Tuvalet

Şubat 2013

Tuvaletinin kırışan kat kat eteklerini düzeltmeye çalışarak tuvaletten çıktı. Tuvalet masasının karşısında  kendisine baktı. Olacak şey miydi, haftalardır provasına gidip diktirdiği nişan tuvaletini  giymiş adeta bir prenses gibi olmuştu. Olmuştu da tam nişan yüzükleri takılacakken o karnına saplanan sancı olmasaydı. Önce belli etmemeye çalıştı, sonra alnından boşalan tere mani olamayınca kardeşinin kulağına eğilip fısıldadı.

-Tuvalete gitmem lazım.

-Yok artık, şu anda mı?

-Hııı, evet ,evet. Haydi bulalım şu tuvaleti, çabuk çabuk.

Salonu terk edip koşa koşa tuvaletlerin olduğu bölüme gelmişlerdi. Tuvalete yetişmişti ama bu sancı da yanlış doğum sancıları gibi gelip geçivermişti. Neyse ki annesi ortalığı idare etmiş, davetlilere o güzelim tuvaletle tuvalete gittiğini çaktırmamışlardı.

Off! dedi,off! Şu huyumdan kurtulamayacak mıyım ben? Bütün okul hayatım boyunca her sınav öncesi de böyle olurdu, tam derse girecekken tuvalete koşar,sınavın ilk dakikalarını kaçırırdım.

Yataktan hızla kalktı, tuvalete koştu,zor yetişmişti.Dönerken kapıda asılı nişan tuvaleti ne gözü ilişti. İnşallah yarın bir aksilik olmayacak, diye düşündü.

 

Yorgun

22 Mart 2016

Aylardır yorgunum.Lime lime acıyan etlerim, sızım sızım sızlayan kemiklerim.Aylardır yorgunum.Amaçlı, tatlı katlanılır bir yorgunluktu bu. Merdivenler indim, koliler açtım sayısız, yerleştirdim. Ovdum, sildim,süpürdüm. Yoruldum.Yorgunluk bedenimle beraber yattı yatağa. Derin uykumda yok oldu gitti.Sabahları yepyeni bir güne erkenden uyanıyordum; enerji dolu,dinlenmiş… Duygularımı hissetmeye etrafta neler olup bittiğini bilmeye sıra gelmedi bir süre. Başka bir dünyadaymışım gibi geçti son bir ay.Ya da ben işlerimin arkasına saklandım,üç maymunu oynadım.Evet sanırım öyle yapmışım..İki sabahtır çok ama çok yorgun uyanıyorum.Üstüne üstlük bir baş dönmesi, bir yerinden kalkmak istememe hali.Bedenim dinlenmeye başladıkça duygularımın yorgunluğu çıkıyor.Dünyanın pisliğini yeniden görmeye başlıyorum. Kulak tıkadığım, gözümü kapadığım her şeyin hücumuna uğruyorum.Bahçemde çiçeğe durmuş ağaçlarıma bakıyorum.Umutlanıyorum.Bahar, yeniden başlangıç, diyorum. Silsem şu olan biten çirkinlikleri dünyada,silsem temizlesem mecalim kalmayana dek.Yorgun düşsem de temizleyebilsem şu pisliği.Sonra yatsam yatağıma, bebekler gibi uyusam, ertesi gün yeni bir dünyaya uyanmaya.Dinlenmiş…

