İnişli çıkışlı daracık sokaklarıyla, mini mini cumbalı renk renk eski evleriyle, camii, kilisesi, sinagogu, patrikhanesiyle, işkembecisi, kahvehanesi, meyhanesiyle, tarihi geçmişi, umutsuz geleceğiyle bir dünyayım Ben Balat.
Bugün havanın soğuğuna ve yağmura aldırmayan bir gurup kadın, sabahın erkeninde istila ettiler sokaklarımı. Kimi postallarıyla, kimi topuklu çizmeleriyle çiğnediler beni. Bütün sırlarımı bir bir öğrenmek için didik didik ettiler. Saatlerce gezdiler bir aşağı bir yukarı. Ellediler her yerimi, duvarlarımı, ahşabımı, taşımı, kapımı, ağacımı. Yetmiyormuş gibi fotoğraf karelerine hapsettiler beni önümde poz vererek mankenler gibi. Tarihimin bekçisi Kırmızı Mektep’in merdivenlerinden çıktılar, bana bir de oradan baktılar. Aralarında konuşulanlardan duyduğuma göre: Bakarken yükseklerden Haliç’e kimi kendini Macaristan’da zannetti, kimi Romanya’da kimi de bir başka masal ülkesinde. Daha bu hayal dünyasından çıkmadan kendilerini Patrikhane’de buldular. Huşu içinde dualar edildi, mumlar yakıldı, dilekler dilendi. Bacalardan yayılan yanmış odunun kokusunu içlerine çektiler. Yağmur engel olamadı bu inatçı kadınlara. Bulgar kilisesi, ayazmalar, görülmedik yer bırakmadılar. Bir yüzyıldan diğerine hayali yolculuklar yaptılar.
Yalnızca gezseler gene iyi, ama insanoğlu bu, illaki müdahele edecek yaşantıma. Merak ve öğrenme istekleri bitince hayaller, arzular ve niyetler zihinlerini kurcalamaya başladı. Kulak verdim konuşmalarına. Kimi beni bir sanat ve kültür merkezi olarak hayal etti, kimi meyhaneler ve restoranlar semti ilan etmekten söz etti, kimi de tamamen turizme açmayı teklif etti. İyi ki aralarında bir müteahhit yoktu da bütün semti yıkıp gökdelenler dikmeyi teklif etmedi.
Kimse bana sormadı ne istediğimi. Oysa dikkatli baksalardı görebilirlerdi, sakinlerimin “Evime dokunma!” “Dükkanıma dokuma!” uyarılarını. Cumbadan cumbaya yapılmakta olan kadın sohbetlerine kulak verselerdi, belki hissedebilirlerdi insanlarımın endişelerini.
Beni duyabilselerdi eğer, derdim ki onlara “Beni ellemeyin, hayallerinizde bile ellemeyin! Bana olan olmuş, bari daha ileri gitmeyin! Göçe zorlananları geri getiremezsiniz, bari onların benimle ilgili anılarına saygı duyun ve beni daha fazla incitmeyin. Sadece yalnızlığımın hüznünü paylaşın, yeter!”
Siz, bu eşi benzeri olmayan şehrin insanları! Unutmayın ben Balat’ım. Yüzlerce yıl önce olduğu gibi Müslüman’a da Yahudiye’ de Rum’a da yer var benim gönlümde.
20 Haziran 2021Yokluğunda eksik kaldıklarım ve sana söyleyebileceklerim yine bunlar canım babacığım,
BABAMA MEKTUP—(2015 Etiler –İstanbul)
Canım babacığım,
İyi ki sana bu satırları yazarken hayattasın ve iyi ki hastalığına rağmen hala beni tanıyorsun.
Keşke bu yazdıklarımı sana ağlamadan okuyabilseydim.
Keşke, okuduklarımın hepsini anlayabilseydin.
Keşke, keşke şu çaresiz derde düşmeseydin.
Keşke, torunların gibi torun çocuklarını da Eminönü’ne kuşlara yem vermeye götürebilseydin
Keşke onları da senin dizine oturtup, “Babamız Atatürk” kitabını birlikte okuyabilseydin.
Keşke babacığım, onlara da ilk İngilizce sözcüklerini sen öğretebilseydin… Aynen bize öğrettiğin ve hala teklemeden söyleyebildiğin gibi.
“ One, two, three, four, five, Tom got a fish alive and than, one, two, three, four, five, Tom let it again”
Öğrenmek deyince;
Senden ne çok şey öğrendim,..
Senden öğrendim, okula gitmeden okumayı, hesap yapmayı.
Senden öğrendim, yaz tatillerinde senin hazırladığın matematik problemlerini çözmeyi. (Malûm, o zaman test kitapları yoktu, Nüvit Bey’in hazırladığı ödevler vardı. Resimli Bilgi, Hayat Ansiklopedisi, Doğan Kardeş bir de Babamız Atatürk kitabı vardı.)
Senden öğrendim kaça kaç oynamayı. ( Amacın oyunla matematik öğretmekti.)
Senden öğrendim, çocuklarımın ödevlerini kontrol etmenin gerekliliğini.
Senden öğrendim, küçük yaşta çocuklarımı sinemaya, tiyatroya, konserlere taşımayı, söz konusu eğitim olunca elde avuçta ne varsa harcamayı.
Senden öğrendim, kitap sevgisini, disiplinli çalışmayı, düzenli olmayı. Senden öğrendim, düşene dost olmayı, paylaşmayı.
Senden öğrendim, dibine kadar dürüstlüğü.
Senden öğrendim, olanla yetinmeyi. Çok ama çok büyüyene kadar da şikâyetçi olmadım bundan. Şimdi, şu koca dünyanın dişlileri arasından ezilmekten kurtulmaya çabalarken, bu konuda sana benzediğim için biraz pişmanım canım babacığım. Keşke daha fazlasını istemeyi, keşke bu kadar susmayı değil de hakkımı aramayı öğretseymişsin. Belki o zaman sadece veren olmaz, verdiğim kadar almasını da bilirdim. Belki o zaman çalışma hayatında bambaşka yerlerde olabilir, daha fazla kazanırdım. Hoş, kime söylüyorum? Sen parayı hiç sevmedin ki. Fazlası adamı bozar dedin. Aslında, ben de parayla bir türlü barışık olamadım. Ne zaman elime biraz fazlası geçse, ya çaldırdım, ya düşürdüm, ya da birinin ihtiyacını gördüm. Ama ne yazık ki elime geçeni senin gibi kara gün dostu yapamadım. Sen, önceleri annemin dışarıya dikiş dikmesini hiç istemez, gururuna yediremezdin. Ama iş kardeşimle benim kolejde okumamıza gelince buna da göz yumdun. ( Sahi babacığım nasıl yatmıştın Alman Lisesi’nin kapısında sabaha kadar kayıt günü sıramı başkasına kaptırmamak için…)
Ondan sonra babacığım…
“on bir”
Senden öğrendim soframıza gelen nimetin kıymetini bilmeyi, senden öğrendim tek bir pirinç tanesinin değerini ve önüme konan her şeyi sevsem de sevmesem de reddetmeden yemeyi ve tabağımı sıyırmadan masadan kalkmamayı. (Bu yüzden mi acaba, bugün bile aman atılmasın diye evdeki bütün kalıntıları yiyip bitirmek bana düşüyor.)
