Gidecek

2013 Yazı Evi 6 dakika

Süslenmiş, püslenmiş; en kırmızı rujunu sürünmüş, en afilli ayakkabılarını bulmuş ayağına geçirmiş, yabanlık elbisesi üzerinde ayakkabılarının takımı çantası elinde kapıdan çıkmaya hazırdı. Anahtarlarını, gözlüklerini ve cüzdanını bir kez daha kontrol etti. Her şey yerli yerindeydi de bir de nereye gideceğini hatırlasaydı… Of! Bir şeyleri unutalı hayli zaman oluyordu. Hatırlamayalı, düşünmeyeli, düşünmek istemeyeli de. Bütün bu gereksiz şeylerden vazgeçeli. Gidecekti. Gidecek, uzaklaşacaktı güvenli denen bu evden. Hele bir hatırlasaydı, hele bir sokağa çıkabilse, hemen gidecekti. Sokaklar güvensizmiş. Haydi canım… Döndü aynaya baktı; nereye gideceğini hatırlasaydı keşke. Gidecek nereleri vardı acaba. Büfenin gözünden yıllardır geçmişini önüne koyup kaldıran tozlu fotoğraf albümünü aldı masanın başına oturdu. Belki işe yarar diye sayfaları en baştan çevirmeye başladı. Az sonra sessiz evin kapısında bir anahtar döndü, kapı açıldı. Onu doktora götürmeye gelen kızını duymadı bile; uyuya kalmıştı.

Binerdik

BİNERDİK  kelimesinden yola çıktık saçmalamayı bırakıp anı yazmışız  24.09.2013

Yeşilköy, bir zamanların yeşil, henüz betonla kirlenmemiş Yeşilköy’ü. Orada bir evde yaşardılar annemin dayısıyla yengesi. Yani benim de büyük dayım ve büyük yengem. Kısaca dayı, yenge diye anlatsam kusur olmaz değil mi? Yengemin adı Bülent, dayımınki İbrahim. Evet, yanlış okumadınız; Bülent koymuşlar yengemin adını,  erkek beklerken kız olarak dünyaya geldiği için olsa gerek. Yoksa insan niye kızına erkek ismi koysun ki. Her neyse, İbrahim Dayı ile erkek isimli yengem nur içinde yatsınlar, yıllar sonra acemi bir öykücünün karalamaları arasında kağıtla kalemin buluştuğu yerde canlanıverdiler. Yazı alıştırmaları sırasında koskoca bir kitabın içinden bula bula “binerdik” kelimesi seçilmişti. Altı dakika saçmalama hakkımız vardı bu kelimeyle ilgili. Kronometre çalışmaya başlayınca ne yazacağını düşünmek gibi bir lüksü olmuyor insanın bu altı dakikalarda. Saniyenin onda birinde gözümün önüne iki atın çektiği rengârenk bir fayton geldi. Geldi de beni adalara götürmedi bu fayton. Aldı beni Yeşilköy’e çocukluğumun hafta sonlarına, yengemin evine götürdü. Sonrası saçmalamaktan öteye geçti, anılarda kayboldum. Yazı uzadı da uzadı…

Önce tramvaya sonra trene ondan sonra da faytona binerek geldiğimiz bu evin bahçesi var mıydı, yoksa bir apartman katı mıydı, bakın orası hafızamdan silinivermiş. Ya da çocuk aklımla o evde benim merakımı çeken o kadar çok şey varmış ki evin dış resmini anılarıma kaydetmemişim.

Çocukları yoktu dayıyla yengenin oraya gittiğimde masaların altına girip evcilik, odalarına dalıp saklambaç oynayabileceğim. Buna rağmen çok severdim o evi ve o insanları.

Koyu renk saçlarını ensesinde minik bir topuz yapar saçının renginde incecik bir filenin içine hapsederdi. İpek çoraplarının koncuna eteğinin altından gözükmeyecek bir yerde kocaman bir düğüm atardı. Düzgün dursun kaymasınlar diye. Kaygan ipek düğüm az sonra çözülüverir, çorap dizlerinden yavaşça aşağıya doğru inerdi. Yengem göz ucuyla etrafına bakar görünmediğine emin olunca eteğini usulca kaldırır, çorabını yeniden düğümlerdi. Çocuğum ya, beni adamdan saymazdı herhalde. Ben göreceğimi görmüş olurdum bu arada. Ayaklarının altına koyduğu miniminnacık bir taburesi vardı. Tahtadan yapılmış üzeri kadife kumaşla kaplanmış oyuncak tabure gibi bir şeydi. Eteğinin dibinde durur, ayağını çeksin de ben tabureye oturayım diye beklerdim.

Parlak ve kaygan açık renk bir muşambayla kaplıydı odaların yerleri. Cilalı , kaygan ve tertemiz, aynı hastane koridorları gibi. Onlara giderken yanımıza terliklerimizi alırdık. Ayakkabılarımı çıkartıp terliğimi giyince taaa yatak odalarına kadar girmeme izin vardı. Bayılırdım o odaya. Üzerine hiçbir zaman çıkamadığım yüksek pirinç bir karyola,  başucundaki duvarda da dayımla yengemin düğün fotoğrafları asılı dururdu. Zamanında siyah beyazmış da sonradan üzeri renklendirilmiş bir fotoğraf. Yengemin elinde yerlere kadar uzanan bir demet gelin teli, üzerinde omuzları ve kolları kapalı gelin elbisesi. Başında Avrupalıların  giydiğinden,  süslü püslü bir şapka. Dayımsa damatlık takım elbisesi içinde uzun boylu zarif bir adam. Yuvarlak tel gözlükler gözünde, şık mendili cebinde. Hep merak etmişimdir,bu fotoğrafın niye yatak odasında durduğunu. Sonuçta bir onlar görüyordu  bir de  ben. Salondaysa kocaman portreleri süslerdi duvarları yanlarında  her yaştan kardeşler ve yeğenler, siyah beyaz fotoğraflardan gülümserlerdi gelenlere. Benim oyun yerimse antika gardrobun karşısında duran tuvalet masası. O masanın önünde oturur uzun uzun saçlarımı tarar, evden taşıdığım oyuncaklarımla evcilik oynardım.

