Nefes

6 dakikalık yazılar arşivinden

Al, ver, al, ver! Yukarıda al, aşağıda ver! Burnundan al, ağzından ver! Karnını şişir, şimdi karnını boşalt! Verirken sesini duy “huh, huh”! Şimdi yine al ve bu defa yavaş yavaş ama sesli geri ver. İşte böylece hisset yaşadığını. Damarlarında dolaşan kanı, yaşaman için gerekli enerjinin çoğu kez farkına bile varmadığın, almak ve vermekle bağını keşfet.

Şimdi yine al! Verme! Bir daha al, bir daha,  bir daha al!

Şimdi Ver! Yine ver! Yine ver! Bir daha, bir daha!

Vermek kadar kolay olabilseydi almak bazılarının başardığı gibi. Vermek, almadığın sürece  iyi bir şey değildir demiştir bugüne kadar hayatıma giren bilge kişiler. Çok sevdiğim bir büyüğüm, sonra terapisine girdiğim bir danışman, reiki masterim ve en sonunda da sevgili Yeşim Hocam.

“Almayı bilirsen, vermenin de dozunu kaçırmazsın. Hayatın keyfi sadece vererek çıkmaz.” derken biri, diğer biri de “ Kullanırlar seni, sonsuz bir pınarmışsın gibi, bir bakarsın kurumuş kalmışsın.” demişti.

Kulağıma küpe oldu da bu sözler, bir türlü uzun süre kutularından çıkamadılar. Zaman aldı bu uyarıları içime sindirmem. Alışkanlıklarımdan kurtulabilmem. Kurtulunca da sık sık hatırlatır oldum kendime alabilmenin keyfini. Böylece “ vermek” sözcüğü lugatımdaki olumlu kelimeler arasından sıyrılıp olumsuzların arasına geçiverdi. Boşalan yerine de “almak” geldi.

Al, ver, al, ver! Alırken kamburunu çıkart, verirken sırtını kamburlaştır. Al, ver al, ver! Alırken karın kaslarını sıkıştır, gevşetirken ver. Karın kaslarında soluğunu hisset! Sık kendini sık! Şimdi boşalt. Dokuz, sekiz, yedi, altı, beş, son dört, son üç, son iki, son iki, son iki…..

Ve dakikalar bitti.

 

Kendi Elim

2013 Yazı Evi 6 dakikalık yazılardan

 

İnsanın kendi elinden bir şey kaybolur mu? Benimkinden kayboldu işte. Doğuştan sol elimin serçe parmağının dışına kondurulmuş sütlü kahve rengindeki o minicik noktacık kayboldu. Nasıl oldu, ne zaman oldu bilmiyorum ama ellerimle yarattığım her şeyi ona borçlu olduğumu düşündüğüm “benim” birden yok oldu.

Oysa anneannem derdi ki:

-Bak bu noktacığa iyi bak. Bu senin ileride çok lezzetli yemekler yapacağına, mutfağının beğenileceğine işarettir. İnşallah sen de benim gibi güzel yemekler yaparsın.

Annem derdi ki:

-Bak bu noktacığa iyi bak. Elinde ,hele hele parmaklarında beni olanlar marifetli olur derler. İnşallah sen de benim gibi dikişe nakışa el işine meraklı olursun.

-Babam derdi ki: Bak kızım, elinde beni olanlar sanatçı olurmuş. Belki sen büyük dedelerin gibi iyi resim yapar, iyi kalem tutarsın.

Oldum mu? Belki bunların hepsinden biraz biraz olmuşumdur. Sıra geldi resim yaptım, sıra geldi el işi. Mutfak desen galiba içlerinde en iyisi.

Bir gün sorduğumda kendi kendime, sen nasıl olmak isterdin diye, gözüm sol elime gitti.

Minik kahverengi dostum yerinde yoktu.

 

İkilem

Arşivden

 

Söylesem mi yoksa söylemesem mi?

Konuşsam mı yoksa yazsam mı?

Paylaşsam mı yoksa paylaşmasam mı?

Dur, sonunda olacakları düşün!

Her şey bir “alo” ya da klavyenin minicik “gönder” tuşuna bağlı. Bıçak sırtı gibi keskin bir duygu içindeyim. Ya batacak, ya çıkacağım.

Duyduklarım kolayca unutulacak şeyler değil. İçimdeki öfke, “Evet tıkla gitsin, damarlarına zorla zerk edilmiş olan zehri sen de akıt, akıttıkça için arınsın.” Diyor. Tam parmaklarım kararını vermiş tuşlara dokunacakken, “Bu seni aşar, dur bir kez daha düşün olabilecekleri!” diyorum kendi kendime, susturmaya çalışıyorum öfkemin sesini, endişemin sesiyle.Birden, her işe burnunu sokan zihnimi devreden çıkartıp, duygularıma kapılıyor,”gönder” tuşuna hızlıca, kararımdan dönmemek üzere basıyorum.