Çocukluğa adım adım yaklaştığın şu günlerde, ne zor oluyor bilsen önünden tatlı tabağını kaçırmak. (ne yemene kıyabiliyoruz, ne yememene) Sofrada her şey yenir, itiraz yok diyen sen, nasıl oldu da şu şeker denen illete yakalandın. ( iyi ki yaşlılık şekeri bu) Yemek saati gelince nasıl da inatlaşıyorsun annemle. (Hoş zaten epeydir ciddi ciddi didişiyorsunuz ya) O sana ‘annelik’ yaptıkça, sen yaramaz, inatçı, aksi bir çocuk oluyorsun. Yemeğini yemen için biraz zorlayınca da bazen canını bile yakıyorsun kadıncağızın. Sana hiç yakışmayan , senden görmeye alışık olmadığımız hareketler bunlar. Daha geçen gün sokak kapısının önünde yanaklarımı okşamasına alışık olduğum o tombul ellerinle beni nasıl da yumrukladın. ( Bunu yazdığımı bilmesen de olur aslında) İşte sana hiç yakışmayan bir hareket daha. Senin o yaşlı, yorgun, yumuş, sevgi dolu ellerinden bana ne zarar gelebilir diye düşünmüş, izin vermiştim yumruklamana. Çabuk yorulursun sanmıştım. Hastalığının bu gibi hallerde sana deli kuvveti verdiğini unutmuştum. Affet babacığım, affet! Bırakamazdım seni bir başına sokaklara, izin veremezdim, göz göre göre elimden kurtulup gitmene. Sen bağırdın, ben ağladım, duvar oldum kapıyla arana. Yedim yumruklarını. Sonunda dermanın kalmadı, pes ettin, yattın uyudun. Merak etme canım moraran kolumun acısını unuttum gitti. Yüreğimin sızısıysa… Hiç sorma…
Bilmem hatırlar mısın? (Benimki de ne soru ya)… Altı yaşında olmalıyım. İnatçı bir süt dişim apse yapmış canımı yakıyordu. Nişantaşı’ndan tramvayla, Cağaloğlu’na diş doktoruna gitmiştik seninle. Canımın acısından mı, o koltuğa oturmaktan korktuğumdan mıydı bilmiyorum, yol boyunca ağlamış, mızmızlık etmiştim. Herhalde seni çok utandırmış olmalıydım ki senden ilk ve son tokadı tramvayın orta yerinde yemiştim. Anında ağzıma kan dolmuş, o güne kadar çıkmamakta inat eden dişimi de bir güzel yutmuştum. Belki hiçbir gün annemin bize kızdığı kadar kızmadığın için, belki de o gün ağzımdan boşalan kandan çok korktuğun için, ne bana ne kardeşime bir daha hiç el kaldırmadın.
Ondan sonra …
“on bir”
Canımın içi, bir tanem, sen her zaman sırtımı güvenle dayayabildiğim biri oldun.
Keşke, keşke biraz daha cabbar, biraz daha girişken olabilseydin .
Keşke henüz çocuk denecek yaştayken bir kez kaza yaptın diye araba kullanmaktan vaz geçmeseydin. Belki o zaman, daha çok gezmeye gidebilirdik de annemin hayatı bu kadar sıkıcı olmazdı. Belki o zaman ben de daha cesaretli olur, bisiklete de biner, araba da kullanabilirdim.
Keşke, atan sigorta, yanan ampul, bozulan ütü için hemen tamirciler çağırmasaydın da kendin bir şeyler yapmaya çalışsaydın… Belki o zaman, annem bunlar gibi daha bir çok şeyi kendisi öğrenip yapmak zorunda kalmaz, sonra da “her şeyi ben yapıyorum bu evde ” diye sızlanmazdı.
Keşke babacığım gök gürültüsünden korkan annemi “ ver Allah’ ım ver” diyerek kızdıracağına onu yumuşacık kollarınla sarıp sarmalayarak sakinleştirseydin. (Oysa, adım kadar eminim ki, sen annemi çok ama çok sevdin ve hiçbir gün onun kılına zarar gelmesini istemedin.)
Ondan sonra babacığım…
“ on bir ”
Bize olan büyük sevginden bir an bile şüphe duymadığımız halde, kardeşim de ben de seninle aramızda hep annemi bulduk. Hep onun kendince haklı şikâyetlerini dinledik. Onu rol model aldık. Seni bugün tanıdığımız kadar iyi tanıyamadık, seni ne kadar çok sevdiğimizi, dile getiremedik, babacığım. Bunun pişmanlığını içimden nasıl atacağımı bilemiyorum. Ancak, şükürler olsun ki tanrıma, bugün sana olan sevgimi rahatça bağıra bağıra söyleyebiliyorum. Sen zaten sevgi dolusun. Diline üşensen de gözlerinle seversin. Bizi görünce yanaklarını uzatır öpelim diye beklersin.
Beni istemeye geldikleri günkü heyecanını, dilinin dolanmasını hatırladım şimdi. Bir türlü duygularını açık açık söyleyememiş, sadece; iyi ki kızlarım var, ya bir de oğlum olsaydı, vallahi ben gidip kız isteyemezdim, ne zor işmiş bu, demiştin. Eşim de, ben de hep kız çocuklarımız olsun diledik, öyle de oldu. Acaba biz de biraz senin gibi, erkek çocuk yetiştirmenin sorumluluğundan mı çekinmiştik? İki erkek evladın var şimdi kızların sayesinde. İçin gider onlara, en az bizim kadar seversin. Üstelik saygı duyarsın. İstek onlardan gelince hiç itirazın etmezsin. Kibarsın, saygılısın. Küçük damatları dahi ayakta karşılamak istersin. Onlar da senin gibi biraz fazlaca dürüsttürler. Onlar da senin gibi esnafı korur, kimsenin hakkını yemezler. Bak şimdi bunu yazarken aklıma ne geldi; Mahalle bakkalımız Hüseyin Efendi( rahmetli oldu şimdi) seni pek severdi. Nasıl sevmesin ki… Her akşam koca bir sepet alışveriş yapar başkaları gibi veresiye yazdırmadan öderdin. Hele o yokluk ve zula günleri vardı ya işte o günlerin birinde bakkalı zabıta basıp yağdan pirince ne var ne yok ortaya dökünce evdekilere değil alışverişi dükkanın önünden geçmeyi bile yasak etmiştin. (Sırf adamı utandırmayalım, durumdan istifade etmeyelim diye) Bir gün olsun yüzlemedin rahmetliye yaptığı haksızlığı. Saflık mı, doğruluk mu bu, bilemedim be babacığım. Dünya, insanlar, her şey çok değişti, bir sen ve senin kuralların değişmedi.
