Aile

Aile /2017 /6 dakikalık yazılardan

Ne yazsam altından aile çıkıyor. Aile. Çekirdek aile,  geniş aile. Nasıl genişler aileler… Konu bu değil elbet. Belki de artık genişleyeceği kadar genişlemiş görünen ailemizin küçülmeye yüz tuttuğunu, yaş aldıkça büyüklerimizin bir gün bizi terk edip yerlerini bize bırakacaklarını fark ediyor, sessizce tasalanmaya başlıyorum. Belki büyüklerimiz yaşadığı sürece çocuklukta kalacağımızı bilmeyi bir güvende olmak sayıyorum da ondandır telâşım. Belki annemin kucağında yeteri kadar ağlayamamış olmaktandır sızlanmam, belki de istediğim kadar nazlanamamış olmamdandır. Belki bugün kendi çocuklarımdan uzak kaldığım içindir ikinin biri onlardan söz etmem onları bilerek, bilmeyerek yazılarıma konu almam. Bunlar bir yana dursun da aile olmayı şimdi tam da bu zamanda bilerek isteyerek kaçıp geldiğimiz şu kasabada deneyimliyoruz. Kardeşlerin ve onların ailelerinin kocaman bir aile olduğu bu yerde aile olmayı bunun getirdiği farklı sorumlulukların ve keyiflerin tadını çıkartmayı öğreniyoruz. Buradaki yaşamımızı büyükanne ve büyükbabalarımızın geçmiş zaman yaşamlarına benzetiyorum çoğu kez. İki ev; dört evlat, iki damat, bir toruncuk. Harıl harıl çalışan iki mutfak… Ara sıra dolan konuk odaları, hiç boşalmayan çamaşır sepeti… Başa dönsem mi dönmesem mi bilemedim. Yaş almaktan ve kayıplara hazırlanmaktan uzaklaştırmak istemiştim sözlerimi ama biliyorum hayat neye gebeyse onu doğuracak. Rahme düşen neyse doğacak da odur değil mi?

Ailemi seviyorum ve biliyorum ki bağlarımız çok güçlü olduğundan dönüp dolaşıp yazılarıma girecekler. Ben istesem de istemesem de onlar bir yerden burunlarını sokacaklar.

Doldurursun

Temmuz 2018 6dk. yazılarından

Doldurursun

Açarsın tıpayı, doldurursun kırmızıyı kadehe. Yudumlarsın sindire sindire. Önce dudaklarını esir alır sonra diline, ardından gırtlağına hükmeder burukluğu. Evet, bu Boğazkere, dersin Özel kavdan.

İkinci kadeh dolarken artık sadece için değil yavaş yavaş gönlün de ısınmıştır. Bir kıpırtı, bir özlem, bir heyecan fırtınası ruhunu ele geçirmek üzere yola çıkmıştır bile. Şişe dibini bulmaya yakın, gözlerin yan masada oturan erkeğe takılmıştır. Yüreğinde kanat çırpıntıları.   Dudaklarına konmak istersin, mola vermek orada hayata. Yerinden kalkarsın, ayakların yönünü bulmuştur çoktan. Gözlerin erkeğin eline sıkıca yapışan bir kadın eline takılır bu kez. Parlak taşlarla dolu bir el. Hızlıca, hiç düşünmeden o eli alır masaya bırakırsın sertçe. Arzuyla yanan dudaklarının önünde engel yoktur artık. Uzanır şehvetle kenetlenirsin erkeğinkine.

” Hayrola Ayten! Gece yarısı ne oluyor? Bayram değil, seyran değil.”

Arkanı dönersin, açarsın beyazı, doldurursun temiz bir kadehe…

Onunla

4 Haziran 2018

6dk saçmalama hakkı yazılarından

Onunla çıktım yola bir kere. Yarı yolda bırakıp dönemem ki. Oysa ne çok konuşuyor; anlatıyor da anlatıyor. Anası buna doğarken” Konuş kızım dilin durmasın hep konuş!”Demiş. Soy isimleriyse, Susmuşoğlu.

