Enginar

1-DSC_0051

 

Bizim buralarda enginar zamanı. Yer gök enginar. Durum böyle olunca,  geçen yıl  öykü atölyesine sadece dört sözcükten yola çıkarak yazmaya çalıştığım bu öykü denemesi aklıma düşüverdi.Paylaşayım dedim.

Sözcükler : Tüy,gözlük,kedi,duvar

Mayıs 2015

Gözlüğünü çıkarttı. Önce ağzıyla hohladı sonra mendiliyle iyice temizlemeye çalıştı. Olmadı. Sabahtan beri ocak başındaydı. Yağ buharı olmuştu camlar. Bu kez alkollü cam temizleyicisinden azıcık püskürttü camlara. Yeniden kuruladı, saplarından dikkatle tutup gözüne taktı. Oh be, dünya varmış diye geçirdi içinden. Gözlüksüz; dünyası duvardı. Geçen kış gözlüğünü bıraktığı yeri bulamayınca evin içinde deli danalar gibi dönenirken, zavallı Pamuk’un kuyruğuna öyle bir basmıştı ki, garibim feleğini şaşırmış, ciyak feryat evden dışarı uğrarken kuyruğunun ucunu yarı yolda bırakmıştı. O gün bugün Pamuk, Gönül’ün ayak seslerini duyunca Necmi babasının kucağına zıplayıp kendini garantiye alıyordu.
Pazar kurulduğu günler bir türlü mutfaktan çıkamazdı. Sebzeler taze taze ayıklanıp pişmeli, meyveler yıkanıp dolaba kalkmalıydı. Yine ikindiyi bulmuş, işi bitmemişti. Masanın üzerinde boyun bükmüş yatan enginarlara baktı.
“Nereden esti bugün aklına ayıklanmamış enginar almak Necmi Bey ?” Diye verandada oturan kocasına seslendi. Sonra sesini küçültüp, “Eski köye yeni âdet” diye söylenmeye başladı. Hani ayıklamak bir şey değil de şu enginarın tüyleri yok muydu, işte onları ellemekten haz etmezdi Gönül. Çocukluğunda da tüylü şeyleri elleyemez, şeftaliyi bile annesi soyar önüne koyardı. Kendisi anne olunca işler değişmiş, her şeye alışmıştı ama enginar başkaydı. Üstelik iyi temizlenmeyince de yemeği bir şeye benzemiyor, kapkara oluyordu. Keskin bir bıçakla enginarların saplarını kesti, dış yapraklarını tek tek koparttı. ‘Doktorum’ programında duymuştu, bu yaprakları atmamalı, kaynatıp suyunu içmeliymiş. Madem elime geldiler, bari işe yarasınlar, diye düşündü. Sıra enginarların göbeğindeki tüylere gelince yine seslendi. “Necmiii, Necmi, ne işlerdesin yine? Hadi biraz yardıma gel bakalım.” Cevap alamayınca mutfağın kapısından başını uzattı. Kocasının sallanan koltuğunu görünce sustu. Pamuk Gönül’ün sesini duyar duymaz dikleşmiş, guruldamaya başlamıştı. “Yine şekerleme yapıyorlar baba oğul. Aman neyse, hafiyelik yapacağına uyusun daha iyi” diye mırıldanarak isteksizce işine döndü.
Necmi Bey emniyette pek sevilen bir baş komiserdi. Tam da amirlik beklediği günlerde yönetimle başı derde girince hakkında soruşturma açılmış, erkenden emekli edilmişti. Altı aydır hayatları alt üst olmuştu. Necmi değil yeni hayatına alışmak, olanı biteni henüz hazmedememişti. Önceleri sevenleri kapısından ayrılmamış, sıkıntılı günlerinde onu yalnız bırakmamışlardı. Oysa şimdi onunla birlikte görülenlerden bile sorguya alınanlar olunca dost bildikleri yavaş yavaş erimiş, dürüstlüğü ve çalışkanlığıyla bilinen baş komiserimiz kendi yalnızlığıyla baş başa kalmıştı. Sabah erkenden kalkıp daireye gidecekmiş gibi tıraş oluyor, giyinip kendini sokağa atıveriyordu. Sonra kendini ya vapurda karşıya geçerken buluyordu, ya da alışveriş merkezlerinin birinde şüphe duyduğu birinin peşinde. Alışkanlıklarından vazgeçmesi hiç kolay olmayacaktı; sokakta yürürken bile her an bir olay olacakmış gibi, eli hayali bir tabancayı tutarcasına cebindeydi. Evde de hayat farklı değildi. Telefonları dinlemeye kalkıyor, apartmanda kuş uçurtmuyor, geleni gideni kontrol ediyordu. İyi ki akşamüstleri televizyonda “Arka Sokaklar” dizisinin tekrarı vardı da Necmi dizinin karşısından kalkmıyordu da Gönül o saatlerde ancak rahat nefes alabiliyordu.
“Doktorum” programı aklına gelince televizyonu açtı. Birazdan en sevdiği yemek yarışması başlayacaktı. Enginarları olduğu gibi limonlu su dolu tasa bıraktı. Ocakta demlenen çaydan bardaklara doldurdu, yanına birer dilim de kek alıp verandaya geçti. Kuyruksuz kedi Pamuk Necmi Bey’in kokusu sinmiş koltuğunda sallanarak uyuyordu ama kendisi ortada yoktu. Hangi arada derede çıkıvermişti ona görünmeden acaba…