Başını örttüğünü hiç anımsamıyorum ama herhalde oldukça dindar bir kadındı yengem. Çünkü bildim bileli dudaklarının arasından dua, elinden tespih eksik olmazdı. Mırıl mırıl mırıldanırdı. Kulaklarında bir çift altın küpe, o mırıldandıkça ritme uygun sallanır dururdu. Konuştuğunu sanır, anlamaya çalışır anlayamazdım ne dediğini. Üstelik sofraya otururken ayrı kalkarken ayrı dualar ederlerdi dayımla ikisi. Biz de el açar onlara uyardık. ”Biz doyduk, Allah açları doyursun “ derdik hep birlikte. Derdik, dediğime bakmayın, ben o zamanlar bu cümleyi “Allah ağaçları doyursun.” diye bellemiş, niye böyle söylendiğini de uzun süre anlayamamıştım.

Yemekten önce dayı da mutfağa girer, hazırlıklara yardım ederdi. Sabırlı, sessiz, sakin bir adamdı. Onun kıvırcık salatayı parmaklarını kesmeden kıl gibi ince kesişini hayretle izlerdim.  Yumuşacık olurdu onun yaptığı salata. Bayaz lahanayı da böyle ince keser, tuzla bir güzel ovuşturur sonra da limonlu yağlı bir sosun içine kavanoza basardı. Ne kadar seyrettiysem ne kadar çabaladıysam da onun kestiği incelikte salatayı hiçbir gün kadar kesemedim.

Salonda yuvarlak bir orta sehpası ve koltukların yanına konan daha küçük boyda benzerleri vardı. Üzerlerinde sık sık değişen el işi göz nuru keten sehpa örtüleri. Onlar da oyuncaklarım olurdu ara sıra. Vitrinde renk renk çeşitli cam eşyalar, biblolar.  Hortumunu havaya kaldırmış kocaman gri porselen file gelince o büfenin üzerinde dururdu. Yanında mavi camdan, kapağında kabartmalar olan saplı bir şekerlik. Ya menekşe şekeri ya da Elit marka sakızlı bonbon olurdu içinde. İkram edilmeden alınmazdı şekerler. Ne o şekerlerin tadı var şimdikilerde ne de o şekerlik vitrinlerde. Horhorda gezinirken bir gün gözüme ilişti bir benzeri, yanına gittim, açtım kapağını, boştu.

Ben büyüdüm, onlar yaşlandı.

Yeşilköy’den önce faytonlar taşındı, sonra yengemle dayım, önce şehre,  sonra cennete… Huzur içinde yatsınlar.

 

 

 

 

 

 

Sandık

3.12.2014

Güz rüzgârıyla savruluyor yapraklar. Sarı, kırmızı, boz. Leylekler göçeli hayli oldu. Hasret bitiyor, yalnızlığıma kavuşmam yakın. Yalnızlık, sessizlik. Ben onları özlerim. Yaşlıyım elbet ondandır kalabalıktan kaçmam. Sıkılmam hiç. Penceremin aralığından ısrarla odama izinsiz dalan poyraz arkadaşımdır. Sevdiceğimdir. Soğuktur, serttir, kabadır ama ondan vazgeçemem. Ben unutsam o unutturmaz anılarımı.

Anılarıma sarınırım sıkıca.  Üşümem hiç.

Mustafendi’nin keyfi yerinde. Koştura koştura geliyor. Bu telaşına bakılırsa Pamuş Hanım kurtulmuş. Bana geliyorsa kesin kızları olmuştur. Bir çeyiz sandığı yapayım istemişti Pamuş Hanım. İçine kız doğmuştu bu kez. Sakız ağacından oymalı olsun, demişti. Gelenekleridir, bilirim; kız kundakta çeyiz sandıkta.

– Gözün aydın Mustafendi, muradınıza ermişsinizdir anlaşılan. Hayırlı, uğurlu olsun evladınız. Bereketiyle gelmiş olsun.

– Çok şükür, Dimitri, çok şükür. Eyleme beni de de bakayım, hazır mı, Kadriye’min sandığı. Pamuş’um dört gözle bekler.  

-Hazir olmaya hazir da; biraz ağır oldu mübarek… Taşıması güç olacaktır. Pirinç kulplar getirdi Yorgo Usta. Takacayim iki yanına. Az beklesen.

– Haydi bre, sallanma o zaman. Çarşı pazar beni bekler. Hele ben şerbetlikleri alayım, sen bitir şu işi. Beraberce götürüverelim bizim eve.

Kadriye büyüyor, emeklemeye başladı… Pamuş Hanım’ın eli boş durmuyor, işliyor, dikiyor. Hazırladığı her şeyi bin bir duayla kucağıma teslim ediyor.

Kadriye genç kız… Yatak takımları, masa örtüleri, ipek gecelikler, oyalı yemeniler, işli mendiller dizi dizi… Hepsi hazır. Lavanta kokarlar mis gibi.

Kadriye güzel mi güzel. İsmail sevdalı Kadriye’ye.