Ondan sonra babacığım…
“ on bir”
İyi bilirdin İstanbul’u yürümeyi(yokluk zamanı yürünürmüş) Biz de birlikte yürüdük senin İstanbul’unu. Nişantaşı’ndan, Taksim’e ,Taksim’den Tünel’e. Tünel geçtik, Eminönü’ Ne için? Kuşlara yem vermek için. Sirkeci’ye gittik, trene binmek, Küçükçekmece’ye kasaplara gitmek için, Beyti’de pirzola yemek için, bazen dönüşte Bakırköy’e halama ziyarete gitmek için. Sonra rutin ezmelerimiz vardı. Cumartesi akşamları ailece Beyoğlu’na gider,vitrin gezer, Atlantik’te sosisli, İnci’de profiterol yerdik. Kombine biletimiz vardı; ya Emek, ya Yeni Melek’e. Sinemayı da sen sevdirdin. Pazar günleri ya Kanlıca’ da şekerli yoğurt, ya da Kavaklar’da midye tava. Balık pazarını da et ve balık kurumunu da sayende öğrenmiştim. Eğer yolumuz Sirkeci’ye düşmüşse, Kosta amcanın dükkânına giderdik. Tanıştığınızda sekiz yaşındaymışsınız ve ikiniz de esnaf yanında çalışıyormuşsunuz. Bir araya gelince anılarınıza dalar uzun uzun sohbet ederdiniz. Yıllar sonra İstanbul’a gelen yabancı konuklarımızı rehbersiz gezdirebilmemin temelini atan ilk günlerdi bu günler babacığım. Arkadaşlarım mahallelerinden başka yer bilmezken ben İstanbul’u bilmiştim. Yıllar sonra yabancı konuklarımızı rehbersiz gezdirebilmemin temeliydi bu günler.
Ondan sonra…
“On bir”
Gözünü giyim kuşam dünyasına açtığın için, piyasanın en iyilerini bilir bizi oralardan alışverişe götürürdün. Aldığımız şeyler eskimek bilmez, bir türlü atılamaz, ihtiyacı olanlara verilirdi. Gerçekten ihtiyacımız olan bir şeyin fiyatını hiç düşünmez, en kalitelisini almak için çaba sarf ederdin. Ayakkabılarım yeniyken çıkarttıkları gıcırtıyla gurur duyar, giymeden önce bir süre başucumda saklardım.( İnsan her mevsim sadece bir ayakkabıya sahip olabiliyorsa onları hiç unutmuyor. Hele hele siyah rugan, üzerinde kırmızı kirazdan süsleri olan bir çift siyah ayakkabım vardı ki…) Bakıyorum da; senin bile bu yaşta ne çok ayakkabın var. Kimi yazlık, kimi kışlık, kimi eskitilmiş, kimi sadece üç beş kez giyilmiş. Bir daha giyemeyeceğini bile bile saklanan, bir zamanlar yürüdüğün İstanbul’dan, senin yaşamından anılar taşıyan. Şimdilerde sadece bir çift terlikle bir çift geniş ayakkabı yetiyor kırk yılda bir sokağa çıkacağın günler için. Ah babacığım! Maalesef bir zamanlar elimizden tutup gezdirdiğin yerlere biz şimdi seni götüremiyoruz. Sadece düz ayak çay bahçelerine, ya da restoranlara gidebiliyoruz.. Oralarda mutlu oluyorsun. Evdekinin aksine dışarıda yemek yerken hiç üzerine dökmüyorsun. Bir kere dışarı çıkınca hiç eve dönmek istemiyorsun. (Haklısın, ben olsam ben de istemezdim be tatlım.)
Daha on altı yaşında bile değilmişsin anneni kaybettiğinde. Birkaç yıl sonra da hakkında pek az şey bildiğimiz babanı. ( Annem üst üste doğurmaktan öldü der, sanki gizliden gizliye babanı suçlardın) Halalarımın elinde büyümüşsün. Çok yokluk çekmiş yine de bütün kardeşler yüksek okul mezunu olmuşsunuz. Okumayı çok sevdin bize de sevdirdin babacığım. Seksen beşine kadar elinden kitap düşmedi. Annemi kızdırmak pahasına olsun hep okudun. Bir gün kitabını ters tuttuğunda bir şeylerin ters gittiğini anladık. Ancak çok sonra kabul edebildik hastalığını.
Ondan sonra …
“on bir”
Bugün , avuç avuç hapları yutup, uyumakla geçse bile günlerin hala her şeye çok dikkat edersin; kazara eteğimizin ucu kıvrılmış veya buluzumuz azıcık yukarı sıyrılmış olsun, hemen fark eder yanına çağırırsın, kendi ellerinle düzeltir sonra şekerlemene devam edesin. Sofradan kalkarken masa örtüsünü bize silkelettirir, sonra da oturduğun yerde bir güzel katlarsın. En ufacık çöp gözünden kaçmaz hemen atılmasını istersin. Aman be babacığım, ne gerek vardı bu kadar düzenli olmaya? Bak biz de sana benzedik işte. Rahat vermiyoruz bir türlü ne kendimize, ne çevremize. Başını kaldır da bir bak be cancağızım, dünyanın düzeni kalmamış, değil eşyanın.
Çoktandır küskün gibisin. Kime… Bilmiyoruz, bilemeyeceğiz de. Sorsak, söylemezsin ki. Belki yaşadığın şu koskoca ömre, belki de, bu kadar yaşadıktan sonra aradığın huzuru bulamadığına, belki bize, belki anneme. Küskünsün, belki de hatırlamak isteyip hatırlayamadıklarına, ya da hazır her şeyi unutmanın rahatlığını yaşarken birden beyninin oyununa gelip, geçmişten minicik bir anıya takılmana. Oysa açılıp konuştuğunda, ” Ben buradayım ama kafam yok, ben yokum ” diyecek kadar durumunun bilincindesin. Yine de aklın fikrin, hayallerin ve rüyaların, yetmiş yıl gidip geldiğin, hâlâ sadakatle bağlı olduğun iş yerinde. Son yıllarda uyumak için bile olsa gittiğin, kimselerin sana karışmadığı, kalk oradan geç buraya, onu yapma, bunu etme demediği, evde bulamadığın huzuru bulabildiğin bir masan, bir koltuğun vardı ya. Şimdi bir fırsatını bulsan, o huzurlu yere gidebilecekmişsin gibi, gözün hep sokak kapısında. Bu yüzden canım, kapıdaki o kilit, bu yüzden sana yalan söylüyoruz babacığım, ne kadar zorumuza gitse de, ne kadar istemesek de.
Ondan sonra babacığım…
“ on bir gelir kızım”
Canım babacığım, doksan dördüncü doğum gününde ‘iki numaranın, bir numarasından’ bir toruncuk daha geldi dünyaya. (Kızlarını ve torunlarını numaralandırmak ne kolay değil mi canım. İsimleri unutsan da sırayı asla şaşırmazsın sen) Melis bebeği sen çok sevdin. O senin parçalı bulutlu, sisli günlerine bir güneş gibi doğdu. Onu bir an önce görmek uğruna nefret ettiğin tekerlekli sandalyeye bile oturdun. Kucağına verdik, sarıldın. Poz verdin kameraya. Ne içten gülümsemişsin o fotoğrafta. Ne çok sevgi var o ışığı sönmeyen gri gözlerinde.
O ışık sen isteyene kadar da sönmesin canım babacığım.