“Haber vermeden çıktığına göre kim bilir hangi olmayacak işin peşindesin be adam” diye söylenmeye başladı. Telefonuna da  ulaşılmıyordu. Ne yapsam, nerede arasam acaba. Başımıza yine bir iş açmasa bari. Çok değil daha birkaç hafta önceydi, Gönül’ün lise arkadaşları çaya gelmişti. Necmi o gün evdeydi. Kadın dedikodularına kulak verip, hafiyeliğe soyununca neredeyse en yakın arkadaşlarından birinin evliliğini bozacaktı. Oysa çalışırken hiç kimsenin özeline karışmazdı. Zaten vakti de olmazdı ya. Şimdi oyuncağı elinden alınmış çocuklar gibiydi.
Dakikalar geçmek bilmiyordu. Gönül iyice merak etmeye başladı. Önce tek tek gidebileceği arkadaşlarını aradı. Yok, hiç biri görmemişti Necmi’yi. En son kız kardeşini aradı. “Merak etme yengeciğim, abimi bilmez gibisin, gelir birazdan” demişti görümcesi.

İçindeki sıkıntıyı yatıştıramamıştı bu sözler. Tekrar verandaya çıktı; yerinde duramıyordu, gözünü yola dikti beklemeye başladı. İçinde bir sıkıntı vardı. Az sonra karşı komşunun kızı Leyla’nın telâşlı el kol hareketleri yaparak geldiğini gördü.
-Gönül teyze, Gönül teyze, Necmi amcayı duydun mu?
– Leylâ kızım, hayırdır inşallah! Zaten meraktan öldüm, bittim. Yoksa Necmi amcan? Ah başımıza gelenler!
– Gönül teyzeciğim, dur sakin ol! Ben kendisini görmedim de pazarcılardan duydum.
-Kız, anlat çabuk, şimdi bayılacağım. Ah, Necmi ah!
-Merak edecek bir şey yok canım, karakola götürmüşler Necmi amcayı.  Kadının biri  hırsız var, diye ortalığı ayağa kaldırınca Necmi amca tezgâhların arasına dalıvermiş, hırsızı yakalayacağım diye pazarı birbirine katmış. Hırsız yakalanmasına yakalanmış ama pazarcılar da zabıta da Necmi amcadan şikâyetçi olunca…

-Aman Allah’ım! Görüyor musun şu adamın yaptığını… Olaysız günümüz geçmeyecek mi bizim acaba ?
-Ha, al bak şu torbayı Musa abi verdi. Hani şu köşede enginar satan var ya, o işte. Komserimin hanımına selam söyle, bir güzel ayıkladım, limonlu suya koydum, afiyetle yesinler, parasını da düşünmesin, haftaya alırım artık, komserim hırsızı yakalayacağım derken ayıklattığı enginarları unutuverdi, dedi.

