Yoksun

Bir Temmuz sabahı gidiverdin.Benden gittin, çocuklarından gittin, ailenden, tüm sevdiklerinden gittin. Vedasız, sessiz !

Doğarken kesilen sadece göbek bağı değilmiş insanın, yaşam yolculuğunun da biletiymiş. Senin biletinin son kullanma tarihi o sabah dolmuş meğer. Melekler o sabaha karşı sana yeni bir bilet kesmişler; cennete girişinin bileti. Yeni yolculuğuna uğurlarken seni zamanın benim için de durduğunu sanmıştım. Durmamış meğer. Zaman sensizken de acımasız bir hızla akıyormuş. Bana saymak düştü günleri, haftaları ve on iki ayı.

 Önceleri ne yaşadım, nereden nereye savruldum hatırlamam zor. Kalabalıklar içinde yapayalnızdım. Nasıl olduğumu soran onca dostun içinde yalnız. Sormayın bana, dedim sormayın nasıl olduğumu! Cevabını bildiğiniz o soruyu sormayın bana, dedim. Cevabını bildiğim soruyu ben bile soramamışken kendime.

“Hayat devam ediyor” dediler,  hoşlanmadım. “Zaman her şeyin ilacıdır” dediler, hiç hoşlanmadım. “Gözyaşların gidene huzur vermez “ ağlama dediler, önce inkar ettim, korktum sonra, sustum senin için. Kendi içimde kaldım uzun süre.

Yavaş yavaş duruldum sonra.

Sonra adım adım sonbahara yürüdüm, kışın karanlık günlerini sabırsızca saydım.

Sonra bahar geldi.

Sonra doğum günün. Bir mum üfledim Mayıs’ın yedisinde…Huzur içinde olmanı diledim yürekten senin için gizli gizli ağlarken.

Sonra birden bir şey oldu. Seninle hep hayalini kurduğumuz bir seyahat çıktı karşıma. Sesini duydum sanki: Haydi cesaret! Durma git! Kızlarımızın gözlerinin içine baktım. Onlardan aldım gücü. Çıktım yola. Yalnız bırakmadın beni, her anında yanımdaydın. Gülümsedin rüyalarımda. Benim için mutluydun.

Sonra yaz geldi.

Sonra Temmuz.

Şimdi gittiğin günün yıl dönümündeyim. Elimde fotoğraflar; bakıyorum hayatımıza.  Fotoğraflar “an” ları “anı “ yapan siyah beyaz, renkli fotoğraflar; ”geride kalan kayıp zamanlar”. Gülümseyerek poz verilen ya da habersizce bir kareye hapsedilen anılar. Nice kutlamalar, nice keyifli sofralar, dostluklar ve keyifli yolculuklar!  Bakmaya doyulmayan bir daha yaşanmayacak hayat parçacıkları.

Kimi duvarına asar fotoğrafları, kimi albümlerde saklar. Geçtiğimiz günlerde sevdiğim bir yazarın yeni kitabının sayfaları arasında şu cümleye rastladım, ” Duvarlarda duran hayatta olmayan aile büyükleri nereye bakar günler, geceler boyu?”  Şimdi ben de düşünür oldum; acaba duvarda asılı olanlar hep aynı yere bakmaktan sıkılmazlar mı, bizi izlerler mi, ara sıra yerlerini değiştirmeli mi, zaman onlar için nasıl geçer…

Fotoğrafını duvara asmadım. Başucumda senin yastığının altında tutuyorum onu. Özlem duyduğum her an orada buluyorum seni, bir öpücük konduruyorum yanağına usul usul.

 Bugün yine acılıyım,  yine  kalbim kırık, ancak artık dostlarımın sorularından korkmuyorum, artık hazırım duygularımla yüzleşmeye.

“Nasılsın Işıl, nasılsın?”

Yoksunum…

 Yoksunum ensemdeki nefesinden,

yoksunum bana dokunuşundan,

yoksunum sevgi sözcüklerini duymaktan,

 yoksunum senin için pişirmek, seninle bir sofrada oturmaktan.

seni uğurlayıp karşılamaktan,

seninle baharlara, kışlara, yazlara yol almaktan yoksunum .

Şimdi  bütün yoksunluklarımı yanıma alarak, yeni bir biletle yola devam edeceğim. Senin için, benim için, çocuklarımız için…

Gözün arkada kalmasın canım.