Of, içim bayıldı. Kaçıncı kez dinliyorum kim bilir şunun huysuz geliniyle ipsiz sapsız damadının hikayelerini. Ruhum çekiliyor. Anacığım, bence gelin senin çenene iyi dayanıyor.Boyu uzadı garibimin çekiştirilmekten. Damadı bilemem ama bilmek de istemem. Ne malum iç yüzü adamcağızın. Hem direksiyon hem çene hem de sağa sola laf yetiştiriyor.

Of, of ne desem de arabadan şuracıkta atlayıversem?

Araba tuttu… Olmaz, duralım dinlen der, üstelik onun araba tutma hikayeleri de bitmez.

Susadım, acıktım, çişim var, hiç olmaz. Yol uzar, laf uzar. Başka zaman olsa rahat vermeyen telefonuma ne oldu. Tam sık sık çalması gerekirken. Gözlerim, gözlerimi kapasam. Dalmışım, derim.

” Kız Nermin, aşk olsun, iki saattir ben kiminle konuşuyorum… Yoksa sen dün gece uyuyamadın mı? Bak benim de geçenlerde bir uykum kaçtıydı…”

Onunla çıkmıştım yola, kaçış yoktu. Gözlerimi kapasam da kulaklarım açıktı. Bir daha …

 

 

ÇOK

6 Haziran 2018,  Sen de yaz 6 dk. saçmalama yazılarından

Çok düşünme!

Hemen Yaz!

Çok bekleme!

Çok yeme, çok içme!

Çok hesaplama!

Bir an önce ye kalk!

Çok didinme!

Çok pişirme!

Çok yıkama!

Hiiiç ütüleme!

Karpuz ol, yan gel yat! Doğru hatırladım mı bilmiyorum. Benim hatırladığım bana öğütlenenler; Çok çalış, çok kazan!

Çok oku, çok bil!

Çok bilmezsek ne olur? Hiç bir şey. Belki daha çok mutlu oluruz.

Çok bilmezsek çok düşünmeyiz. Çok düşünmezsek az hatırlarız.

Az hatırlarsak ne olur? İşte burada az dur!

Hatırlama, hatırlamama konusuna girersek yazının yönü değişir. Keyif alacağım derken hüzün basar. Yazı uzar, zaman dolar. İyisi mi çok derinlere dalmamalı. Yazıyı burada noktalamalı.

 

 

Biblo

Işıl Ertunç

17.12.2014

Babam, zavallı babam,  gün boyu şehrin arka sokaklarında belediyenin turuncu kamyonunun arkasına asılıp çöp varillerini boşaltan, akşamları yorgunluktan omuzları çökmüş yuva bildiği eve dönen, kulaklarını askerden döndüğünde iki tramvaya kurban vermiş, kulakları dünyanın seslerine kapalı babam. Babaannemin dediğine göre alışmış artık o bu sessiz dünyaya.

Babaannem pek huzursuz bugün nedense. Caddeyi boylu boyunca görebildiği koltuğunda bile eğreti oturuyor. Sözüm ona örgüsünü örüyor ama gözü hep dışarıda. Birden telaşla merdivenlerden aşağıya inip kapıyı açtığını duyuyorum ama her gün olduğu gibi babamla beraber yukarı çıktıklarını duymuyorum. Guguklu saat biraz önce sadece dört kez öttü. Zaten babam bu saatte gelmez ki. Birisi geldiyse neden yukarı çıkmıyorlar? Aşağı katta sadece mutfak var… Öyle oturacak bir yer yok ki. Merak ettim, kim geldi acaba? Babaannem neden yukarı çıkmadı hâlâ?