Birden tüm endişeleri silindi. İçi bir hoş oldu, duygulanmıştı. Gözleri de gözlüğünün camları da buğulandı. Mendilini arıyordu ki, Necmi’nin  kokusunu alan Pamuk ayaklarının arasından hızla geçerek verandadan dışarı atladı.

Mektup

Mart 2014

Evi topluyorum. Bunca yıl sonra taşınmak kolay değil. Köşe bucak ne varsa ortalığa yayılıyor. Orada burada varlığını unuttuğum bir sürü şey karşıma çıkıveriyor. Bugünün sürprizi de bir kutu mektuptu. Renk renk ,çiçekli böcekli, kenarı lacivert kırmızı damalı, ak beyaz zarflarla gelmiş mektuplar. Üzerinde değişik pullar yapışmış zarflar. Her pulun altında belki de gönderinin kurumuş tükürüğü var. Köşesine “uçak ile” damgası vurulmuş acele gelmesi istenmiş, gelene kadar yolda bayatlamış haberleri taşıyan mektuplar. Uzun uzun kendinden söz edip bir cümlecikle hatır soran mektuplar. Amacı olmadan, adet yerini bulsun yazılmış mektuplar. Sitemli acılı yüreği burkan, eğlenceli tatlı iç ısıtan satırlar. Titrek bir elin mürekkep kalemle yazdığı ya da daktilo edilmiş mektuplar. En son aldığımız mektubun tarihi iki bin iki. Sonrakiler teknolojik klavyelerden çıkmış birkaç satırlık her gün neredeyse onlarcasını okuduğumuz elektronik mektuplar.

Neredeyse yanılıyordum. Son aldığım mektup geçen yılbaşında kendi kendime yazdığım mektuptu. O zarf yazı defterimin arasında duruyor. Seneye bugünlerde yanına gelecek arkadaşını bekliyor. 6 dakika sona eriyor.

Tuvalet

Şubat 2013

Tuvaletinin kırışan kat kat eteklerini düzeltmeye çalışarak tuvaletten çıktı. Tuvalet masasının karşısında  kendisine baktı. Olacak şey miydi, haftalardır provasına gidip diktirdiği nişan tuvaletini  giymiş adeta bir prenses gibi olmuştu. Olmuştu da tam nişan yüzükleri takılacakken o karnına saplanan sancı olmasaydı. Önce belli etmemeye çalıştı, sonra alnından boşalan tere mani olamayınca kardeşinin kulağına eğilip fısıldadı.

-Tuvalete gitmem lazım.

-Yok artık, şu anda mı?

-Hııı, evet ,evet. Haydi bulalım şu tuvaleti, çabuk çabuk.

Salonu terk edip koşa koşa tuvaletlerin olduğu bölüme gelmişlerdi. Tuvalete yetişmişti ama bu sancı da yanlış doğum sancıları gibi gelip geçivermişti. Neyse ki annesi ortalığı idare etmiş, davetlilere o güzelim tuvaletle tuvalete gittiğini çaktırmamışlardı.

Off! dedi,off! Şu huyumdan kurtulamayacak mıyım ben? Bütün okul hayatım boyunca her sınav öncesi de böyle olurdu, tam derse girecekken tuvalete koşar,sınavın ilk dakikalarını kaçırırdım.

Yataktan hızla kalktı, tuvalete koştu,zor yetişmişti.Dönerken kapıda asılı nişan tuvaleti ne gözü ilişti. İnşallah yarın bir aksilik olmayacak, diye düşündü.

 