İtalik yazılmış cümlecikler Onur Caymaz’ın “Düşün Bihter”adlı son kitabından alıntıdır.

Olmaya

27 Ocak 2020     6 dakika saçmalama

Senin olmaya geldim diye başlıyordu şarkının sözleri. Öncesi nasıldı dur bakayım… Hmm, sanırım karar verdimdi. Ya da kararlıyım bu gece gibi bir şeydi. Kadın şarkıcı çığlık çığlığa “senin olmaya geldim” diye durmadan tekrarlıyordu. Kadınlar, kadınlar böyledir işte. Yırtınırlar senin olayım diye, olurlar. Sonra cicim ayları geçer, adamın takkesi düşer … Sen benimsin diye hönkürdemeye başlar.Bizimki unutmuştur dediklerini; en çok istediğini…Ne demek istiyorsun ben senin malın mıyım diye kafa tutar. İnkardadır şimdi. Olmak istemez kimsenin. Dünya hali işte… Olmaya devlet cihanda bir nefés sıhhat gibi demiş bir büyüğümüz. Haydi söyleyin bakalım kimdi bu büyük, büyük muhteşem büyüğümüz? Hayret kimse bilmiyor mu yoksa…Çok ayıp çoook. Madem öyle o zaman çay içelim. Kızım kalk bak bakalım çay olmaya yüz tutmuş mu… tuttuysa döküver bardaklara.

Kararlıyım bu gece

Senin olmaya geldim… 

 

 

 

 

Korkma

Korkma,sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
Mehmet Akif’in bu dizeyle başlayan ve milli marşımıza güfte olan bu şiiri satır satır açıklamaya çalıştığımız lise yıllarına gittim birden kelimeyi görür görmez. Ne çok söz sanatı vardı şiirin tümünde. Tecahül-i arif ten tutun da teşbihe, mecazdan, hüsn-ü talile ve daha başkaları. Sus Işıl sus! Yine yaşını ortaya çıkartacak konulara girdin. Bugüne gel biraz.Bugün bu sanatların bambaşka adları var sahi. Bir zamanlar ta ki anlamını öğrenene kadar şafağın sönmez olmasının,tüten ocağın ne olduğunun farkında olmadan okumuştuk marşımızı. Şimdiki çocuklar bir harika ama sor bakalım bu satırların hangisini anlayarak okuyorlar. Yok yok çocuklardan çok teknoloji bir harika. Büyük küçük herkes irili ufaklı bir beyaz camın pervanesi olmuşuz, merak ettiğimizin cevabını bir taşla bin kuş misali alı veriyoruz. Gereken sadece sönmez bir merak sahibi olmak.

O ooo, bu sabah geçmiş yokladı beni yine. Bakın dinleyin radyoda Zeki Müren söylüyor.
Sönmez artık yüreğimde yanan bu ateş ,
Bulunur mu bilmem bana senin gibi bir eş.

ESKİ

2014 arşivden
Eski olduğu her halinden belli oluyordu üzerindeki paltonun. Ne rengi renk ne kumaşı kumaş. Oldukça yıpranmış,solmuş. Bir zamanlar kırmızıymış. Bunu ancak cep kenarlarından ya da yukarıya kaldırdığı yakasının altından görebiliyordum.
Metroda ben oturuyordum,o karşımda ayakta duruyordu. Başı dimdik, paltosunun eskiliğiyle ters orantılı parlak kırmızı bir çanta vardı elinde. Elimde olmadan gözlerim ayaklarına kayıyor. Pantalonunun altında çorapsız ayaklarını, ayaklarında derisi soyulmuş yıllar öncenin modası bir çift spor ayakkabı görüyorum. Çıplak ayaklarını gördüğümü fark etmemesi için başımı kaldırıp yüzüne bakamıyorum. O hala elindeki son moda pırıl pırıl çantayı sımsıkı tutuyor. Gücünü, duruşunu sanki o çantaya borçlu. Birden eski paltolu kadının hayat öyküsüne girmiş, merakla onu okumaya çalışır buldum kendimi. Onlarca kurgu geldi zihnime.Yüzüm çantasının rengini aldı.
Eski bir paltoya bakarken ben altı dakika geçti ve ineceğim istasyon kaçtı.