Sur içinde yaşarız biz. Babaannemin nohut oda bakla sofa evceğizinde. Babamın başka gidecek yeri yoktur akşamları. İşi bittiğinde doğru eve gelir. Babaannemin pişirdiği iki kap yemeği birlikte yeriz. Babaannem cumbanın önündeki bir zamanlar bordo olduğunu sandığım berjer koltuğunda, babamsa kıvrıldığı divanın üzerinde uyuyakalır. Bense oturduğum yerden onları seyrederim. Babaannemin büfesindeki minik renkli likör şişelerinin arasında duran nadide bir biblo gibi oturduğum yerden hiç kıpırdamam. Kıpırdayamam çünkü. Zaten kıpırdamak da istemem. Yürüyemiyorum ben. Babaannem olmasa ben işte o biblodan farksızım. O yedirir, o içirir, o temizler beni. Kıpırdayamayacağımı bildiği halde ikide bir “Yerinden kıpırdamak yok, ses çıkarmadan usul usul otur, söz dinle” diye tembihler ikide birde. Yürüyemediğim için babam bana çok kızgın. Benimle tek kelime konuşmuyor. Oysa duymuyor diye ben ona hiç kızmıyorum. Ne ilk agucuklarımı, ne ilk sözcüklerimi, ne oturduğum yerde mırıldandığım şarkılarımı duymadığı için ne ona ne de ne görebildiğim ne sesini duyabildiğim anneme kızmıyorum. Ama annem, o hiç tanımadığım kadın çok ama çok kızmış olmalı ki, beni kendinden yoksun bırakmış. Bacaklarım eksik doğunca babamdan hırsını alamayıp terk etmiş onu. Babaannem ara sıra babamın duymadığını unutur, ya da duymamasına aldırmadan kafasındakileri bir bir sıralar, sayar döker. Anlarım ki babamın annemi çok üzmüş olduğunu. Esas, anasız kalmamın sebebinin babam olduğunu. Babaannem komşu teyzelere anlatırken öğrenmiştim ben gerçeği. Meğer ben annemin karnındayken babamla itiş kakışlı bir kavga etmişler, babam henüz benim varlığımı bilmiyormuş o sırada. Kulakları duymadığı için ne annemin, ne babaannemin uyarılarını anlamamış. Kavga şiddetlenince annem kendini merdivenlerin altında bulmuş. O yüzden özürlü doğmuşum. O yüzden annem beni istememiş. Annemi sorunca susuyor babaannem, o bordo berjer koltuğa gömülüp susuyor. Biliyor musunuz en iyi oynadığımız oyun sessizlik oyunu, “tıp”.

Babaannem beni indirmez hiç aşağıya. Kolay mı o kadar merdiven. Banyoya bile taşımaz beni. Odayı kaplayan kilimi kenara çeker, mavi plastik leğeni ortaya koyar, lifi sabunlayıp bir güzel yıkar beni, sonra da suyu ılıştıra ılıştıra başımdan aşağı döker. Tek söz etmeden giydirir, köşeme oturtur.

Hay Allah nasıl da merak ettim şimdi kimin geldiğini.

Bir keresinde saçlarımı tararken büfenin önündeki tabureye oturtmuştu da vitrinin aynasından bana bakan simsiyah saçlı mavi boncuk gözlü kıza bakakalmıştım. Daha önce neye benzediğimi hiç bilmiyordum. Babaannem kendini göreceksin de ne olacak demişti. Oysa ben kendimi değil, annemi merak ediyordum, çünkü babaannemi komşu teyzelerle fısır fısır konuşurken duymuştum. Meğer ben annemin bir kopyasıymışım. Yine beni uyuyor sandığı bir gündü, annemin ara sıra beni görmek istediğini ama babamın izin vermediğini söylemişti onlara. Beni anlamaz sanıyorlar ama ben babamın aslında annemi görmekten korktuğunu düşünüyorum. Oysa ben onu çok özlüyorum.

Merak ediyorum, seslenmek istiyorum, babaanne kim geldi diye ama ya kızarsa bana, ya kızar da küserse…

“Babaanneciğim, orada mısın, ne oldu, kim geldi?” dememe kalmadı, merdivenlerden çıkan simsiyah saçlı, mavi boncuk gözlü kadını gördüm.