Pamuş Hanım ile Mustafendi mutlu mesut olsun diye dualar ederek gelin verdiler kızlarını İsmail’e. Tüccardı İsmail. Para tutardı eli.

Mutluluk; keşke dualar yetseydi hep mutlu olmaya, keşke…

Oysa acı dolu kara günler hemen yanı başımızda beklemekteydi. Tarih kalemini eline almış, kara kaplı defterinin sayfalarını bu kez kana bulamaya hazırlanıyordu.  Harbin ayak sesleri uzaktan uzağa duyulmaya başladığında mutlu günlerimiz çoktan geride kalmıştı.

Kadriye iki kızının ardından Pamuş Hanım’ı toprağa verdiğinde  acıların en büyüğünü yaşadığını sanıyordu. Yanılıyordu.

Endişe ve acı dolu günler birbiri üzerine geliyor, Kadriye’nin gözünde yaş kurumuyordu. Babasını kaybettiğinde artık biri karnında, üç erkek çocuk anasıydı. Savaş iyice yaklaşmıştı.  İsmail, Kadriye’nin sevdiceği, evimizin eri karşı kıyıda görevde. Kadriye’nin gözü yollarda.

Ağustos sıcağında bir Selânik akşamı.

Selânik huzursuz.

Huzursuz gün batımı kızıllıkları.

Biliyorlar gibi az sonra olacakları.

Az sonra yine kızaracak gökyüzü. Gün batımının yerini zalim, vicdansız alevler alacak.

Yangın!

Yangın yutmaya geliyor Selânik’i. Yangını haber edeyim diye İhsan oğlum, Kadriye’nin en büyüğü,  öyle bir kapaklandı ki yere, kalkamadı bir süre, korkudan kekeme oldu o anda.

Ben Dimitri, Rum, Müslüman bilmem. Keser biçer mobilya yapar giydiririm evlerini. Osmanlı yeniliyor haberi dolaşıyor Selânik’te. Göç, göç olacak fısıltılarıysa kulaktan kulağa yayılıyor. Ne zaman, nereye, meçhul… Ah, komşularım, ah can yoldaşlarım, ne yapacayız, nereye olacak bu göç? Ben, Dimitri, Ben nasıl ayrılacayım sizden? Nasıl  nasıl?

Yangın, yağma, talan başladı bile. Göç artık tepemizde bangır bangır bağırıyor. “Haydi, durmayın, toplanın yola koyulun, artık doğduğunuz, büyüdüğünüz, ana vatanım dediğiniz bu topraklar sizin değil.”

İsmail haber salmıştı öte kıyıdan. “Acele edin, bir gemi kalkıyor buradan; Kaptan  Kostakis, yolcusu Anadolu’yu yıllardır vatanı bilmiş Rumlar. Onlar inecek, siz bineceksiniz. Karşılayacağım sizi. Acele edin, toparlanın. Sakın gereksiz yük almayın yanınıza. Rabbim sizi de bizi de geride kalanları da korusun.”

O gece Kadriye gözünde oluk oluk akan yaşlar kucağımda ne var ne yok yere döküverdi. Ne kolalı yatak takımlarını, kenar süslü peşkirleri, ne de ipek çamaşırlarını yanına alabilirdi. Anacığının göz nuru çeyizini öpe koklaya bir gün kavuşma umuduyla sedirin altına sakladı, en gerekli, en hayati ihtiyaçlarını ve zor günler için sakladığı erzakı bana emanet etti.

Şanslıydık; vefakar Dimitri Usta’nın oğlu Niko bir yaylı at arabasıyla yardımımıza koştu. ; Araba bulamayan halkın çoğu yayan yollara revan olmuştu.

Yol kalabalık.

Yolcu arkasında koskoca bir yangın yeri dağılmış hayatlar bıramış.

Yol uzun, yol zahmetli…

Yolcu yolun sonunu bilmiyor.

Yol açlık, yol hastalık… Yol ölüm.

Göç acı.

Kıyıya ulaşabilen uykusuz gözler ufka kilitlenmiş bir gemi bekler.

Nihayet günler sonra o gemi gemi tonlarca ağırlığın altında yamulmuş ahlaya oflaya limana vardığında, meçhul geleceğine hazır bekleyenlerin umut çığlıklarıyla karşılandı. Karşı kıyıdan gelebilenlerin bizden pek farkı yoktu. Onlar da eşlerinden, ailelerinden, komşularından kopartılıp meçhul geleceklerine gönderilmişlerdi. Filikalar hızla boşalmış aynı hızla yeniden dolmuştu. Bize sıra gelip de gemiye binene kadar çok ama çok acı göç öyküleri dinledik. Anılarımda yer eden en acılarıysa bu uzun deniz yolculuğuna dayanamayan zavallıcıkların öyküleriydi Onların mezarı Ege’nin derinlikleri olmuştu. Adsız, sahipsiz, bir demet çiçeksiz mezarlar.

Göç acı, yolculuk zor. Hele hastaysan, hele yaşlıysan.

Hastalık bulaşıcı.

Hastalık tedavi edilemez.

Hastalar ölüme terk.

Hastalar ve cesetler denize…

Göç acı, göç unutulmaz.

Şanslıydık;  Çileli yolculuğumuzun sonunda İsmail kalabalığın arasından sıyrılıp bizi bulduğunda sevincimden yerimde duramaz olmuştum. Göç yorgunuydum.  Nihayet, nihayet ben de köşeme kurulup huzura kavuşacaktım.