Yorgun

22 Mart 2016

Aylardır yorgunum.Lime lime acıyan etlerim, sızım sızım sızlayan kemiklerim.Aylardır yorgunum.Amaçlı, tatlı katlanılır bir yorgunluktu bu. Merdivenler indim, koliler açtım sayısız, yerleştirdim. Ovdum, sildim,süpürdüm. Yoruldum.Yorgunluk bedenimle beraber yattı yatağa. Derin uykumda yok oldu gitti.Sabahları yepyeni bir güne erkenden uyanıyordum; enerji dolu,dinlenmiş… Duygularımı hissetmeye etrafta neler olup bittiğini bilmeye sıra gelmedi bir süre. Başka bir dünyadaymışım gibi geçti son bir ay.Ya da ben işlerimin arkasına saklandım,üç maymunu oynadım.Evet sanırım öyle yapmışım..İki sabahtır çok ama çok yorgun uyanıyorum.Üstüne üstlük bir baş dönmesi, bir yerinden kalkmak istememe hali.Bedenim dinlenmeye başladıkça duygularımın yorgunluğu çıkıyor.Dünyanın pisliğini yeniden görmeye başlıyorum. Kulak tıkadığım, gözümü kapadığım her şeyin hücumuna uğruyorum.Bahçemde çiçeğe durmuş ağaçlarıma bakıyorum.Umutlanıyorum.Bahar, yeniden başlangıç, diyorum. Silsem şu olan biten çirkinlikleri dünyada,silsem temizlesem mecalim kalmayana dek.Yorgun düşsem de temizleyebilsem şu pisliği.Sonra yatsam yatağıma, bebekler gibi uyusam, ertesi gün yeni bir dünyaya uyanmaya.Dinlenmiş…

Doktor

Doktor dayım vardı. Aslında annemin dayısıydı. Doktorluk yaptığını ben hiç görmedim. Eskidenmiş. Askeriyede göz doktoruymuş. Ankara’da yaşardı. Ne çok severdim. Ama ne çok da korkardım ondan. Yani bana bir şey yapmasından korkmazdım da bir şey soracak da doğru cevap veremeyeceğim diye korkardım. Bir keresinde hiç unutmuyorum daha ortaokula yeni başlamıştım sanırım. Alman Lisesi’ne gidiyorum; üç beş kelime Almanca öğrenmişim henüz. Doktor dayım da Almanca’yı  iyi bilirdi. İstanbul’a ziyarete gelmişlerdi. Daha sokak kapısında karşılar karşılamaz bana Almanca bir şeyler sorar hemen cevabını isterdi. Aslında çok muzip, eğlenceli biriydi ama ağzından argo  eksik olmazdı. Askerlikten kalma derdi. Ne diyordum. Bir keresinde birine kızmış olmalı. “ Ne olacak, Hure” diyerek içeri girmişti. Sonra da bana, bakma öyle yüzüme Hure ne demek sen bilirsin demişti. Ben saf saf daha biz o kelimeyi öğrenmedik deyince bu başlamaz mı kahkahalarla gülmeye. O güldükçe top gibi yusyuvarlak göbeği aşağı yukarı hoplamaz mı… Kızım sözlük ne güne duruyor git sözlüğe bak, demez mi? Baktım bakmasına da gelip cevap veremiyorum bir türlü, çünkü “Hure” Türkçe “orospu” demek. Kızardım bozardım, yerin dibine geçtim. O devirde ağzıma o kelimeyi almaktansa , bilmiyorum demek daha kolay geldi; odamda kayboldum. Kurnaz tilki çok geçmeden derdimi anlamıştı. Birazdan yanıma geldi; Bak kızım dedi, yeni bir dil öğreniyorsun, bunun argosu da olacak ayıp bulduğun kelimeleri de. Sana azıcık takılmak istedim, sınav yapmadım ki. Yabancı okula gidiyorsun şu utangaçlıktan artık kurtulman lazım. Oysa utangaçlıktan kurtulmam için daha uzun yıllar geçecekti. Evet, doktor rahmetli dayımız enteresan bir adamdı. Anılarımızla daha çok altı dakikalar yazılır.

Gel

 

15 Ocak 2015

Gel, gel, gel! Durma, gel.

Gelse ne olacak acaba? Gelse değişen bir şey olacak mı? Gelse aralarında olanlar unutulacak mı… Kapıyı çarpıp gittiği gün olanlar, söylediği sözler yutulmuş hazmolmuş  olacak mı? Off, off! Nasıl sarf edilmişti o sözler… Dilin freni de yoktu işte. O ona o ona,karşılıklı  döküvermişlerdi içlerindekini. Düşündü acaba biriktirmeselerdi  o güne kadar şimdi bu durumda olur muydu? Sevdiği canı  ciğeri kapıyı çarpıp gider miydi… Ah şimdi gelse,yeter ki gelseydi. Suratını asıp  eski kanepenin köşesinde ayağını altına alıp otursaydı. Sıkıntılı sıkıntılı bir sigara yaksa, sızlansa, şikayetlerini sıralasaydı… Razıydı. Gelseydi keşke.