Yıl 2012. İstanbul’da yaşıyoruz henüz. Mutfağım bir süredir daha sağlıklı, daha doğal beslenmek uğruna değişim sancıları çekiyor. Yirmi yıldan fazla olmuş anneannemi kaybedeli ama onun lezzetlerinden vaz geçmek hiç de kolay olmuyor. Kızartmalardan başlayarak daha birçok yeme alışkanlığımıza çoktan veda etmeye başlamışız. Beyaz undan tam buğday ununa, fırın ekmeğinden kendi ekşi mayamla yaptığım ev ekmeğine geçmişiz. Ancak hallen o güne kadar uyguladığım tariflerde yaptığım her değişiklik için ” aman anneannem duymasın” diyorum. Sanki bazen elimi tuttuğunu, bazen arkamdan konuştuğunu, bazen de mutfağımda gezinip dolaplarımı karıştırdığını hissediyorum. İnsan ara sıra kendi kendine konuşur ya, ben de bir gün kendimi onunla konuşurken buluyorum. O gün bu konuşmaları kaleme dökmeye niyet ediyorum. Tamam, diyorum madem mutfağımız değişiyor o zaman bu reçeteler kaybolmasın, bir kitapta yaşamaya devam etsin. Yazıyorum sonra, yazmak yeterli olmuyor, her yemeği profesyonelce fotoğraflıyorum. Sonra yazdıklarımı kapıp Yazı Evi dostlarıma koşuyorum. Okuyorum. Seviyorlar. Durma devam et, diyorlar. Her hafta yazdıklarımı sabırla dinliyorlar. Sonra sevgili Yeşim Cimcoz, hadi gel toparlayalım bu yazdıklarını diyor ve 4 Mevsim Mehlika’nın ilk taslağı doğuyor. 2013 sonunda hazır olan ve renkli fotoğraflarla süslenmiş bu taslağın adı “Anneannem dedi ki!”
Şimdi aradan geçen sekiz yılda kitap neredeydi, nasıl oldu da adı değişti, ve o renkli yemek fotoğrafları neden kitapta yer almıyor, bunları uzun uzadıya yazıp sizi yormak istemem. Zamanı geldi, dosya dinlenmekte olduğu yerden ortaya çıktı ve bu haliyle basılması uygun görüldü.
Daha henüz bir haftalık dolmamış, sadece benim değil bütün ailemiz için de çok kıymetli bir bebek şimdi 4 Mevsim Mehlika.
Ne demişti Mehlika Sultan: Bak kızım, sofra bizim için sadece karın doyurduğumuz yer değildir, orada hikayelerimiz de pişer, demlenir, paylaştıkça çoğalır.
Şimdi buyrun siz de bu sofradan nasibinizi alın, sevgili dostlar.
Bu kitabın gerçekleşmesinde emeği geçen herkese ama öncelikle sihirli dokunuşları için kızlarıma ve beni durmadan destekleyen yeğenlerime ve değerli aileme teşekkür ederim.
Cebimde Haydarpaşa Garı’ndan Ankara’ya yapılacak son tren seferinin bileti. Karaköy’den bindiğim şehir hatları vapuru yeni. Eskilerine benzetilmiş.
Kış güneşinin sıcacık davetine uyarak açıkta oturuyorum. İnce belli bardakta gelen tavşankanı çayıma eşlikçi simidimi martılarla paylaşarak kısacık yolculuğumun tadını çıkartıyorum. Mendireğe girerken vapurun arka tarafına geçiyorum. Eskisi gibi pervanelerin suda bıraktığı köpüklü yolu izliyorum. Aniden yanımda beliren kırmızı paltolu beş altı yaşlarında küçük bir kız çocuğu, heyecanla sesleniyor,
-Anne, baba! Bakın, balıklar yine çamaşır yıkıyorlar.
Ses hiç de yabancı değil. Bir anda gözden kaybolan kızı tanıyor gibiyim.
İskeleye yanaşırken, son yangında aldığı yaraları henüz sarılmamış, belki de hiç sarılmayacak tarihi gar bütün heybetiyle karşıma çıkıyor. Vapur sayısız Türk Filmi’nin çekildiği o merdivenlerin önüne yanaşıyor. Kalabalık bir basın ordusu şimdiden garı istila etmiş bile. Sırtlarında kameralar, ellerinde mikrofonlar. Durdurabildikleri genç, yaşlı herkesi anlamsız sorularıyla meşgul ediyorlar.
-Hızlı tren için yapılan bu değişikliği nasıl buluyorsunuz?
-Sizce şehirlerarası seferler söylendiği gibi rayların onarımı için mi kaldırılıyor?
-Kardeş, gardan artık sadece banliyö trenleri kalkacakmış, bu konuda bir şey söylemek ister misin?
-Hızlı tren için yapılan bu değişikliği nasıl buluyorsunuz?
-Teyzeciğim, Haydarpaşa Garı yıkılıp otel olursa iyi olur mu?
-Amcacığım, sen bundan sonra memlekete trenle gidemeyeceksin. Ne diyorsun bu duruma?
– Buraya yedi yıldızlı otel yapılacakmış. Sizin bu konudaki fikrinizi alabilir miyiz?
-Sizce hızlı tren yararlı olacak mı?
Garın geleceğinden gerçekten endişe eden kalabalık bir grup protestocunun ve sadece merakından garı doldurmuş insan güruhunun arasından güçlükle sıyrılıp,
Aynalı bekleme salonunda biraz soluklanıyorum. Salonun işlemelerle süslü duvarında Atatürk’ün demiryollarının önemini vurgulayan özlü sözleri asılı. Kaybolmasından endişe ettiğim birçok şey var bu binada. Tıpkı bu yaldızlı çerçeve gibi. Gözüme çarpanları bir bir fotoğraf makineme hapsederken içim cız ediyor.
Çocukluğumdan kalan Ankara seyahatlerimin anılarına hürmeten yapacağım bu veda yolculuğuna daha dolu dolu iki saatim var. Niyetim gar binasının her köşesini bir kez daha görmek.Yarın burada sadece banliyö yolcularının aceleci ayak sesleri duyulacak. Bugün garı doldurmuş yüzlerce insana son kez hizmet eden yaşlı büfeci yarın emekli olacak. Nostaljik berberin camındaki tabelada yarın “kapalı” yazacak.
Gar Lokantası’nda kahve içeceğim son kez. Kadıköy’ü görebildiğim kocaman pencerelerden birinin önünde, güneşin iyice ısıtmış olduğu bir masaya yerleşiyorum. Denizin lacivertiyle martıların beyazını kıskanmış basit ekose masa örtüsüne dokunuyor, duvarları kaplayan çinileri, içinde kim bilir ne yaşanmışlıkların olduğu fotoğrafları seyrediyorum. Oldum olası gar ve liman lokantaları ilgimi çeker. Hızla değişen hayatımızda durağan bir yere sahip olan bu mekanların, sık yenilenmeyen menüleri, eskiye sahip çıkan dekorasyonlarıyla, anılarımıza hiç ihanet etmediklerini hissederim.
Düşüncelere dalmış kahvemi yudumlarken kırmızı paltolu kızla göz göze geliyoruz. Dudaklarında tanıdık bir gülümseme. Yakınımdaki bir masada anne ve babasıyla birlikte. Resim yapıyor sessizce. Yanlarından geçerken göz ucuyla bakıyorum resme. Kırmızı bir tren. Penceresinde bir kız el sallıyor.
Emektar garsonu bir daha görür müyüm bilmem. Cebine yılların bahşişini bırakıp hemen yandaki tuvalete yöneliyorum. Kapı girişine konuşlanmış temizlikçi kadın elini beline atarak önümü kesiyor.
-Hop, hoop, para peşin!