Doktor

Doktor dayım vardı. Aslında annemin dayısıydı. Doktorluk yaptığını ben hiç görmedim. Eskidenmiş. Askeriyede göz doktoruymuş. Ankara’da yaşardı. Ne çok severdim. Ama ne çok da korkardım ondan. Yani bana bir şey yapmasından korkmazdım da bir şey soracak da doğru cevap veremeyeceğim diye korkardım. Bir keresinde hiç unutmuyorum daha ortaokula yeni başlamıştım sanırım. Alman Lisesi’ne gidiyorum; üç beş kelime Almanca öğrenmişim henüz. Doktor dayım da Almanca’yı  iyi bilirdi. İstanbul’a ziyarete gelmişlerdi. Daha sokak kapısında karşılar karşılamaz bana Almanca bir şeyler sorar hemen cevabını isterdi. Aslında çok muzip, eğlenceli biriydi ama ağzından argo  eksik olmazdı. Askerlikten kalma derdi. Ne diyordum. Bir keresinde birine kızmış olmalı. “ Ne olacak, Hure” diyerek içeri girmişti. Sonra da bana, bakma öyle yüzüme Hure ne demek sen bilirsin demişti. Ben saf saf daha biz o kelimeyi öğrenmedik deyince bu başlamaz mı kahkahalarla gülmeye. O güldükçe top gibi yusyuvarlak göbeği aşağı yukarı hoplamaz mı… Kızım sözlük ne güne duruyor git sözlüğe bak, demez mi? Baktım bakmasına da gelip cevap veremiyorum bir türlü, çünkü “Hure” Türkçe “orospu” demek. Kızardım bozardım, yerin dibine geçtim. O devirde ağzıma o kelimeyi almaktansa , bilmiyorum demek daha kolay geldi; odamda kayboldum. Kurnaz tilki çok geçmeden derdimi anlamıştı. Birazdan yanıma geldi; Bak kızım dedi, yeni bir dil öğreniyorsun, bunun argosu da olacak ayıp bulduğun kelimeleri de. Sana azıcık takılmak istedim, sınav yapmadım ki. Yabancı okula gidiyorsun şu utangaçlıktan artık kurtulman lazım. Oysa utangaçlıktan kurtulmam için daha uzun yıllar geçecekti. Evet, doktor rahmetli dayımız enteresan bir adamdı. Anılarımızla daha çok altı dakikalar yazılır.

Gel

 

15 Ocak 2015

Gel, gel, gel! Durma, gel.

Gelse ne olacak acaba? Gelse değişen bir şey olacak mı? Gelse aralarında olanlar unutulacak mı… Kapıyı çarpıp gittiği gün olanlar, söylediği sözler yutulmuş hazmolmuş  olacak mı? Off, off! Nasıl sarf edilmişti o sözler… Dilin freni de yoktu işte. O ona o ona,karşılıklı  döküvermişlerdi içlerindekini. Düşündü acaba biriktirmeselerdi  o güne kadar şimdi bu durumda olur muydu? Sevdiği canı  ciğeri kapıyı çarpıp gider miydi… Ah şimdi gelse,yeter ki gelseydi. Suratını asıp  eski kanepenin köşesinde ayağını altına alıp otursaydı. Sıkıntılı sıkıntılı bir sigara yaksa, sızlansa, şikayetlerini sıralasaydı… Razıydı. Gelseydi keşke.

Gel, gel, gel! Dosdoğru bana gel!

Ne yapacaktı… Sakin olup onu dinleyebilecek miydi. Dinlerdi, evet. Onsuz olmuyordu.Giderken yüreğinin bir parçasını da alıp gitmişti.Nefes alamıyordu sanki.Ya bundan sonra hiç nefes alamazsam diye düşünürken, birden bacaklarında korkunç bir ağırlık hissetti. Kendini yerde buldu. Dükkana mal getiren kamyon gelmiş, gelmiş, gelmiş, dur diyen olmayınca da…