Gel, gel, gel! Dosdoğru bana gel!

Ne yapacaktı… Sakin olup onu dinleyebilecek miydi. Dinlerdi, evet. Onsuz olmuyordu.Giderken yüreğinin bir parçasını da alıp gitmişti.Nefes alamıyordu sanki.Ya bundan sonra hiç nefes alamazsam diye düşünürken, birden bacaklarında korkunç bir ağırlık hissetti. Kendini yerde buldu. Dükkana mal getiren kamyon gelmiş, gelmiş, gelmiş, dur diyen olmayınca da…

Yüzüyordu

4 Ocak 2016

Yemek yağın içinde gerçekten yüzüyordu. Evet ciddi söylüyorum. Patlıcanları yağın içinde aramak gerekiyordu. Ne zaman patlıcan musakkası yapacak olsam; heheheeee! Şimdi canınız çekti değil mi… Henüz patlıcan zamanı gelmediğini hatırlatayım. “Off benim gibi bir mutfak hastası  bütün sözcüklere  yemekle bir alâka kurabilir. “Ne diyordum efendim; patlıcan musakkası yaparken aklıma hep annemin bir zamanlar Üsküdar’da yaşamış olan yengesi ve onun yaptığı patlıcan musakkası gelir. Küçük bir çocuktum. Anneannem elimden tutmuş yengeye misafirliğe götürürdü.  Ev minicikti, sofra deseniz o da öyle.İki basamakla inilen evin kapısı doğruca salon taklidi yapan minicik  odaya sokardı insanı. Neredeyse masadan eve girdiğimi sanırdım. Dört kişilikti masa. Yine öyle bir gündü. O zamanlar henüz ortadan yeme alışkanlıklarından vazgeçilmemiş bir evdi bu ev.Birazdan tencere ortaya gelmişti. Herkes  yağın içinde yüzmekte olan patlıcana kaşığını daldırmasıyla benim midem ağzımda. E ne yapayım canım o zaman küçüktüm. Tadı kaçtı bu yazının değil mi… Konu yağlı yemekten açılınca biraz da dayımın yemeklerinden söz etmeliyim. O da aileden görmüş besbelli. Özellikle zeytinyağlılar yağda yüzmese ona göre o yemek hiç lezzetli olmaz. Kaç aşçı değiştirdi bu yüzden ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Yahu insaf ; bu yaşta bu kadar yağlı yenir mi? Geçende kendisi mutfağa girmiş, bizi yemeğe çağırdı. “ Yok, yok! Artık az yağlı pişiriyorum, merak etmeyin, bıktım çenenizden” demişti telefonda.  Sofraya ilk gelen az yağlı pişirdiğiyle övündüğü zeytinyağlı barbunyaydı. İnanın barbunyalar yağın içinde kolluk takmış yüzüyorlardı. Yaprak sarma ve enginarın da hiç farkı yoktu.Ama ne yalan söyleyeyim hepsi de çok lezzetliydi.

Hıçkırık

3 Ocak 2016

6 dakika saçmalayacağım ya bu kez sınırı aşmış iyice saçmalama hakkımı kullanmışım; ancak metni kopyalarken fark ettim.

Filmin adı “Hıçkırık” tı. Hülya Koçyiğit’i hatırlıyorum da yanındaki jön Ediz Hun olabilir mi acaba? Şimdi istersem internetten bulurum da 6 dakika var ya; şu tuttuğum süre, o izin vermez. Onulmaz bir hastalığın pençesinde yatan hasta artistlerin yüzündeki makyajı nedense silmezlerdi filmlerde. Şimdi filmler biraz daha ciddiye alınıyor galiba ama şu diziler yok mu, aman tanrım. Kız terk edilmiş, ya da sevgilisi kaza geçirmiş, bu geceler boyu hastanede hıçkırıklar içinde  nöbet tutmuş ama o badem gözlerdeki makyaj ilk günkü gibi yerinde. Rimel reklamı diye düşünüyorum bazen. Hah bakın işte bilmem kimin rimeli bilmem ne marka; günler geçse de aynen yerinde kalır vs. Aman bu sözcük de nereden çıktıysa bugün. Zaten en ufacık bir şeyde yaşlarım göz pınarlarıma hücum edecek diye tırsıyorum… Hıçkırıkmış… Hık, hık, hık… Bana ne oldu acaba. Sözcüğün anlamını bırakıp bambaşka yerlere sürüklendim. Dervişin fikri ağlamaksa hıçkırık tutsa ne fayda… Hıçkırık iyi bir şeydir, unutmayalım, ciğerleri açar. Haydi tutmayın hıçkırığınızı…