İzmir; İstiklal Harbi’nin acılarını da cumhuriyetin kuruluşunun coşkulu sevincini de Karşıyaka’da pek güzel bir evde yaşadık.

İhsan, zavallı yavrucak daha bir yıl geçmeden hayata veda ettiğinde hala kekemeydi.

Kadriye mutsuz, kırgın, dertli.

Sonra kader ona bir kez daha gülen yüzünü gösterdi. Kadriye’m bir kez daha gebe kaldı. Bu kez yıllardır özlemini çektiği kız evlat onlara İzmir’de nasip oldu.  “ Büyülü güzellik ” anlamında “Füsun”, dediler kızlarına.

Kız evlât demek çeyiz demek. Gözyaşları, dualar, iyi dileklerle sandık açmak demek. Füsun’un çeyizi de bana emanet oldu.

Ah! Dimitri Usta ah! Bilsen sana ne dualar etti bu aile. Ya ben… Son anda taktığın o pirinç kulplarım olmayaydı ayakta kalabilir miydim? Bazen bedenimde o nasırlı parmaklarını ve o kulpların bedenime girişinin acısını hisseder gibi olup ürperiyorum da… Sonra şükrediyorum.

Şükrettiğim  bir şey daha var; bu güne dek nasip olduğum vefalı eller. Hele Füsun’un ve onun da kızlarının beni el üstünde tutmaları, evden eve birlikte götürmeleri unutulacak şey mi?

Yıllar geçmiş artık vazifem değişmişti. Artık Kadriye’min ilk toruncuğu Rengin kızımın salonunda aile yadigârı bir konuk olmuş baş köşede istirahate çekilmiştim.

Bir gün, bu aile için yeni bir umut, yeni bir göç haberi geldi. Meğer İstanbul bizi beklermiş. Heyecanlandım, hem de çok. Dillerden düşmeyen o harika şehri görmek bana da nasip olacak mıydı? Yoksa birçok arkadaşım gibi işe yaramaz deyip beni parçalayacak, odunluğa mı atacaklardı. Hayır, Rengin bana kıyamadı. Kocaman bir kamyona yüklediler beni. Bu kez göç çok rahat, çok umutluydu. Yolun sonunda Rengin kızımın yatak odasına şifonyer oldum. Çok mutlu bir on yıl geçirdik birlikte. Bana baktıkça Pamuş Hanım’ı anar, küçük bir çocukken Kadriye’mden dinlediği göç hikâyelerini anımsardı.

Derken İstanbul’da yeni bir ev, modern bir yatak odası ve artık içinde bana yer olmayan bir salon. Bu kez ev küçük, karar zor. Beni eskiciye mi versinler, yoksa?

Şanslıydık. Kimse üzülmedi. Rengin kızım beni bir arkadaşının eski eşyalara meraklı kızına armağan etti. Başak, yeni kızım, beni Çanakkale’ye, yazları geldikleri bu eve getirirken hain kurtlar bedenime zarar vermesin diye beni ilaçlattı, üstüne üstlük boyattı. Güzelleştim. Üst kattaki bu odaya yerleştim. Bu arada epey öksürdüm ama yaşamak için bunlara değerdi.

Artık Başak kızımın başucundayım. Zaman zaman bu eve nefes almaya, dinlenmeye gelirler. Gelince de hatırımı sormadan gitmezler. Duydum ki onlara anlattıklarımı eş dost bildiklerine hikaye ederlermiş. Gurur duyarlarmış bana sahip olmaktan.

Ben, Selânikli Dimitri Usta’nın ellerinden doğma, çileli göçlere, dayanılmaz acılara şahit olmuş, önce rahmetli Pamuş Hanım’ın kızı  Kadriye’nin, sonra torunu  Füsun’un çeyiz sandığı… Poyrazı beklerim köşemde, karşı kıyıdan haberler getirsin diye. İşittiklerim hep vatanından, sevdiklerinden ayrı düşenlerin hazin göç öyküleri olsa bile.

Üşümem hiç, örtünürüm anılarımla.

Işıl Ertunç

Ağustos 2018

 

Sandal, çeşme,şarkı

Sandal-Çeşme-Şarkı

Ocak/ 2015

Yok edilmiş bir geçmişin bahçe duvarında oturuyordular. Adam bir sigara yaktı. Kolunu kadının omuzuna attı.

-Babam yorgun gelirdi işten. Koşar elinden paketlerini alırdım, bak tam şurada sarmaşık gülleriyle örtülü demir bahçe kapısı vardı. Birlikte girerdik içeriye. Köşkün arkasını dolanır, kızartma kokusunu takip eder, müştemilata geçerdik.

-Her yaz kiralar mıydınız müştemilatı?

-Ben kendimi bildim bileli yazlarımız burada geçerdi. Köşkün sahipleri Murtaza Amca babamın patronun yakınıydı. Annemin astımına iyi geliyor, torunlarıyla da arkadaşlık ediyoruz diye bizden başka yazlıkçılara vermediler yıllarca. Hem Firuzan Hanım Teyze de annemi pek severdi.

-Sözünü kestim, kızartma kokusunda kalmıştık. Ya sonra…

-Senin karnın acıktı galiba.

-Eh, biraz.

– Annem sofrayı bahçeye kurmuş olurdu. Sarılırdı babama, sonra içeri koşar, buz gibi bir bardak zencefilli limonatayla geri gelirdi. Mavi beyaz kareli muşamba masa örtüsü serili masamızda annemin özene bezene hazırladığı yemekler hazır beklerdi. Annem elime bozukluları tutuşturur; hadi fırla ekmeği al gel, baban açtır, komutunu verirdi.