Sesi de kendi de nemrut. Belli, o da yakında tamamen işsiz kalacağının öfkesini böyle gösteriyor. Yine de bu halini hiç sevmiyorum. Çantamdaki bozukluklardan çıkartıp kutusuna atıyorum. Geçerken lokantanın camlı kapısından içeriye bakıyorum. Küçük kızın oturduğu masa boş.
Peronların önü şimdi ana baba günü. Kimi Anadolu’dan gelecek son treni bekliyor, kimi de getirdiği yolcusunu vagonlara yerleştirmek için acele ediyor. Bu kalabalıktan istifade simitçi, sucu, gazeteci ve diğer işportacılar bağıra çağıra sağa sola koşuşturmakta. Hepsi bu günden payına düşeni alma derdinde. Bir grup işsiz güçsüz takımı da bavullarını taşımakta zorlananlardan kopartacakları bahşişin peşinde.
Ankara Ekspresi yıkanmış, paklanmış, son seferi için kalkış saatini bekliyor. Saçlarını bu yollarda ağartmış makinistler gibi o da emekliliğine hazır. Ne yazık ki onun emekli ikramiyesi, ya Doğu’da bir yerlere sürgün, ya da bir traş makinesine jilet olmaktan öteye geçmeyecek.
Kompartımanımı ararken onu görüyorum. Cam kenarına oturmuş. Resim defterinden başını kaldırmıyor. Sessizce yanaşıyorum. Resimde yine bir tren var. Bir de tonton mu tonton, şişman mı şişman ellerini göbeğinin üzerine yaslamış bir adama doğru kollarını açarak koşan küçük bir kız çocuğu. Geldiğim gibi sessiz ayrılıyorum yanından.
Tren kondüktörün uzun uzun çaldığı düdükle hareket edince yerimden kalkıp eskisi gibi pencereden dışarıya sarkıyorum. Garda kalan tanımadığım bütün insanlara el sallıyorum. Lacivert, kırmızı boyalı vagonlar yaşlı teyzeler misali iki yana yalpalaya yalpalaya ilerlerken İstanbul’dan ayrılışımızı buğulu gözlerle izliyorum.
Yol boyu camdan dışarıya bakıyorum. Gördüklerim, görmek istediklerim değil. Yemyeşil tarlalar arasından göz kırpan minicik köyler, gürül gürül akan ırmaklar, güler yüzlü insanlar, koyunlar keçiler eskimiş anılarımda kalmışlar.
En taze anımsa Pamukova İstasyonu’na girerken yüreğimi dağlıyor. İlk hızlı tren seferi. Tam burada yaşanan o elim kaza. Hayatını o vagonda kaybeden arkadaşım ve geride bıraktığı ailesi beliriyor gözümün önünde. Yaşlar istemsizce yüzümü yıkıyor. Minik bir el gözyaşlarımı silmeye çalışıyor. Kırmızı paltolu kız. Üzüntümün soğuttuğu yüreğime bir sıcaklık yayılıyor. Bu kez bırakmak istemiyorum. Ona doğru uzanıyorum. Gitmiş.
Tren yoluna devam ederken vagonlar sallanan birer beşik.
Uykum geliyor.
Uyuyorum.
Uyanıyorum.
Ankara karlar altında.
Garda bekleyenim yok anılarımdan başka.
Telaşla toparlanmaya çalışırken, çantam açılıyor.İçindekiler yere saçılıyor; resim defterim, boya kalemlerim.
Her ne kadar İstanbul’u Yazıyorum grubumuzun mayıs ayı gezi rotası aylar öncesinden Burgazada’yı göstermiş olsa da doğa habersizce kendi takvimine 24 Mayıs 2013’ü “Şiddetli lodos fırtınası” olarak kaydetmiş bile.
Bir gece öncesine kadar, Sait Faik’in anılarıyla dolu evini, adanın mor salkımlı sokaklarını ve ünlü vişneli milföyünü hayal eden, ne yağmura, ne kara, ne de kavurucu sıcağa pes etmeyen biz İstanbul yazıcıları bu defa güneybatıdan esen o sert rüzgara yenik düşmüştük.
Olsun…
B Planımız hemen devreye giriverdi ve rotayı Çengelköy’e çevirdik. Oysa, ne Tarihi Çınaraltı Kahvesi’nin hafta sonu yorgunu garsonları, ne de tarihi Çengelköy simit fırını geleceğimizden haberdardı.
Olsun…
Yine de gelsin tavşan kanı çaylar, yağlı sokak poğaçaları, gevrek simitler. Oturduğumuz masaya eklenen bir masa , derken bir daha, bir daha. Kalabalıkla edilen neşeli ama sade bir kahvaltı. Ardından bize kucak açan daracık ama şirin Çengelköy Sokakları. Evlerin çoğu henüz üzerini değiştirmeye fırsat bulamamış, yıllanmış bir pavyon şarkıcısı gibi çırılçıplak ortada kalıvermiş. Üzerlerini değişebilenlerse oldukça kıymete binmiş, el değiştirmiş, sınıf atlamışlar.
Olsun…
Sokak desem değil, çıkmaz desem o da değil, olsa olsa bir aralığın adı olacaktı “Meserret”. Çalılarla kaplı bir bahçe duvarına öylesine iliştirilmişti bu tabelacık. Erken karar vermişim. Meğer neredeyse bir mahalleyi çepeçevre dolanan upuzun bir sokağın, dahası bir de kocaman apartmanın adıymış “Meserret”. Herhalde anlı şanlı bir kadınmış bu Meserret hanım. Adı gibi mutlu mesut muydu acaba? Yoksa hayata küskün dertli bir hatun mu?
Bir köşede mahalle berberi, diğerinde küçük bir bakkal, bir sokakta kunduracı, diğerinde eski elektrikli aletler tamircisi. Mahalle olur da evden eve gerilen iplere asılan çamaşırlar, camlardan sarkan meraklı başlar, fısır fısır dedikodular olmaz mı?
Olsuuun…
Çengelköy’de bunların hepsi var.
Ancak semtin sokaklarını birbirimizden ayrı gezmemize ve buluşma noktası belirlememiş olmamıza rağmen bizi mıknatıs gibi kendine çeken, yok yooook, adeta kollarını açmış bekleyen bir mekan var ki. İnanılmaz. Birkaç titrek fırça darbesiyle “Hurma 6” yazılmış bir de ağaç resmedilmiş tabelasına. Kapı önünde bu küçücük kahveye davet çıkartan mavi tahta sandalyeler, daveti geri çevirmeyip başını kapıdan uzatanlara sunulan huzurlu bir ortam. İç içe geçmiş, mini minnacık odacıklar. Araya sıkışmış bir mutfak köşesi. Antikacı dükkanını aratmayan objelerle süslenmiş raflar, duvarlar. Eskicilerden toplanıp yenilenmiş mobilyalar. İnsanda oturup yazma isteği uyandıran rahat koltuklar. Okumak isteyene kitaplar. Beni anneannemin evine girmişim gibi hissettiren daha bir çok şey. Sohbeti koyu yazar bir baba ve sanatçı çocukları. Niğde gazozu. Türk kahvesi. Nefis ev yemekleri.
Daha ne olsun…
Kalemler defterler çıkmış Çengelköy kalemlerimizin ucunda. Zeki Müren’in eşsiz sesi duyuluyor duvarda asılı duran çocukluğumun radyosundan.