Yüzüyordu

4 Ocak 2016

Yemek yağın içinde gerçekten yüzüyordu. Evet ciddi söylüyorum. Patlıcanları yağın içinde aramak gerekiyordu. Ne zaman patlıcan musakkası yapacak olsam; heheheeee! Şimdi canınız çekti değil mi… Henüz patlıcan zamanı gelmediğini hatırlatayım. “Off benim gibi bir mutfak hastası  bütün sözcüklere  yemekle bir alâka kurabilir. “Ne diyordum efendim; patlıcan musakkası yaparken aklıma hep annemin bir zamanlar Üsküdar’da yaşamış olan yengesi ve onun yaptığı patlıcan musakkası gelir. Küçük bir çocuktum. Anneannem elimden tutmuş yengeye misafirliğe götürürdü.  Ev minicikti, sofra deseniz o da öyle.İki basamakla inilen evin kapısı doğruca salon taklidi yapan minicik  odaya sokardı insanı. Neredeyse masadan eve girdiğimi sanırdım. Dört kişilikti masa. Yine öyle bir gündü. O zamanlar henüz ortadan yeme alışkanlıklarından vazgeçilmemiş bir evdi bu ev.Birazdan tencere ortaya gelmişti. Herkes  yağın içinde yüzmekte olan patlıcana kaşığını daldırmasıyla benim midem ağzımda. E ne yapayım canım o zaman küçüktüm. Tadı kaçtı bu yazının değil mi… Konu yağlı yemekten açılınca biraz da dayımın yemeklerinden söz etmeliyim. O da aileden görmüş besbelli. Özellikle zeytinyağlılar yağda yüzmese ona göre o yemek hiç lezzetli olmaz. Kaç aşçı değiştirdi bu yüzden ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Yahu insaf ; bu yaşta bu kadar yağlı yenir mi? Geçende kendisi mutfağa girmiş, bizi yemeğe çağırdı. “ Yok, yok! Artık az yağlı pişiriyorum, merak etmeyin, bıktım çenenizden” demişti telefonda.  Sofraya ilk gelen az yağlı pişirdiğiyle övündüğü zeytinyağlı barbunyaydı. İnanın barbunyalar yağın içinde kolluk takmış yüzüyorlardı. Yaprak sarma ve enginarın da hiç farkı yoktu.Ama ne yalan söyleyeyim hepsi de çok lezzetliydi.

Hıçkırık

3 Ocak 2016

6 dakika saçmalayacağım ya bu kez sınırı aşmış iyice saçmalama hakkımı kullanmışım; ancak metni kopyalarken fark ettim.

Filmin adı “Hıçkırık” tı. Hülya Koçyiğit’i hatırlıyorum da yanındaki jön Ediz Hun olabilir mi acaba? Şimdi istersem internetten bulurum da 6 dakika var ya; şu tuttuğum süre, o izin vermez. Onulmaz bir hastalığın pençesinde yatan hasta artistlerin yüzündeki makyajı nedense silmezlerdi filmlerde. Şimdi filmler biraz daha ciddiye alınıyor galiba ama şu diziler yok mu, aman tanrım. Kız terk edilmiş, ya da sevgilisi kaza geçirmiş, bu geceler boyu hastanede hıçkırıklar içinde  nöbet tutmuş ama o badem gözlerdeki makyaj ilk günkü gibi yerinde. Rimel reklamı diye düşünüyorum bazen. Hah bakın işte bilmem kimin rimeli bilmem ne marka; günler geçse de aynen yerinde kalır vs. Aman bu sözcük de nereden çıktıysa bugün. Zaten en ufacık bir şeyde yaşlarım göz pınarlarıma hücum edecek diye tırsıyorum… Hıçkırıkmış… Hık, hık, hık… Bana ne oldu acaba. Sözcüğün anlamını bırakıp bambaşka yerlere sürüklendim. Dervişin fikri ağlamaksa hıçkırık tutsa ne fayda… Hıçkırık iyi bir şeydir, unutmayalım, ciğerleri açar. Haydi tutmayın hıçkırığınızı…

Bir kaç

 

16 Ocak 2016

Yanına gittim. Kulağına eğildim. Ben geldim canım, dedim. Ben; bir numaran. Bak benim ben.