Hiç şüphem yoktu, annemdi. Yüzünü göremeden, kokusunu duyamadan büyüdüğüm annem. Merdiveni sonuna kadar çıkıyor, çekingen adımlarla yanıma yaklaşıyor. Boncuk gözlerinin pınarlarında balonlar, ha patladı ha patlayacak. Babaannem peşinde.  Yüzüne endişe bulutları yerleşmiş, yüreğine huzur.  Buz kesiyorum. Dilim tutulmuş. Annem oturtulduğum divanın önüne çöküyor. Yarım bacaklarımdan başlayarak her yanımı milim milim öpüyor, kokluyor. Gözleri, gözlerime doğru çıkıyor, buluşuyoruz.  Buzlarım çözülüyor. Heyecan mıydı, özlem mi, merak mı, sevgi mi hissettiklerim, bilmiyorum. Bildiğim tek şey ona kızgın olmadığım. Ama o bunu bilmiyor. Onunla beraber ağlıyorum.

Babaannem caddeyi boylu boyunca görebildiği koltuğuna gömülüyor, sessiz gözyaşları dökerken babamın yolunu gözlüyor. Babam annemi görmesin diye. Ben annemi yine göreyim diye.

 

 

 

Bir an

Kapı açık kalmış. Dışarıdaki ayazın soğuğu doluyor içeriye. Sonra bana ulaşıyor, tenimi yalıyor, iliklerime doluyor ve ben buz kesiyorum. Kalkıp kapatmıyorum o aralığı. Belki gidenler sızıverir içeriye diye. Kutu gibi salonun tam ortasında duran koltuğun üzerinde tek başıma kıpırtısızım.Bir kaç dakika önce açtım kapıyı. Bir kaç saat önce toplandın.Bir kaç hafta evveldi oysa ki sevişmelerimiz.Bir kaç ay önce sarmaş dolaştık. Bir kaç yıl öncetesadüf etmiştik birbirimize. Şimdi beni donduran her neyse bir anda oluverdi. Şimdi salonda tek başına bu koltuğa mıhlamışsın beni.

“Sen de yaz” katılımcılarından Zeynep Braggiotti’nin 6 dakikalık yazılarından

Uyandım

UYANDIM

Nasıl bir aymazlıksa o kadar geç uyandım ki, bazı şeylere , naylon sevinçlerin yalancı dünyasında meğer  ne kadar boş vakit harcamışım, görmemişim, aslında ne kadar küçük şeylerle mutlu olunabileceğini, duymamışım küçücük bir kuşun çığlığındaki melodinin dünyanın en güzel konçertosu  olduğunu.

Rüksan

Ekim 2017  2 dakikalık yazı

Çorap

Hani o balkonlara asılan rengarenk çoraplar vardır; siyah beyaz, lacivert, kahverengi… Hani  aslında giyenin tüm ağırlığını çekerler. Kiminde iğrenç bir koku bulutu içinde kaybolursunuz, kiminde kırmızı ojeli tırnaklar hapseder sizi kendinizi koy verir gidersiniz, kimisi bir çift pembe tombul ayağa kılıf olur, kimisi biri kahverengi biri siyah olup tüm gününüzü rezil eder. Bazen bir parmak fırlayıverir ucundan. Eeee hep yırtık dondan fırlamayacak ya bazen de yırtık çoraptan fırlayıverir. Ne olursa olsun gene de söylemesi bile sevimli gelmiyor bana; ne o öyle “çoooorappppp” . Onun için de hiç giymem.  Zaten ben özgür parmak taraftarıyım.

RÜKSAN

Ekim 2017/ 6 Dakikalık yazılardan

 

 

 

Bir başka kadın

2013 denemelerimden

Parmaklarını avucuna bırakılan bir parça kınaya bastırdı. Tırnakları önce yeşil sonra kızılımsı bir renk alacaktı. Kınan uğurlu olsun, dedi komşunun yeni gelinine. Otuzunu yeni geçmişti. Toprakla uğraşmaktan kuruyup çatlamış ellerine, yüzünün güneşten yıpranmış, kırışmış cansız tenine bakan onu rahatça ellisinde sanabilirdi. Bir zamanlar sevip de kaçarak, düğün dernekmiş, kınaymış göremeden evlenmişti.