-Sen de ekmeği getirene kadar, topuzlarını yerdin, değil mi…

-Nerden bildin?

-Hala öyle yapıyorsun da…

-Alışkanlık canım. Bak, fırın şu karşı sokağın içinde, çeşmenin karşısındaydı. Sıcacık ekmeğin önce bir topuzunu, sonra dayanamaz, ikincisini de yer öyle gelirdim eve. Annem de babam da alışıktılar buna. Sadece babam; sıcak ekmek midene oturmasın evde de topuzları sana veririz oğlum merak etme derdi ama çocukluk işte, ben yine de ekmeği hep eksik getirirdim eve.  Bak şimdi hepimiz eksik kaldık. Ne fırın, ne köşk ne müştemilat, ne sarmaşıklı kapı ne de babam var. Geride kalan, sadece susuz bir çeşme.

-Haklısın canım.

-Ya çamlar, asırlık çamların altında püfür püfür geçerdi sıcak yaz günleri. Hepsini kesmişler. Nasılsa şu öksüzü bırakmışlar bir başına… İyice küçüktük. Öğleden sonraları, herkes bir köşeye çekildiğinde Firuzan Hanım Teyze’nin torunlarıyla ağaçlara tırmanır, elimizdeki sopalarla kozalakları yere düşürür, sonra da fıstıklarını ayıklardık. Ellerimiz kapkara olurdu. Fıstıkları cebimize sokuşturur, kimseye yakalanmadan çeşmede ellerimizi yıkar gelirdik. Çocuk aklı işte; ceplerimize bulaşan karalar bizi ele verene kadar sürerdi yaramazlığımız..

– Firuzan Hanım’ın torunlarıyla sonradan hiç görüşmediniz mi? Yani, köşkün satılıp yerine apartman dikildiğini onlar bilirler değil mi?

-Bilmezler mi, bilirler tabii de, dağıldık biz de. Babamı kaybettikten sonra bir daha buraya gelmedik. Ben burs kazanıp Boston’a gelince haliyle uzaklaştım. Yazışıyorduk ama o yıllar üniversitelerde yine çatışmalar vardı, biliyorsun. Sanırım bunların adı bazı olaylar karışmış. İzlerini kaybettim. Annem de Firuzan Hanım Teyze öldükten sonra bir daha ne oğlundan ne gelininden haber alamamış. Sonra da biliyorsun işte on yıldır İstanbul’a ilk defa geliyoruz.

-Kim bilir… Belki de ortadan kaybolmayı onlar istemişlerdir.

-Belki. Çok değil be Laleciğim, sadece on yıl önce, köşk de yerindeydi, müştemilat da. Babam da. Babamı şuracıkta, tam da şu duvarın dibinde bulduk. Cehennem sıcağı bir akşamüstüydü. Henüz üniversite sınavının sonuçlarını öğrenmemiştik. Ali Amca’dan kiraladığımız sandalları yeni teslim etmiş, kovamızda o günün ganimeti istavritler eve dönüyorduk. Köşeyi döndüğümüzde etrafına toplanmış kalabalığı gördük.

Kalp kriziymiş.

Lale kocasının gözlerine doluşan yaşları fark edince konuyu değiştirmeye çalıştı.

-Sahi Murat, hani sen bir sandalcıdan bahseder dururdun bana. Sevdalı mıymış neymiş… Yoksa o mu, sandalcı Ali Amca dediğin?

-Evet canım, ta kendisi. Marmara’nın kirlenmeye başladığı yıllardı. Ali Amca kıyıdaki barınakta yatar kalkardı. Burada çoğunluk kiraladığı sandalla açılır, öyle denize girerdi. Biz de hem denize girer hem de balık tutardık. Biz buralardan ayrıldığımızda henüz ellisinde bile yoktu adamcağız ama aşk acısıyla çökmüş bir garibandı; bütün gün dilinde bir zamanlar sevdiği pavyon şarkıcısının şarkıları, sabahtan akşama kadar ufak ufak demlenirdi. Kimseye zararı dokunduğunu görmedik doğrusu. Bir yandan olta yapar, satar, bir yandan da elinde kalan iki, üç sandalı kiralar, ekmeğini kazanırdı. Hiç unutmam, babam da ilk oltamı ona hazırlatmıştı.

-Elinde kalan dediğine göre…

-Diyorum ya, onun hayatı da ayrı bir hikâye; anlattığına göre çok para akıtmış bir zamanlar bu şarkıcıya. Daha gencecik bir kızken görmüş bunu, tutulmuş. Pavyon dünyası bu, aşk meşk dinler mi… Balıkçı teknesini de, elinde avucunda ne varsa hepsini pavyonda harcamış bizimki. Babam pek sık sandalla çıktığından epey derdini dinlemiştir onun. Hatırladığıma göre babası her ne sebeptense, hapse girince düşmüş kız pavyona. Bir gün babasının onu kurtarmasını beklermiş. Bunun gibi bir şeyler anlatmış babama. Çok param olsa pavyonu kapatır kurtarırım onu derdi. Ama bildiğim kadarıyla sandalcılıktan pek para kazandığı da yoktu. Kazandığı üç beş kuruşu da gider o pavyona bırakır gelirdi.

-Muratçığım, artık kalksak mı, baksana gelen geçen bize bakıyor, çocuklar gibi şu duvarın üzerinde oturduk, kaldık. Hem ben gerçekten çok acıktım, üstelik şu sandalcıyı da çok merak ettim. Acaba halâ buralarda mı?

