bir özlemin ardından gittim bugün. Yine döner miyim günlüğe, bilmiyorum.

Sevgiyle

Fotoğraf  Urla Malgaca Pazarı’nda çekilmiştir.

Korona Günlerinde Anneler Günü!

 

bir-buket-cicek-300x264

Anneler Günü, Babalar Günü, Emekçi Kadınlar Günü, Kardeşler Günü, Komşuluk Günü veeee tabiii ki Sevgililer Günü. İlk aklıma gelenler bunlar. Bütün bu günlere gerek olmadan sevgimizi ve saygımızı paylaşabilsek keşke… Bütün bu özel diye adlandırılan günlerdeki  paylaşımlarımda sormuşumdur;sevgi ve saygının  bir tek güne indirgenmesi mümkün müdür? Sevgi ve saygımızın ticari amaçlara alet edilmesi doğru mudur? Bir virüs bütün dünya ekonomisini alt üst etmişken, sayıları her gün biraz daha artan AVM lerimiz henüz kapalıyken belki bu yıl daha saf kutlamalar yaşanabilir diye düşünüyorum. Umarım bu benim saflığım değildir. Zira kargolu alışverişler tüm hızıyla devam ediyor. O kadar ki kargo şirketleri perişan durumdalar. Kargo kolilerini muhafaza edecek yerleri olmadığı gibi dağıtıma da yetişemiyorlar. Konumuz bu değil elbette.

Her ne sebeple olursa olsun evlatlarından ayrı olan tüm anneleri buradan kucaklıyorum.

Sevgili Pınar Dönmez’ in sesinden hepimize gelsin;

ANNEM”https://soundcloud.com/pinardonmez/annem-1 

 

 

 

 

 

 

 

42. Gün/ Ah zaman vah zaman!

Günaydınlar, demektense aydınlık günler olsun desem ya…Bazen kendimi de düzeltme ihtiyacı hissediyorum. Birden kulağıma hoş gelmeyebiliyor yazdığım sözcükler. Evet efendim, zaman demiştim. Kırk gün önce ne yazmıştık, bol bol zamanımız var her şeye dememiş miydim. Nerdeeeee!

Yetmiyor efendim.. Yetmiyor! Arkadaşlarımızın canlı ınstagram sohbetlerini kaçırmamak, kendi atölyelerimizi proglamlayıp uygulamak, yeni atölyelere katılmak, meditasyon davetlerindeki patlamaya ayak uydurmaya çalışmak, yemek, temizlik ( yanlış anlaşılmasın hepsinden ayrı keyif alıyorum) derken biz her şeye nasıl zaman buluyorduk önceden diye düşünür oldum. Bir de durmadan günlük yazıp başınızı şişirdiğimi düşünüyorum. Sanırım bundan sonra yine sabah yazıları yazacağım ama günlük tutmak yerine içimden geçenlerden söz edeceğim.

Beni ve yazı arkadaşlarımdan paylaştıklarımı zaman bulursanız takip ediniz efendim.

Sevgiyle kalın.