Üç kız evladın anası, yedi kız kardeşin ortancası, anasının babasının hatırlamadığı, çilekeş ama bir o kadar da akıllı kadın…

İlkokul mezunu, hem okur hem yazar,  haa bir de türkü söyler, oynar.

Kızları eğlensinler diye kınada bırakıp, iki gözlü evine döndü. Sabah ezanında kalkmış, koyunları otlatmaya götürmüştü. Güneş ortalığı ısıtmadan tarlaya su vermiş, sonra da evdekilerin karnını doyurmuştu. Bugün kına var diye evin işleri aksamıştı ama olsundu.

Kocası bugün kasabada, geç gelecek…

Koynundan yaprakları aşınmış sırdaşını çıkarttı ve ruhundan kopan dizeleri inci gibi harflerle saman kağıdına ağır ağır aktarmaya başladı  bir bir.

Ne olur ne olmaz bir gözü hep kapıda…

Yazacaklarını bitirir bitirmez defterini büktü, koynuna sokuverdi. Namusuna halel gelecek diye saz çalıp söylemesine bile izin yokken şiir yazarken yakalanırsa, yanardı ki ne yanmak.
Akşama bir kap yemek koymak üzere mutfağa geçiyordu duvardaki yarısı kırık aynaya ilişiverdi gözü. Kocasının tıraş olurken kullandığı aynaya ulaşmak için ayak parmaklarının ucunda yükseldi. Her şeye rağmen içindeki umut ışığı sönmemiş bir çift gözle karşılaştı  aynada. Birden yüreği hop etti.

Nasıl olduysa içindeki kadın onu ele geçirmişti. Yemenisini çözdü, sarıya bakan parlak kumral saçlarını elinin  bir hareketiyle özgür bıraktı. Cebine uzandı, her gün kızların saçlarını taradığı tarakla şimdi kendi saçlarını taradı.

Yetmedi.

Heyecanlanmıştı.

Döşeğin altına bir yerlere sakladığı bir dudak boyası vardı. Kasabaya pazara indiklerinde yerde bulmuş, gizlice torbasına atmıştı. İşte şimdi tam sırasıydı. Aceleyle kiraz kırmızısı boyayı dudaklarına sürdü.

Sonra gülümsedi kocaman.

Aynadaki güzel kadın da gülümsedi.  Aynadaki kadını çok sevdi.

Kim bilir belki bu akşam o da severdi.

Omuzlarına dökülen dalgalı saçlarını savura savura mutfağa giderken dudaklarında keyifli bir türkü vardı.

Zaman

Zaman/ 6 dakika /10.11.2013/Yazı evi
Bizim zamanımızda kızlar şöyle yapar, böyle yapmazdı. Söz verilmeden konuşulmaz, büyüklere saygı gösterilirdi. Di, dı, di, dı. Mış, miş. Zaman o zamanmış. Ama anneannem hep kendi zamanından söz ederdi. Ben de hep ondan anneannemden söz ediyorum da neden diye soranınız yok. Neden biliyor musunuz? Çünkü sözünü edecek gerçek bir babaannem yok da ondan. Hoş ben babaanne yokluğu da bilmedim ya. Bana yalancıktan bir babaanne bulmuş büyüklerim. Saflığıma bakın ki taaa on üç on dördüme, yalancı babaannem öldüğü güne kadar onu sahici babaanne bilmişim. Ya çok safmışım ya da o bembeyaz beline kadar örgülü saçlı yaşlı kadıncağızı gerçekten çok ama çok sevmişim. Masallarını dinleyerek büyüdüğüm bu kadını öylece kabullenmişim. Gerçek babaannem beni göremediği gibi babamı da on dördünde öksüz bırakmış. Göbek adımı onun adını koymuşlar. Ama ben bunu da yıllar sonra öğrenmişim. Nereden nereye geldik. Hazır kalemim kendini akışa bırakmışken saçmalayacaktım, zaman izin vermedi. Altı dakika bitti.