Bir kaç

 

16 Ocak 2016

Yanına gittim. Kulağına eğildim. Ben geldim canım, dedim. Ben; bir numaran. Bak benim ben.

Gözlerini sıkıca yummuştu. Bu bir uyku hali değildi. Dudakları da sımsıkı kapalıydı. Tekrar duyurmaya çalıştım. “Ben geldim canım, bak bir numara”. Dudaklarından çıkacak sadece birkaç sözcüğü duymak için o an neler vermezdim… Dudaklarını kıpırdatmasını bekledim. İnadı tutmuştu işte. Ya da küsmüştü.  Belki de çok özlemiş, beni görmediği o birkaç günün hıncını almaktaydı. Evet en doğrusu buydu . Bile bile yapıyordu. Hemşire kız ne demişti. Canı isterse onlarla sohbet ediyor, şakalaşıyordu. Onun gibisi gelmemişti daha buraya. Hem nazik,  hem temiz. Yemek yemeyi reddettiği günlerse hepsi birden seferber oluyor, ona birkaç kaşık yedirebilmek için yapmadıkları kalmıyordu. O birkaç lokma boğazından giderse katta bayram havası esiyor, birkaç dakika içinde onun bir şeyler yediğini duymayan kalmıyordu.

“Hadi tatlım, hadi bak bana, ben geldim, bir numara.”

Derken açtı gözlerini. Bakışları bana değil de odanın içinde bir boşluğa takıldı. Sonra sessizce, “ sen birsin ama ben sıfırım” diye fısıldadı. Sonra uzun bir sessizlik. Ardından patlattı espriyi, “ama bir sıfırdan sonra gelir.” Sonra yumdu yine gözlerini.

O birkaç sözcük bana yetmişti.

Yüzümü

 

1-20160305_134837

2 Ocak 2016

Aynadan bana bakan yüzümü tanıyamadım. Yeni bir makyaj, yeni bir saç kesimi ve yepyeni bir ben. Radikal değildi saç kesimim; sadece renkler radikaldi. Bugüne kadar hep kısacık, bazen simetrik, çoğu zaman asimetrik kesimleri olmuştu saçımın. Ama renk söz konusu olunca; illa ki bildik doğal saç rengimden şaşmamıştım o güne dek. “Yeni hayata yeni yüz” diyerek niyet etmiştim saçıma hafiften gölgeler vermeye; köylük yerde her şey gibi saçlarımı da dinlendirir pek fazla boyayla uğraşmam diye düşünmüştüm. Ancak, neredeyse on beş yıldır beliren ama görmeye tahammül etmediğim beyazların sayısını pek bilemediğim için, boyasız bırakıp kötü bir sürprizle karşılaşmaya da hazır değildim. Hani hepsi beyaz olsa neyse de… Hep mora dönük lümineksli saçlara hayran olmuşumdur. Yüzüme yakışır mı onu bilmiyorum ama olsun işe ucundan kenarından morla başlayayım dedim. Kuaförüme bir tutam enseden bir tutam da alın üstünden saç ayırıp birkaç teli mavi birkaç teli de mor boyamasını söylediğinde zavallıcığın gözleri fal taşı gibi açıldı. Bunca yıldır tüm ısrarlarına rağmen rengimi değiştirmemiştim ya… Yüzüme bön bön bakmaya başladı. Acıdım haline Dur hele! dedim, hayal ediyorum sadece. Az kaldı sen kendine gelince yapacağız.