Ama o da ne “ Bağlantı yok! Tekrar dene!”

“Al sana sanal ortamdan bile uyarı aldım. Şimdi  ben ne yapacağım?  Tam da kararımı vermişken… Sakin olmalıyım, belki böylesi daha iyi.”

Bir kahve pişiriyorum kendime şöyle okkalısından, sade, koyu mu koyu. Yanında bir parça çikolata yok bu defa. Acı içmek istiyorum onu belki içimde kaynamakta olan acıyı bastırır ümidiyle. İsteksizce fincanı ters çevirip aslında bakmayı bilemediğim bir fala bağlıyorum umudumu. Sanki fincanın içinde kuruyan telveler bana söyleyecekler ne yapmam gerektiğini. Sonuçta suçu fala mı atacağım? Ama ya şu an bildiklerim. Onlara ne olacak…

Tıkla! Tıklama!

Ahh! Bu ikilem yok mu…

“Yok, yok bence en iyisi karar vermeyi erteleyip mutfağa dönme zamanı. Una su katıp, gözyaşlarımla mayalarsam, belki o zaman yok ederim içimdeki ikilemi.”

Haber

2014 / 6 dakikalık yazılar arşivinden

Haber izlemeyi bırakalı yakında bir yıl olacak. Ya da kısaca şöyle diyeyim. Gezi olayları bastırılıp da ortalığın sakinleştiğinin sanıldığı günlerden beri medyadan haber almaktan vaz geçtim. Benim için çok şey gömüldü kaldı Taksim’de. Yalnız kaybedilen üç, beş can değil Taksim’ e gömülen. Demokrasi, empati, insanlık, eşitlik, umutlar gömüldü Taksim’ e. Çadırlar, kitaplar, ağaçlar gömüldü ve üstleri balçıkla örtüldü. Taksim betona kesti. Yalnız kaldı, sessiz, renksiz ıssız kaldı. İstanbul meydansız kaldı.  Taksim altın değerinde haber oldu tüm dünyaya. Taksim de kaybedilen canların üzerinden paralar kazandı tüm medya. Yüzlerce binlerce kez doymadan gösterdiler o masum bedenlere sıkılan kurşunları, atılan fişekleri. Ana, babaların gözyaşlarıyla yazıldı sütunlar, gidenlerin kanlarıyla boyandı sayfalar. Dünyanın suyu harcandı Taksim’de,hala temizlenmedi vicdanlar.

Bir metro çıkışı rastladım Atatürk’e. Küsmüş, kapatmıştı gözlerini. Görmemek için olanları, ülkesini emanet ettiği gençlere yapılan eziyeti. Küsmüş,kapatmıştı kulaklarını. Duymamak için bir zamanlar meydanı süsleyen ışıklı suların sesleri yerine tomalardan sıkılan ilaçlı suların sesini.

Can damarları kesilmiş, ürkütülmüş, sindirilmiş ama hala gündemde Taksim. Yasaklar Meydanı olacak adı yakında. İşçi Bayramı kutlamak yasak, demokratik haklar için gösteri yapmak yasak, üç beş kişi yan yana oturmak yasak, parka girmek, toplu halde ağaç altlarında oturmak tamamen yassak.

Haber almama özgürlüğümü kullanıyorum ben şimdi. Ta ki ülkemde gülümsetecek olaylardan haberler yapılana kadar.

Sessizlik

6 dakika yazıları 2013 arşivinden

Pencerenin önünde karşılıklı oturup susuşuyoruz. Sıkça yapıyoruz bunu son yıllarda. Gitgide artan sıklıkta susuşmaktayız babamla. Babamın işi artık susmak. Ne yazık,oysa onunla konuşmak istediğim ne çok şey vardı… Sessizliği yeğliyor, çünkü biliyor ki birkaç cümle sonra unutacak konuşulanları, o yüzden susmak istiyor. Düşünmek onu yoruyor. O artık sessizliği seviyor. Annemle de aramızdaki ilişki yavaş yavaş yerini sessizliğe terk etmek üzere. Konuştuğumuz zaman hep tartıştığımız düşünülürse, bu sessizlik bayağı iyi bir şey. Ama anlamsızca karşılıklı oturarak yarattığımız sessizlik çekilir şey değil.