“O ağacın altını şimdi anıyor musun?”
Düşünüyorum; acaba o ağaç Çengelköy’ün asırlık çınar ağacı olabilir mi?
Sokaktan gelip geçenleri görebildiğim onlarla ayni hizada bir evde oturmuş muydum hiç… Ne zaman yazmaya otursam yine yaşanmışlıklara gidiyor elim. Zihnim, kendinde var olanı ortaya çıkarıyor. Eh, Bazen onu da dinlemek lazım. Başlayayım o zaman.
Yıl bin dokuz yüz seksen beş. Ocak ayı. Sıcacık bir odadan karlı sokağı izlemenin keyfiyle yaşadığım Ankara kışlarını hiç unutmadım.Pansiyonerdim. Işıklarda uyusun çok iyi bir ev sahibim vardı. Yalnız yaşıyor, üç odalı evinin iki odasını da kız öğrencilere kiraya veriyordu. Okula o kadar yakındı ki. Kalın duvarlı sıcacık bir odaydı. Evin kocaman yemek masası da benim payıma düşmüştü. Ortada gaz sobam, duvar kenarında tek kişilik yatağım, gömme bir dolabım vardı.
Karlı bir kış günü pencerenin önünde masanın başında oturmuş çalışacak derslerle seyredilecek kar tanelerini yarıştırıyorum düşüncelerimde. Ve sokaktan bir kadın geçiyor. Kayıp düşmemek için sanırım bahçemizin parmaklıklarına tutunuyor. Göz göze geliyoruz. Kadın beni ben kadını görüyoruz. . Belli belirsiz bir selam veriyor. Başıyla boynunu sarıp sarmaladığı şalıyla tanışmıştım zamanında. Bir de yorgunluğuyla. İfadesi canlı. Yaşayan gözlerle bakıyor. Ne anlatır bana bu bir anlık bakış? Anlatmalı mı? Mecbur değil hiçbir şeye. Gülümsemesi bile gerekmiyor. Düşmemek için tutunduğu korkuluğun demirine sıkıca sarılmış elinde kahverengi eldivenleri . Tıpkı şalı gibi kahve tonlarıyla çizgiler atılmış. Biliyorum parmakları üşüyor. Savrulan kar içine içine dolmasın diye gözlerini kısmış. Omuzlarında kar taneleri . Onun hikayesini biliyorum. Tanıyoruz birbirimizi. Komşumuz. Benden on yaş kadar büyük. Sınav günlerinde beni uyandırması için rica ederim. O da sağ olsun kırmaz elinden geleni yapar. Öyle ki zili çalıp duyuramadığında oklavasıyla bahçeden camımı tıklata tıklata illa ki uyandırır. Ne diyeyim o kadar ağırdır ki uykum. Ne zil ne de seslenmek kar eder.
Gelelim o güne. Görünmeyen elinde Ankara’nın sıcacık sütlü simitleri ve içi krema dolu Alman pastasını taşıyor.
Nereden mi biliyorum? Hikaye bu ya; gerçekte olanı sadece tanrı bilir. Her şey olabilir. Ya da hiç biri …Yazan kalemiyle oya gibi işler de işler. Yeteneği hayal gücü, hayal gücü yeteneği kadardır.
Ah o sütlü simitler. Gidip ben de alayım. Çayı da sobanın üzerine koyarım. Gelene kadar demlenir. Sonra oturup da afiyetle yerim. Bu da olabilir. Benim ruhum da kadının ki gibi uçuşarak dolanmakta mıdır? Ooo çok sıkıcı oldu. Alman pastası bulsam da yesem. Yada sütlü simit. Bu gün de geçmişteki keyfi alır mıyım? Gerçek den keyifli miydi? Ben şu anda o anı özlediğim için mi hissetiklerim bu kadar güzel.
Kadın yeterince dinlenmiş olmalı ki korkuluklara tutuna tutuna yürümeye devam edip görme alanımdan çıkıyor. Benim de canım simit istiyor ama evde ekmek peynir var, onları da yesem olur. Dışarı çıkamam.Hem üşürüm ben şimdi. Üşürüm ben çok üşürüm. Çay demleyeyim bari. Zilin sesi olanı olacağı aklımdan çıkarıverdi. Kapımda beni çağırıyor.
-Çay demledim,” hadi sen de gel, hem simitle Alman pastası aldım. Hadi kuzum hadi üşütme evi, bekliyorum.
İşte tam da böyle olmuştu o zil sesinden sonrası. Bu ne ilk ne de son daveti olacaktı evine. O pansiyonda kaldığım sürece bana abla, kardeş, anne oldu. Göz kulak oldu. Çok yalnızdı. Çocuğu yoktu. Eşi bütün gün çalışırdı. Doğuştan gelen şeker hastasıydı. Gözleri de hasar görmüştü şekerden. İnsülin iğnelerini arada bana vurdururdu. Şimdi daha iyi hatırlıyorum diyetinde yasak olduğu için fırından aldıklarını yemezdi ki. Onlar sırf benim içindi. Bütün ailesi İstanbul da yaşarken o oradaydı benim gibi. Bazen anlatırdı hayatından ufak ufak bir şeyler. Gençlik vardı serde anlamazdım?
Sonra sonra dönüp baktığımda anılara gördüm benimle dertleşmeye çalışmış olduğunu. Oysa ben sadece dinlerdim Ve unuturdum o kapıdan çıkınca. Zaten onun da derdi dinlenilmekti ya….
-İyi günler hanımefendi. Ben ve kameraman arkadaşım, VayTV için sokak röportajları yapıyoruz. Size 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ile ilgili birkaç soru sormamız mümkün mü acaba?
-Buyrun yavrum, sorun.
-Kaç yaşındasınız?
-Ne alakası var?
-Pardon, anlamadım?
-Esas ben anlamadım. Kadın günüyle benim yaşımın ne alakası var? Hem kadınların yaşı sorulmaz. Kimse öğretmedi mi bunu size?
-Özür dileriz. Maksadımız, emekli misiniz onu öğrenmekti.
-64
-Maşallah! Hiç çalıştınız mı? Para kazanmak için yani….
-Yok, çok zevk aldığım için çalıştım otuz yıl. Dolu dolu, dilek olay! Yoksa sen para için mi çalışıyorsun oğul?
– Nasıl yani?
-Saf mısın yavrum sen. Tabii para için çalıştım. Ne biçim sorular bunlar?
– Şakacısı da hep beni bulur. Neyse..Çocuğunuz var mı?
-Eskiden vardı. Üç tane…
-Allah korusun, öldüler mi yoksa?
-Yok çocuğum, ölmediler, büyüdüler. Şimdi çocuk değiller demek istedim.
-E haliyle, teyze. Sormamın amacı, çocuklarınıza kim baktı siz çalışırken; onu merak ettim.
-Büyük ortancaya baktı, ortanca küçüğe. Büyüğe de yedi yıl konu komşu baktı.
-Allah bağışlasın.
-Neyi bağışlasın?
-Çocuklarınızı…
-Niye, ne yaptılar ki?
-Hiçbir şey.
-Niye korkutuyorsun yaşlı başlı kadını be oğlum?
-Lafın gelişi, teyzecim. Peki siz emekçi bir kadın olarak, bugünle ilgili neler söylemek istersiniz?