-Hadi gidelim, bakalım. Bulursak, seni de sandala bindiririm, ne dersin…

Genç adam iyice örselenmiş anılarına arkasını döndü, karısının elini sıkıca tuttu. Uzun yıllar ailesiyle yazlığa geldikleri Suadiye sahiline doğru yürüdüler.

Kıyıya geldiklerinde sandalcının yerinde birkaç derme çatma tahta masa ve sandalyeden oluşmuş küçücük bir balıkçı lokantasıyla karşılaştılar. Murat hayal kırıklığıyla içini çekti.

-Gördün mü bak, o da gitmiş işte. Ne sandal var ne sandalcı.

– Hadi gelmişken şurada bir şeyler yiyelim, belki sandalcıya ne olduğunu öğrenebiliriz.

Mavi plastik örtülü masalardan birine oturdular. Mutfak olarak kullanılan minik barakadan şarkı söyleyen bir kadının sesi geliyordu. Şarkının sözleri çok tanıdıktı. Murat heyecanla yerinden kalktı. Barakanın naylon kaplı penceresinden içeriye baktı; balıkları ayıklayan adam da, salataları yıkarken keyifle şarkı söyleyen kadın da yabancısı değildi.

Dönerlerken yine o bahçe duvarının önünden geçtiler. Murat gözlerini kapattı. Bir an için babasını duvarın üzerine oturmuş, dinlenirken gördü. Babası da mutluydu, Murat da.

 

 

 

 

 

Çorba

ÇORBA
Haziran 2015
Hava hiç soğuk değil. Yine de onu özledim; kavrulurken evimin her köşesine yayılan kokusunu özledim. Bu öyle bir kokudur ki, burun deliklerimle temas ettiği andan itibaren bütün duyularımı esir alır. Heyecanlanırım. Önce şehriyenin, sonra unun pembeleşirken et suyuyla buluşmasını, ağır ağır kaynayıp kremamsı bir hale gelmesini beklerken saniyeleri sayarım. Bir an önce kıvamını almalı ki, tereyağını ekleyip çorbamı taçlandırayım. Biraz tuz, biraz da karabiber. Ooooh! Miss… Şölen kaşığın dudaklarıma değmesiyle başlar; çorbanın ağzımın içini doldurmasıyla boğazımdan aşağıya ılık ılık akması bir olur. Tutabilsem ağzımda, tadına doya doya varabilsem, keşke. Damağım da dilim de mutlu olsa midem kadar. Kaşık kaşığı kovalarken, boğazımda bir rahatlama, içimde bir gevşeme başlar. Zihnim taa gerilere, kayınvalidemin un çorbası pişirmeyi öğrettiği günlere gider.
Sevgiyle anarım onu.
Sonra kâselerimiz boşalır, kocamla bakışırız. Birer tabak daha içsek mi?

Arnavut Kaldırımlı Sokak

IŞIL ERTUNÇ/ OCAK 2015

 Üç kelimeden yola çıkılan kısa yazı denemesi

 Arnavut kaldırımlı daracık sokak beyaz badanalı evlerin arasından kıvrıla kıvrıla sahile iniyordu. Yokuşun tepesinden bakıldığında ilk görülen sokağın renkleriydi. Beyaz fonu süsleyen morla mavi her tonundan ahşap panjurlar, mor salkımlar, kırmızı küpe çiçekleri, pembe sardunyalar,  yer yer evciklerin kıyısında can bulmuş beyaz papatyalar. Sokak henüz uyanmamış. Rengârenk paspasların üzerinde sere serpe yatan uyuşuk kedilere tatlı bir mayıs sabahının ılık güneşi vuruyor.

Çok değil az sonra güneş sokağı da kedicikleri ısıtmaya, uyanın demeye başlayacak. Kediler umursamasa da, sokağın insanları birer birer uyanacak. Önce panjurlar açılacak, sonra tüller çekilecek. Pencerelerden başlar uzanacak. Evlerin arasından görünen gökyüzünden hava yoklanacak. Derken sokağı kızarmış ekmek kokusu sarmaya başlayacak. Beyaz badanalı evlerin insanları kahvaltı sofralarında buluşacak.

Nihayet kapılar açılacak, çalışanlar işe çocuklar okula uğurlanacak. Miskin kediler ges ges gerinecek,  rahatlarını bozmayacaklar. Ancak kimini yumuşak bir tekme kimini sevgi dolu bir kucaklayış kaldıracak yerinden. Yolcu edilen, deniz aşırı gidiyorsa eğer, ardından dökülen bir maşrapa sudan nasibini alacak kimisi de.

Evlerden çıkanların ayak sesleri köşeyi dönünce küçük çocuklarla kadınlar hakim olacak sokağa

-Komşular huuuu ! Sabah kahvesi bende bugün, diye seslenecek Fatma, parmaklıklarının arasını yelken beziyle kapattığı balkonundan. Bir bebek ağlayacak çişli yatağında. Kediler “miyavvv” diye cevap verecek.

İşte o saatlerde iki yanında beyaz badanalı evlerin bulunduğu o sokağa mis gibi kahve kokusu yayılacak. Cezvelerin biri kalkacak, biri oturacak. Sokağın kadınları ev işine gömülmeden önceki kaçamak saatlerini baş başa geçirecek. Yemeklerden çok önce dedikodu kazanı kaynayacak.

-Huuu, komşular ! Salıyorum cezveyi ona göre.

-Gülteeen, kahveye Fatma’ya gidiyoruz. Selma’ya da seslen, hadi.

-Selmaaa, Fatma kahveye bekliyormuş, Ayten Abla’ya ses ediversene.

-Ayten Ablacığım, sabah kahvesi Fatma’daymış bugün, bir zahmet Neriman Teyze’yi de alıver gelirken.