Kocamla tartıştığımız zaman aramızı bulmaya yarayan, birbirimizin içindeki çığlıkları duymamıza yardım eden sessizlik, annemle aramızda anlamsız saçma sapan bir boşluğa dönüşüyor. O sessizliği sevmiyorum. Onunla sessiz olmak değil keşkelere yer bırakmadan konuşabilmeyi istiyorum. Keşke mümkün olsa.

Sessizlik ben isteyince satın alınacak bir şey olsa diye çok düşünmüşümdür. Bakkaldan ekmek, süt, gazete alır gibi.

Okumak, yazmak, film izlemek, kendi iç seslerimi dinleyebilmek için bir paket sessizlik lütfen.

Dökülen

Dökülen

7 Temmuz 2014

Yerdekileri faraşa topladı, çöpe attı. Sonra uzun saplı yer beziyle kovayı getirdi, yerleri bir güzel sildi, bezi kovanın kenarına sokup sıktı, sonra bir kez de duru suyla sildi. Kovayı yerine koydu, ortalığa  şöyle bir baktı; biraz önceki savaş alanının izi bile kalmamıştı. Nihayet bugünlük mutfaktaki işi bitmişti. Ne çok iş yapmıştı yine. Oldum olası çok hızlı ama biraz dağınık çalışırdı. Önce gırtlak sonra toparlamak. Bir kaç yemek aynı anda elinden çıkar işler kısa sürede biterdi. Her defasında kendisine bir daha sefere daha tertipli çalışacağına söz verirdi ama sözünü tutamazdı. Mutfakta oraya buraya döküleni saçılanı toplamak on kap yemek pişirmekten daha zor gelirdi de yine vazgeçemezdi alışkanlığından.Düdüklüde et pişerken o fasulyeyi ayıklar,fasulye pişerken dolmaya soğan kavurur,dolmanın içi demlenirken patlıcanları kızartır, kıymayı kavurur,bu arada sabah mayaladığı ekmeğe bakar,fırına girme zamanı gelmiştir. Ellerini iyice yıkar fırını ısıtır,onu beklerken dolma biberlerini yıkayıp ayıklar.Ekmeği fırına sürer, dolmayı doldurur, üzerilerine birer parça domatesten kapak yapar.Pişmeye bırakır. Karnıyarıkları doldurur,süsler,akşama fırına girmek üzere beklemeye alır.O sırada taze süt gelir,yoğurdunu mayalarken saat çalar,ekmek pişmiştir.Fırının kapağını açar ,ooooh mis! Düdüklüde pişen et soğumuştur, kaplara boşaltıp buzluğa kaldırır.Ortalığı toparlayıp çöpleri atar,bulaşıkları çalkalayıp makineye yerleştirir ve sıra yerlere dökülenleri toparlamaya gelir.Altı dakikada bütün bunlar yazılır da…

Gülümsemeye

25 Ağustos 2016

Yeşil kutu göz kırptı uzaktan. İhmale uğramış gibi duruyordu; boynu bükük, tek başına.Hiç niyetim ve arzum yokken nedensiz gülümsememe sebep oldu bu yaşadığım an. Kahvaltı sofrasını öylece bıraktım ve geçtim klavyenin başına. Yazacaklarım okuyanı gülümsemeye başlatmayacak belki ama gel gör ki elimi atar atmaz bu kelime çıkıverdi karşıma. Yaz bakalım şimdi yazabilirsen 6 dakika boyunca. Gülümseme de neymiş… Ya gülersin ya gülmezsin. İkisinin ortası saçmalık, ya da Mona Lisacılık oynamak. Kadın amma da gülümsemiş ha.Yıllar yıllar geçmiş hala gülümsüyor duvardan. Hoş, Leonardo ustanın bu tablosuyla ilgili bir çok söylenti var ama haydi neyse oralara girmeyeyim. Şu kahvaltı sofrasına konan sineklerin dünyasına bir gideyim. Acaba örtünün üzerindeki iştah açıcı kırıntlar onları gülümsetiyor mudur, ya da tabaktaki balı gören arılar gülümsemeye başlar mı? Gülümsemek, gülmeye başlamanın öncesi, ya ağlamaya başlamanın öncesi nedir acaba? Biliyorum biliyorum, önce gözlere yaşlar dolar, bakışlar buğulanır,dudaklar büzülür, burun delikleri hızla açılır kapanır ve sonra….

Ne ettin sen bana bu sabah yeşil kutum? Gülümsemeye niyetim olmadığını bilemedin mi? Nereden çıktı bu kelime karşıma. Zorla yazarsan işte böyle saçmalarsın kızım. Sen en iyisi kalk sofrayı topla!