-Emekçi değildim ki ben. Son ütücüydüm.
-Nasıl ya?
-O emekçi dediğin ne iş yapar bilmem. Ben konfeksiyonda ütü yaptım diyorum.
-Teyze sen benimle kafa buluyorsun galiba. Çattık.
Perdenin arkasından, geniş salona hiç çıkmıyorum. Çıkamıyorum. İşim çok. Ben de kucağımda, kendi canımdan yeni yeni babalar yaratıyorum. Bakıyorum, olmuşlar mı? Henüz değil. Biraz vakit var. Yere bırakıyorum onları. Ayağımla duvar dibine itiyorum. Soğuk vursun ki çabuk olsunlar. Birbirlerine çarpıyor bazıları. Kimisi kenara çekiliveriyor. Geriniyor, etrafa bakınıyorlar. İçlerinden bir tanesi yukarı kaldırıyor başını. Yaratıcısını arıyor. Beni görür görmez öyle bir küçümseme ve boş vermişlikle buruşturuyor ki yüzünü, kendimden şüphe ediyorum. Çirkin bir kız mıyım, aptal mıyım, işe yaramaz mıyım, fazlalık mıyım? Baba, taşyüreklinin teki! Öfke duyuyorum. Beni aşağıladığı için ondan nefret ediyorum. Yarattığımı tanımaz, bilmez miyim?
Birden omzuma atlıyor, oradan da boynuma tırmanıyor. Hareketli oyuncak askerler gibi yakışıklı, dinç, atik. Kumandası buralardadır. Kıpırdanıyorum, ağır perde havalanıyor, ama yok, hiçbir yerde kumanda yok. Baba kontrolden çıktı!
Çamurdan çocuklara bağırıyor.
“Anneniz sizi sofraya çağırmadı mı!”
Çocuklar utanıyor.
“Ne ahmak çocuklarsınız siz, ben yokken annenizi üzmeyin demedim mi!”
Çocuklar ürküyor.
“Size harçlık yok, size yeni ayakkabı yok, size gezmek yok, size sevgi yok, size sarılmak yok, sizi dinlemek yok, size hiçbir şey yok! Her şey başkalarının çocuklarına var, çünkü onlar akıllı, onlar terbiyeli, onlar iyi evlatlar!”
Çocuklar telaşlanıyor.
Fark ediyorum, babalarım kıpır kıpır. Artık, iyice olmuşlar. Bana en çok yakışan giysilerim üzerimde. Mis kokuyorum, makyajım hazır. Karşılarına oturup, dikkatle dinliyorum anlattıklarını, anlatamadıklarını. Yemekler hazırlıyorum. Onları çok sevmem için nedenler arıyorum. Annem gibi, onlara dayanabilmek için kendime yalanlar uyduruyorum. Beni çok seveceklerine inanmak istiyorum. Beni hep kucaklayacaklar, kollayacaklar, alnımdan öpecekler biliyorum.
Saçlarımın arasındaki baba iyice yükseltiyor sesini. Tüm mahalleye duyuluyor.
“Kaldırın kıçınızı, eve gidiyoruz!”
Çamurdan çocuklar gidemez. Kaskatılar. Bacakları, kolları hareket edemez. Tükürükler saçıyor baba. Çocukların bedenlerine yapışıyor ıslaklıklar. Kurumuş çamur yeniden sulanıyor. Eriyor çocuklar. Bahçenin toprağına karışıyor.
Çevremdeki babalar, seslerden olsa gerek, birden huysuzlaşmaya başlıyor. Her şey planlarımın tersine dönüyor. Kokumu, makyajımı, yemeklerimi beğenmiyorlar. Beni sokağa salmıyorlar. Kitap okumama kızıyorlar. Beni konuşturmuyorlar. Başka kadın istiyorlar. Üstüme yürüyorlar. Bacaklarımın arasına giriyorlar. Yüzüme tokat patlatıyorlar. Beni dövüyorlar, bıçaklıyorlar, silahlarıyla vuruyorlar.
Babalarımı, daha büyük babalara şikâyet ediyorum. En büyük babalar, “Haksızsın, uysal değilsin!” diyor, duvarlar dikiyor, kapıları kapatıp, zincire vuruyor beni.
En büyük babalara soruyorum.
“Sizi kim yarattı?”
“İnsanoğlu,” diyorlar.
“Bu küçük babaları da ben yarattım,” diyorum.
“Hayır, onları da aynı insanoğlu yarattı,” diyorlar.
“Bu oyunu oynamak istemiyorum!” diye bağırıyorum.
“Ben, artık, çamurdan çocuk değilim, zekâm, sağduyum, aklım ve sezgim ile yaşam deneyimlerimin içinde bilge bir kadınım! Erimem, parçalanmam, un ufak olmam! Yeni yeni babalar aramayacağım, koruyup kollanma ihtiyacı duymayacağım! Varım, var olacağım! Perdelerin arkasından dışarı, sokağa çıkacağım!”
Kumandasız baba, omzuma geri zıplayıveriyor. Oradan da diğer babaların yanına.
Tüm babaları kutuya kaldırma vakti. Kutunun kapağını bir daha açmamak üzere sımsıkı kapatıyorum. Aşağılamaları, azarları, dayakları, tecavüzleri, , bıçakları, silahları hapsediyorum.
Annem konuşuyor, salonda hazırladığı masanın yanından: “Çağırsana, artık, çocukları! Ne yapıyorsun bir saattir o perdenin arkasında? Anneanneleri çok özledi onları, ama evde durdukları yok.”
Pencereyi açıp, “Haydi, yemek hazır!” diye sesleniyorum, bahçedeki kızlarıma. Çiçekleri suladıkları hortumu fırlatıp, koşuyorlar eve. Su akıyor. Hep akıyor su. Özgür, berrak, ışıl ışıl…
Belki bugün yarındır, diye mırıldanarak kilidi açtı. Paslanmış bu da benim gibi düşüncesi geldi oturdu yüreğine. Sonra çıkartıp attı paslı kilidi dükkanın karanlığına. Düğmeyi çevirdi. Floresan ampul bir iki titredi, sonunda mavimsi bir ışıkla aydınlattı ortalığı. Perdeyi araladı. Arkaya geçti. Bir süre aynadaki adamla hasbıhal etti. Saçların da amma uzamış be oğlum. Bugün yarın derken tıraşı da boşladın. Öğleni geçirmeden halletsen bu işi. Hem belki bugün….
Sarkmış omuzlarını dikleştirdi. Meşin önlüğü üzerine geçirdi. Dolaştı dükkanı önce. Sıraya konmuş işlerine göz gezdirdi. Yolları bir türlü doğru dürüst asfaltlamayan, çukurları doldurmayan, kaldırım taşlarını ikide bir değiştiren belediyeye şükür, dükkan yürüyordu. Zaten hiçbir şey eskisi kadar sağlam değildi. Ne tabanlar gerçek kösele, ne topuklar demirli, ne de kullanılan deri deriydi. Pek şikayeti yoktu. Ancak her yere spor ayakkabıyla gitmek moda olunca çırağa yol vermişti.