Domates

Mutfakta domates soyuyorduk.

Sen ve ben.

Domatesler kıpkırmızı, kan rengi.

Ellerimiz domates rengi.

Hayallere dalmışım. Bloody Mary yapacağız ya akşama…

Terliyoruz, terini siliyorsun kağıt havluya. Yanımdan ayrılıyorsun, fark etmiyorum.

Terli ensemde bir nefes… Dönüyorum elimde bıçak.

 Bayılmışım.

Kan görünce bayılırım bilirsin.

Örtü

ÖRTÜ/ 2014

Büyükannesinin el emeği göz nuru ağ ipliğinden örülmüş örtüsünü masanın üzerine serdi.İlk defa kullanacaktı.Kıyamamış bir türlü serememişti bugüne kadar. Bu akşam gelecek konuklar masada oturmayacaktı. Zararı olmaz diye düşündü. En güzel kristal vazosunu çıkarttı. Kapının önündeki çiçekçiden aldığı karanfilleri dikkatlice içine yerleştirdi. Vazoyu el işi örtüyü serdiği masanın ortasına yerleştirdi. Eve hemen mis gibi karanfil kokusu yayıldı.Örtü masaya pek yakışmıştı.Sabah kahvesini aldı.Masanın başına geçti.Büyükannesinin el emeğini seyre daldı. Örerken seyretmişti onu çoğu kez.İğne kadar ince bir tığ ile delik delik desen desen örmüştü yılların yaşlandırıp buruşturduğu o maharetli elleriyle. Gözlüğünün ardından ara sıra motifin örneğine baka baka bazan beğenmeyip sökerek aylarca örmüştü bu örtüyü. Telefonun sesiyle yerinden fırladı. Kahve fincanı elinden kaydı . Artık kahveyi masa örtüsü içiyordu.

Göğüs

GÖĞÜS/2016
Göğüs kısmını hiç sevmem şu tavuğun; hoş zaten tavuk da yemiyorum ya yıllardır. Hele göğsü, ııh. İstemem. Haaa, durun bir dakika şu yazdığım sözcükleri biraz geri alayım. Hele tavuk göğsü desem, işte şimdi oldu; bakın onu rededemem. Anlayın canım tavuğun göğsü başka “tavuk göğsü” başka. Hele hele çocukluğumdaki Saray Muhallebicisi’nin yaptığı olacak… Hmmm… Çocukluğumdaki dedim; dikkatinizi çekerim. Çocukluğumda her şey başkaydı. Tavuklar bile. Şehirler başkaydı, insanlar başka. Okullar, öğretmenler, eğitim başka. Başka olmak güzel bir şey mi? Ne bileyim ben, bana öyle geliyor belki de. Kelimeme geri dönsem iyi olacak galiba. Annemin televizyondaki sanatçıların göğüs dekoltelerine yaptığı eleştirileri mi yazsam, yoksa anneannemin bizi okula uğurlarken yaptığı tembihleri mi… “Göğüs bağır açık gezip üşütmeyin haaaa!” Evet efendim, siz de bu kara kışta güzellik uğruna göğsünüzü bağrınızı sıkıca örtmeyi unutmayınız. Sonra üşütürsünüz alimallah. Umarım altı dakikam dolmuştur. Dolmadıysa da doldururuz. Buzdolabında tavuk göğsü var mı acaba? Varsa da kesin yalancısıdır…

Böyleydi

Haziran 2018/ 6 dk.yazıları

Böyleydi

Karşılıklı oturmuş kahvelerini yudumluyorlardı. Sessizlik erkeğin, düşünceler kadının yoldaşı. Sonra sessizliği bozan kadın oldu.

Diyorum ki, diye başladı söze, sonra sustu, sustu… Belli ki bir tepki bekliyordu erkekten.Gelmedi. Sadece “hüüp,hüüp.” Sonra devam etti kadın,” Diyorum ki, ablanlara haber versek de…” Tepki yoktu, sessizlik uzadı, tek taraflı sohbete hakim oldu. Kadının sinir kat sayısı yavaş yavaş doruğa ulaşıyordu. Bu kez sesini yükselterek,” Diyorum ki ablanlara haber versek de bu hafta sonu gelmeseler.”