Gözlerini sıkıca yummuştu. Bu bir uyku hali değildi. Dudakları da sımsıkı kapalıydı. Tekrar duyurmaya çalıştım. “Ben geldim canım, bak bir numara”. Dudaklarından çıkacak sadece birkaç sözcüğü duymak için o an neler vermezdim… Dudaklarını kıpırdatmasını bekledim. İnadı tutmuştu işte. Ya da küsmüştü.  Belki de çok özlemiş, beni görmediği o birkaç günün hıncını almaktaydı. Evet en doğrusu buydu . Bile bile yapıyordu. Hemşire kız ne demişti. Canı isterse onlarla sohbet ediyor, şakalaşıyordu. Onun gibisi gelmemişti daha buraya. Hem nazik,  hem temiz. Yemek yemeyi reddettiği günlerse hepsi birden seferber oluyor, ona birkaç kaşık yedirebilmek için yapmadıkları kalmıyordu. O birkaç lokma boğazından giderse katta bayram havası esiyor, birkaç dakika içinde onun bir şeyler yediğini duymayan kalmıyordu.

“Hadi tatlım, hadi bak bana, ben geldim, bir numara.”

Derken açtı gözlerini. Bakışları bana değil de odanın içinde bir boşluğa takıldı. Sonra sessizce, “ sen birsin ama ben sıfırım” diye fısıldadı. Sonra uzun bir sessizlik. Ardından patlattı espriyi, “ama bir sıfırdan sonra gelir.” Sonra yumdu yine gözlerini.

O birkaç sözcük bana yetmişti.

Yüzümü

 

1-20160305_134837

2 Ocak 2016

Aynadan bana bakan yüzümü tanıyamadım. Yeni bir makyaj, yeni bir saç kesimi ve yepyeni bir ben. Radikal değildi saç kesimim; sadece renkler radikaldi. Bugüne kadar hep kısacık, bazen simetrik, çoğu zaman asimetrik kesimleri olmuştu saçımın. Ama renk söz konusu olunca; illa ki bildik doğal saç rengimden şaşmamıştım o güne dek. “Yeni hayata yeni yüz” diyerek niyet etmiştim saçıma hafiften gölgeler vermeye; köylük yerde her şey gibi saçlarımı da dinlendirir pek fazla boyayla uğraşmam diye düşünmüştüm. Ancak, neredeyse on beş yıldır beliren ama görmeye tahammül etmediğim beyazların sayısını pek bilemediğim için, boyasız bırakıp kötü bir sürprizle karşılaşmaya da hazır değildim. Hani hepsi beyaz olsa neyse de… Hep mora dönük lümineksli saçlara hayran olmuşumdur. Yüzüme yakışır mı onu bilmiyorum ama olsun işe ucundan kenarından morla başlayayım dedim. Kuaförüme bir tutam enseden bir tutam da alın üstünden saç ayırıp birkaç teli mavi birkaç teli de mor boyamasını söylediğinde zavallıcığın gözleri fal taşı gibi açıldı. Bunca yıldır tüm ısrarlarına rağmen rengimi değiştirmemiştim ya… Yüzüme bön bön bakmaya başladı. Acıdım haline Dur hele! dedim, hayal ediyorum sadece. Az kaldı sen kendine gelince yapacağız.

 

Zamana

2016 nın ilk sabahındayım, dışarıdaki kara özenen bembeyaz bir sayfa önümde. Sayfayı doldurmaya başlamak için önümdeki küçük yeşil kutuyu açıp içinden bir kart seçmem gerekiyor. Bu kez kartlar günlere göre sıralanmamış, seçim tamamen benim. Bakalım aralarından bugün hangisi yazılmak istiyor dedim, çektim birini; bugünkü kelimem “zamana” Anlamsız bir şey yok ki şu hayatta… Anlamsız ve nedensiz… Her şeyi zamana bırakmayı, vesveseyi, derdi tavan arasına kilitleyip anı yaşamayı diledim dün gece, yılın ilk dakikalarında. Alıştığımız üzere tam saat 12.00 de sıcacık evimizden çıkıp kendimizi sokağa attık; birbirimize sarılarak karlı caddede bir tur koşarak, geçmişte olan biteni ve gelecekte bizi bekleyenleri düşünmeden sağlıklı ve bol yolculuklu bir yıla uyanmayı diledik. Zamana ihtiyacımız var, evet zamana… İyileşmek için, olgunlaşmak için, umutlanmak için, yaşamak için, yaşatmak için zamana…