Arnavut kaldırımlı daracık sokağın kadınları bir bir kapılarından çıktılar. Geldiler, Fatma’nın parmaklıklarının arasını yelken beziyle kapattığı şirin balkonuna yerleştiler. Bakır cezvede pişti kahve kimi sade kimi şekerli. Melâmin tepsi üzerinde porselen fincanlar, hepsi allı güllü desenli.

-Yeni taşınanları gördünüz mü? Gurbetçiymişler diyorlar.

-Ben sadece kadını gördüm, karnı burnundaydı, bir iki kadın daha girip çıkıyordu eve taşınırlarken. Hepsini de başları örtülüydü.  Bir sürü de çocuk.

-Yardıma gelmiş eş dosttur herhalde.

-Ben de gördüm ama daha hatırlarını soramadım. Pek sıkılgan birilerine benziyorlar.

-Ben görmedim ama bizim Hatice görmüş, onun da dediğine göre pek kalabalıklarmış.

-Sahi mi, neyin nesi kimin fesiymişler acaba?

-Alamancıymış bunlar, kesin dönüş yapmışlar.

-Aslen Rizelilermiş diye duydum.

-Kimden duydun kız?

-Bakkal Arif’den canım. Evden gelen giden çocukları sayamadım daha diyor.

– Bu kadar çocuk yapmış, daha gebe miymiş kadın, tövbe tövbeee…

-Moderen memleketten geliyorlar da kontrol neyin bilmezler mi bunlar. Ben bile gelinden biliyorum; çeşit çeşit usulü varmış bu işin artık.

-Vah vah! Kadıncağız pek gencecik, ne zaman yapmış bu kadar çocuğu?

-Bunlar böyledir ablacığım, oğlanı bulana kadar zar atarlar. Rastlarsa ne alâ, rastlamazsa Muallâ.

-Ondan sonra da karıları genç yaşta hastalıklı olur üst üste doğurmaktan.

-Adam ne iş yapar nasıl geçindirir ki bunları…

-Niye dönmüşler acaba… Şimdi bunlar memleketlerine de gitmez mesken tutarlar buraları.

-İyice bir tanımalı.

-Çocukları tembihlemeli de biz iyice bir tanıyana kadar arkadaşlık kurmasınlar bari.

-Bırakın Allah aşkına şunları, tasası bize mi düştü?

-Evet, evet. Hanımlar fincanlara işaret koymayı unutmayın. Sonra fallar birbirine karışıyor.

-Çok komiksin kız Gülten.

-Öyle deme Selma, geçen hafta sen yoktun, benim fincanla Neriman Teyze’ninki karışıvermişti işte.

-Nasıl bildiniz ayol…

-Fallardan bildik canım, fallardan.

-Bir yaşıma daha girdim kız.

-Öyle değil mi Neriman Teyzeciğim, sana falda koca çıkmadı mıydı geçen hafta.

-Sorma Selmacığım, aynen. Bu yaşımda. Üzerime iyilik sağlık. Cevdet Bey Amcan duymasın yavrum. Ben hani azıcık yol görünüyor mu diye kapattıydım fincanı. Şöyle kaplıcalara doğru…

-Yaaa, işte benim fincanda çıktı o kaplıcalar. Şöyle sıcak suları olan havuzlu mavuzlu bir yerlere gidecekmişim.

-İyi madem, kollayın fincanlarınızı.

-Fatma, hadi yavrum başla istersen fallara da öğle okunmadan evimize dönelim.

-Tamam, Ayten Ablacığım. Sahi ayrılmadan bir gün ayarlayalım da şu yeni gelenlere hoş geldine gidelim. Ne de olsa yüz yüze bakacağız değil mi?

Allı, güllü porselen fincanlar açıldı, içlerindeki gizli âlem ortaya saçıldı.

Fatma’nın parmaklıklarının arasını yelken beziyle kapattığı balkonu bir anda boşaldı. Beyaz badanalı renkli panjurlu evlerin kapıları bir açıldı, bir kapandı.

Henüz kimse sokağa yeni taşınan Güllü’nün üç karı üstüne kuma geldiğini, karnındaki oğlan olmazsa üzerine bir tane daha geleceğini bilmiyordu.

Güneş Arnavut kaldırımlı sokağın tam tepesine geldi oturdu. Kediler gölge arar oldu.

Az sonra pencerelerden bezler silkelenecek, kapı önlerine kovayla sular dökülecek, kedilere pısst denecek, saksılar sulanacak. Tereyağlı ekmekler okuldan dönen çocukları bekleyecek. Beyaz badanalı evlerde beş çayı demlenecek. Televizyonlar açılacak. Dizilere bakılacak.

Git gide, gölgeler büyüyecek, Arnavut kaldırımlı sokağa köfte, kızartma, musakka, sarma kokuları hakim olacak. Bu daracık, kıvrıla kıvrıla sahile inen sokaktan geçenler hangi yemek hangi evde pişti bilemeyecek. Gökyüzü pembeden mora dönerken, pencerelerin tülleri örtülecek. Işıklar açılacak. Sofralar kurulacak. Çalışanlar kapıda karşılanacak. Çocuklar gelenlere terlik uzatacak. Kediler paspaslardaki yerlerini alacak.

Beyaz badanalı evler ve aralarından kıvrıla kıvrıla sahile inen Arnavut kaldırımlı daracık sokak günün ilk ışıklarına dek uykuya yatacak .  Sokaktaki hayatların üzerini beyaz incilerle süslü lacivert bir yorgan örtecek.