Adam gazeteye gömülmüş, kim bilir nerelerde…

“Sadi, ablanları aradım, bu hafta sonu gelmeseniz daha iyi olur dedim.”

“Hıı, ya ne iyi olacak bu hafta sonunu birlikte geçirmek.” Dedi erkek, başını gazeteden kaldırmadan. Sonra, enişteyle tavlayı özlemiştim diye ekledi.

Kadın iç geçirdi.”Şükür beni duyabildin. Neyse, iyi ki doğru duymadın. Of! of!

Ayşe merdivenin başında oturmuş, annesiyle babasının bu garip sohbetlerini dinliyordu.Yıllardır böyleydi ikisinin ilişkileri.

Aile

Aile /2017 /6 dakikalık yazılardan

Ne yazsam altından aile çıkıyor. Aile. Çekirdek aile,  geniş aile. Nasıl genişler aileler… Konu bu değil elbet. Belki de artık genişleyeceği kadar genişlemiş görünen ailemizin küçülmeye yüz tuttuğunu, yaş aldıkça büyüklerimizin bir gün bizi terk edip yerlerini bize bırakacaklarını fark ediyor, sessizce tasalanmaya başlıyorum. Belki büyüklerimiz yaşadığı sürece çocuklukta kalacağımızı bilmeyi bir güvende olmak sayıyorum da ondandır telâşım. Belki annemin kucağında yeteri kadar ağlayamamış olmaktandır sızlanmam, belki de istediğim kadar nazlanamamış olmamdandır. Belki bugün kendi çocuklarımdan uzak kaldığım içindir ikinin biri onlardan söz etmem onları bilerek, bilmeyerek yazılarıma konu almam. Bunlar bir yana dursun da aile olmayı şimdi tam da bu zamanda bilerek isteyerek kaçıp geldiğimiz şu kasabada deneyimliyoruz. Kardeşlerin ve onların ailelerinin kocaman bir aile olduğu bu yerde aile olmayı bunun getirdiği farklı sorumlulukların ve keyiflerin tadını çıkartmayı öğreniyoruz. Buradaki yaşamımızı büyükanne ve büyükbabalarımızın geçmiş zaman yaşamlarına benzetiyorum çoğu kez. İki ev; dört evlat, iki damat, bir toruncuk. Harıl harıl çalışan iki mutfak… Ara sıra dolan konuk odaları, hiç boşalmayan çamaşır sepeti… Başa dönsem mi dönmesem mi bilemedim. Yaş almaktan ve kayıplara hazırlanmaktan uzaklaştırmak istemiştim sözlerimi ama biliyorum hayat neye gebeyse onu doğuracak. Rahme düşen neyse doğacak da odur değil mi?

Ailemi seviyorum ve biliyorum ki bağlarımız çok güçlü olduğundan dönüp dolaşıp yazılarıma girecekler. Ben istesem de istemesem de onlar bir yerden burunlarını sokacaklar.

Doldurursun

Temmuz 2018 6dk. yazılarından

Doldurursun

Açarsın tıpayı, doldurursun kırmızıyı kadehe. Yudumlarsın sindire sindire. Önce dudaklarını esir alır sonra diline, ardından gırtlağına hükmeder burukluğu. Evet, bu Boğazkere, dersin Özel kavdan.

İkinci kadeh dolarken artık sadece için değil yavaş yavaş gönlün de ısınmıştır. Bir kıpırtı, bir özlem, bir heyecan fırtınası ruhunu ele geçirmek üzere yola çıkmıştır bile. Şişe dibini bulmaya yakın, gözlerin yan masada oturan erkeğe takılmıştır. Yüreğinde kanat çırpıntıları.   Dudaklarına konmak istersin, mola vermek orada hayata. Yerinden kalkarsın, ayakların yönünü bulmuştur çoktan. Gözlerin erkeğin eline sıkıca yapışan bir kadın eline takılır bu kez. Parlak taşlarla dolu bir el. Hızlıca, hiç düşünmeden o eli alır masaya bırakırsın sertçe. Arzuyla yanan dudaklarının önünde engel yoktur artık. Uzanır şehvetle kenetlenirsin erkeğinkine.

” Hayrola Ayten! Gece yarısı ne oluyor? Bayram değil, seyran değil.”

Arkanı dönersin, açarsın beyazı, doldurursun temiz bir kadehe…