Teslime hazır işlere baktı sonra. İsimleri kolayca görülecek şekilde diziliydiler raflara. İsimler; onlar hep tanıdık, hep aynı. Mahalle esnafının kunduraları, Ayşe teyzenin kızının çizmesi, Handan hanımın zenneleri, Ahmet beyin ikizlerinin okul ayakkabıları. Müjgan teyzenin terlikleri. Sapları dikilecek bir iki çanta.
Sadece biri, biri yabancıydı. Gide gele aşınmış poşetlerin arasından çekti çıkarttı onu. Pahalı mağazaların birinden alındığı her halinden belli, cafcaflı poşeti açtı. Haftalar önce aceleyle tamir ettiği yüksek topuklara heyecanla baktı. O an ten rengi naylon çoraplar içinde bir çift narin ayak göründü kırmızı deri iskarpinin içinden. Yüreği hop etti.
“Çok acelem var bunu hemen yarına hazır ediverin, diğerinin atkısı kısalacak şimdi kalsın ne zaman olursa? ”
Ne adı ne telefonu vardı.
Diğeri aklına geldi. Diğerini çalıştığı tezgahın altına koymuş bekletiyordu. Bekletmiyor, bekliyordu. Her an yarın olmasını bekliyordu. Geldiğinde onu buyur edecek, ölçü almak için tabureye oturmasını isteyecek. Bu kez incecik bantlı sandaletleri o narin ayaklara kendisi giydirecek. Elleri incecik bileklerle buluşunca yüzü kızaracak. “olmuş mu …“ derken, ağır ağır yukarı doğru yol alan bakışları çıplak yanık tenini okşayıp nihayet gözlerine değecek, pahalı bir çiçek kokusu yüreğini delecek, dünyası değişecek…
Cafcaflı poşeti provaya hazır sandaletlerle birlikte göz önünde bir yere koydu. İçeri giren çıkan, genç yaşlı, kadın erkek müşterilere cevap verirken öğleyi buldu. Önlüğünü çıkarttı. Dükkanı karşıdaki manavın çırağına emanet edip berberin yolunu tuttu.
Pasından arınan yüreği umutla kanatlanmış koşarak geri gelirken, içindeki ses; “belki bugün, yarındır” diye bas bas bağırıyordu. Dükkana yaklaştığında adımları ağırlaştı, kolları iki yana sarktı.
Bu mektup “Ben de yazıyorum” atölyemin katılımcılarından sevgili Saime Arıcıoğlu’na aittir ve izniyle burada yer alıyor.
Ne yaptın 2020, naptın sen ! Biraz fazla mı eğlenmişsin ne?
Etraf toz duman. Bu kadar savruk kullanılır mı hayat?
Ne yaptın sen? Yakmış yıkmışsın. Bir iki filiz veren baş bıraksaydın keşke. Kimeydi bu öfken.? Yazık, yazık. Kendine yazık. Sen nasıl geldin bu noktaya.
Ooooo.!. Ya da tam bir partileme. 2020 tam bir partileme. Ama yani püüü…. Ölümüne bir parti olmuş. Dopaminler seretoninler yükselmiş yükselmiş sonra dibe vurmuş. Altın vuruş. O ne öyle. Hiçbir şeyi var kılmayarak, var olanı yok ederek nereye varmayı beklersin? Ayol bi durup kendine bakmamışsın. Hiç kimseye hiçbir şeye , içindeki yaşam gücüne bile kulak asmamışsın. Zarar ki ne zarar, herkese her şeye, kendine bile zarar.
Şimdi ben nasıl toplayacağım bütün bunları. Söyle bana. Öyle bırakıp gitmek olmaz. Ben yaptım oldu halleri mi takınacaksın? Toplayın bakalım ezikler toplayabilirseniz mi diyeceksin? Tabii sen gittin. Sorumsuz bir eş gibi kapıyı vurdun çıktın. Bana da enkazı temizlemek kaldı. Yuh sana yuh! Koca bir yıla yuh. Söylensem ne olur, nedenlemeye çalışsam ne kazanırım?!
Hadi bakalım, iş başa düştü, bir ucundan toparlamak gerek artık. Söylenmek nafile. Eylem zamanı. Bakalım zarar ziyan ne durumda. Envanter alalım, elde kalanlara bakalım. Çözüm zamanı.
Önümde bana sadece bana ait topu topu 365 gün var. Yaraları sarmak lazım önce. Fiziksel derlenip toparlanma ardından duygusal onarmaların yolunu açar. Temizlik yapalım önce o zaman. Etrafı toplamaya başlayalım. Aman aman kaldırmalıyım şunları gözüm görmesin. Azrailin tırpanı bile meydanda. Söyleyin gelip alsın. Yok yok götürün verin ona. Taze canlar var dünyaya gelmeyi bekleyen. Hemen hemen tertemiz bir alan yaratalım onlar için. Başlangıçları güzel olsun. Hadi kirli her şeyi bir güzel yıkayıp kurutup yerleştirelim. Umutlar serpiştirelim oraya buraya. Kasveti dağıtmak için tatlı rüzgarlar yaratalım. İncitmeden okşar gibi essinler önüne katıp uzaklara götürsünler bu kasvetli havayı. Yağmurlar gelsin temizlesin bu dumanı. Ateşi söndürsün, külünü akıtsın. Karmaşayı koca denizlere taşısın nehirler. Dönüşümün tohumlarını beslesin su damlaları. Yeninin ateşini körüklerken eskiyi parlatın ki değerlerini ortaya koysunlar. Yakın ışıklarını isteyen herkes faydalansın onlardan. Eski kolay oluşmuyor. Hayatın bilgeliği saklı eskilerde. Yeninin gözündeki ışıkla paylaşıyor bilgeliğini. Şöyle yukarıya doğru koyun herkes görsün. Hadi hadi çabuk olalım. Gün yeni yıla umutla doğsun. Aydınlatsın dünyayı.
Etraf toparlanmaya başladı. Neyse ki temelleri sağlam bu hayatın. Yıkıma değil yapmaya, yaratmaya, zamanı geldiğinde de yerini yeni gelene bırakmaya programlı. Sana da biraz haksızlık mı ettim ne 2020. Sen de bir önceki yılın fırtınalarıyla karşılaştın. Belki de ancak bu kadar engelleyebildin. Bu kadarına gücün yetti. Keşke bi otursan da karşıma anlatsan bir bir sen nelerle karşılanmıştın… Gelen felaketler zinciri miydi? Sen ne yaparsan yap olacak olan oldu mu? Bu cevap mantıklı bence de. Elinden geleni yaptın. Direndin. Savaştın. Yıkıma, ölüme engel olmaya çalıştın. Kurtarabildiğini kurtardın, engel olabildiğine oldun. Elinden gelen buydu. Ya da en baştaki bakışıma geri dönersek ooo yeeeaah! diyerekp harlamaya başlayan ateşe odun mu attın. İçindeki boşluğu doldurmak için felaketlerden zevk alan biri misin /birimiydin? Bu iki hali de barındırman mümkün mü kendinde. Bilemem.
Her ne olduysa oldu kalan beni karşıladı. Olan da olmayan da artık bana bakıp duruyor. Durumu yönetmek de kibriti çakıp oturup izlemek de bana kalmış… Bakalım benden ne çıkacak?. Sonunda bana geri dönecek olan ne? Yaşamak lazım lakin cevap vermek için. Olanı olduğu gibi kabul mümkün değil. Aslolan bundan ötesini idare etmekdeki becerim.