Zaman

2013/ Yazı evi 6 dakikalarından

Bizim zamanımızda kızlar şöyle yapar böyle yapmazlardı.Bizim zamanımızda şu şöyleydi, bu böyleydi, saygı vardı efendim, saygı, deyip dururdu anneannem. Yine anneannemden sözü açtım değil mi? Büyüklerimi düşününce hep anneannemden söz açarım; neden bilir misiniz., çünkü benim uzun uzun anlatacak bir babaannem olmadı. Sadece fotoğraflarını gördüm kendisine benzediğim söylenen İsmet Hanım’ı. Babamı daha on dördünde anasız bırakan çilekeş kadını. Hoş, onun yokluğunu hissettirmeyen, bana babaannecilik yapan bir babaannem vardı bir zamanlar.İnanın ilkokulu bitirene kadar gerçek sandığım cici babaannem.Pek safmışım yaaaa! Ben mi utanacağım, yok canım beni buna inandıranlar utansın. Kesin rahmet istedi Dilara babaannem. Yoksa zaman kelimesinde saçmalayayım derken ne alâka aklıma gelmesi.Aklıma düşmeyenleri de ben düşürsem bari.Mesela hiç bilmediğim babamı anasızken bir de öksüz bırakan büyük babamı, sonra daha yedi yaşımdayken kaybettiğim dedemi” annemin babası” yani. Nedense anne babası dededir de baba babası büyük baba. İşte altı dakikalık zaman böyle saçmalayarak dolar.

 

Saçlarımın

4Haziran 2016

Saçlarımın rengarenk hali kalmadı bu aralar. Oysa taşındığımızdan beridir idare etmişti mavili yeşilli morlu renkleri. İlk zamanlar sık sık aynaya bakar kendimi bu işe nasıl cesaret ettiğim hakkında sorgulardım. Sonra öyle bir kanıksadım ki sokakta, hastanede, pazarda önümde durup yüzüme nasıl desem ki galiba beğeniyle bakanları şaşkınlıkla karşılar oldum. Yüzümde bir şey mi var diyordum. Saçlarınız, ay çok hoşmuş, ay ben de yapsam, ne güzel , ne yakışmış ve benzeri iltifatlar. Derken bir de baktım ki saçlarımın rengi iyiden iyiye atmış ve o güzelim renkler gidivermiş. Şimdi yeni formüllerle birazcık olsun onları geri getirmeye uğraşıyorum. Aslında buralarda aynaya bakmaya bile sıra gelmiyor bazen. Galiba bakacak öyle çok şey var ki etrafta; bakıp ilgilenmek gereken, önceliğimizi alan. Mesela çiçekler, mesela yeni yeni boy veren domates, kabak , patlıcan ve biberlerimiz, mesela aylardır onca emekle yeşerttiğimiz yoncalarımız. Yoncalarımız deyince galiba kendimizle ilgilenmekten çok onlarla ilgileniyoruz. Tam da boylandılar artık günde bir kez sularız derken onlara musallat olan ve bahçemizi yer yer karartan kelebekler canımızı sıkıyor şu ara. Ne de güzeller aslında. Düşünsenize bahçenizde uçuşan onlarca kelebek. Meğer yoncamızın baş düşmanıymışlar. Yaaa, işte böyle olunca saçlarımın rengi ikinci plana düştü. Ama yılmayacağım, her fırsatta renklendirmeye çalışacağım onları aynı günlük hayatım gibi.

Dar

7 Mart 2016/ Urla

“Dar” sözcüğüyle saçmalama hakkı

Yeri dar gelir içimdeki çocuğa bazı zamanlar. Dar gelir de nasıl genişleteceğini bilemez.Bilemez çünkü içinden kaçıp gitmelere alışık değildir. Alışmıştır sınırlarında kalmaya, alışmıştır beslenip kollanmaya, alışmıştır sevilip nazlanmaya. Oysa bu aralar bir ağlamadır tutturdu ki öyle böyle değil. Bağıra çağıra, ıslak ıslak ağlamalarda. Sarılıyorum ona, sarmalıyorum sıcacık kollarımla, kucağımda avutmaya çalışıyorum.Büyümeyi bekle, sabret her şey iyi olacak diyorum. Sabır, sabır… Aslında hayatımızın akışında işleri kolaylaştırmaya yarayan bir şey sabır; her ne dar öyle görünmese de… Sabır, benim burcumla yakından uzaktan alakalı değil ki. Ben her şeyi fazla beklemeden fazla uzatmadan yapmak isterim.Ben olmazı olur yapan olmak isterim. Elim kolum bağlı kalamam. Üreten, yaratan olarak kalmak isterim yaşadıkça.Sabır, sabır çocuğum; bir gün sen de kuş misali uçacaksın. Kanat çırparak başka yaşamlara doğru yol alacaksın. Oralarda büyüyecek, sonra yine yuvacığına döneceksin.