Umut

Umut EZO’nun babası. Ezo, dünya tatlısı cin mi cin bir kız.Gözü kara. Gözü kara da gözleri… Kız Ezo gel de gözlerine dikkatle bakayım. Kız senin gözlerin ne renk sahiden? Ezo, cesur, korkusuz… Umut Ezo’nun babası. Umut her eve lazım.Umut boş bir kâse, içine ne koyarsak onu almaya hazır bir kâse; somut, soyut her şeyi alıyor, reddetmiyor geleni. Yüklendikçe yükleniyor, dolup taşıyor.Sonra kimininki dolu geri geliyor kimininki boş. Piyango biletleri gibi. Sahi şu biletlere yüklenen umuda ne demeli. Hayal kurmayı tetikleyen ne müthiş bir şey şu şans oyunları. Çok fazla hayal kuruyor kızınız demişti yuvaya giderken Fatoş öğretmen Başak için. Ben de öyleyimdir; boşa doluya hayal kurarım. Umut beslerim. Umut beslenir mi? Beslenir ya. Umut Ezo’nun babası, Figen’in kocası. Kalk Figen umudunu besle. Besle ki o da siziz besleyebilsin. Saçmaladın der gibisiniz. Haydi o zaman siz de biraz saçmalayın. İyi geliyor umutların azaldığı şu günlerde bana saçmalamak.Altı dakikayı dolduramayacağım bu sabah.

Keşke

1.06.2014

Mevsimlerden hep bahar. Geceler gündüze hep yenik. Ne ıslatan yağmura küserim, ne yakan güneşe sitemim. Rüzgar hem , serinletir hem enerjimizi üretir. Şeftali meyveye durmuş, kiraz kulağa küpe olmuş. Dut toplamaya gidelim, incire az sabredelim. Kuyumuz su dolu, kilerimiz  erzak. Marullar çıtır çıtır, kopart beni diyor. Domates al al olmuş, hiç ilaç değmemiş tenine.  Kahvaltı soframız hep açık. Zeytin kara kara, boyasız. Süt Sarıkız’dan,  yoğurt , peynir ev yapımı. Çilek reçeli tane tane. Tereyağı, kaymak, yanına yakışmış halis bal. Ev ekmeği fırında, kokusu burnumuzda, misss. Konukların keyfi yerinde. Sohbet koyu. Kuş cıvıltıları her yerde. Arılar vızz zızz. Gelen çok, giden pek yok. Duvar yok, sınır yok bahçede. Komşuluk çok. Kavga neymiş, hırs neymiş unutmuşuz. Neyimiz varsa ortada. Bugün ben sana yarın sen bana.

Barış var ülkemde, başbakan hönkürmüyor, polis gaz sıkmıyor, çocuklar ölmüyor.

Zaman çok, kovalayan yok. Kitabım ikinci baskısında, sevincim tavanda.

Öğle uykusundayım hamakta.

Keşke bütün bunlar rüya olmasa.

Teşekkür

Arşivden

Kapıyı çaldığımda açacak biri olduğunda,

İçeriden mis gibi kahve kokusu geldiğinde,

Çıplak ayaklarımla yerlere basa basa yürüdüğümde,

Simidimin yanına biraz peynir bir bardak demli çay koyduğumda,

Unla suyu buluşturup dünyayı doyuracağımı sandığımda,

Telefonun diğer ucunda sevdiklerimin sesini duyduğumda,

Yataktan kalkarken gözüm kapalı terliklerimi bulduğumda,

Aynaya bakıp kendime gülümseyebildiğimde,

Bir sofra etrafında buluştuğumuzda,

Kapıyı açıp eşimi karşıladığımda, dudağıma konan bir öpücüğe

Ve her nefes aldığımda bir yenisine teşekkür ederim.

Otobüs

Yazı çemberi 6 dakika yazılarından, 21.05.2013

Tanıştığımızda henüz küçücük bir çocuktum otobüslerle. O günlerden kalma bir alışkanlığım vardır. Eğer boş yer bulup oturabildiysem çevremdekileri gözlemeyi, her biri hakkında hayat hikayeleri kurgulamayı severim otobüslerde.

Tanışmamızın üzerinden neredeyse yarım asır geçti. Her şey gibi onlar da değişti elbet. Şöförlerin  vites değiştirmesiyle homur homur homurdanan, her frene bastığında içindekileri yerlerinden fırlatanlar gitti, yepyeni teknolojilerle donatılmış, ineceğiniz durağı ekranda görebildiğiniz, hatta konuşan otobüsler  geldi.

Sarımsak kokusunun acı ter kokusuyla karıştığı bedenler, ciyak feryat ağlayan bir türlü susturulamayan bebeler, eğe kurdu gibi anasını babasını istekleriyle oyan mızmız çocuklar, işe güce yetişmeye çalışanlar, ben oturayım da gerisi önemli değil deyip itiş kakış yapıp etrafını  hiçe sayanlar ve kalabalığı fırsat bilen nice kötü emelliler. Bunlar hiç mi hiç değişmediler. Üstelik bir de bunlara yol boyunca bağıra çağıra ceplerinde durması gerekirken ellerinde duran telefonlarıyla konuşanlar eklendi. Artık otobüslerde yemek tarifinden tutun da evlilikler, boşanmalar, kaynana gelin dedikoduları ve hayata dair ne varsa hepsi konuşuluyor.

İşte bu yüzden en büyük değişiklik benim durumumda oldu. Çocukluğumdan beri içimi saran o merak duygusu o yaşam kurgulama, hayal kurma dürtüsü  maalesef cep telefonlarıyla son buldu.