Evde 15.gün

Adı lazım değilden öncesinden söz etmeden gelemiyorum bugüne yani evdeki 15. güne. Yazacağım yazmasına da kulağımda Burcu’nun bu sabah paylaştığı o hüzünlü olduğu kadar içimi ılıtan ezgiler.Kendimi biraz onlara bıraksam olmaz mı; acelem var mı yazmaya, acelem var mı herhangi bir şeye…Acelem var mı yaşamaya… Günlerdir sorduğum bu soruya cevap bulmaya… Hiç bir şeyin cevabının tutmadığı şu sıra cevap aramak da saçma değil mi…

Glutensiz beslenmekteyiz ailecek uzun zamandır.Mutfağımın tadı tuzu glutenmiş meğer desem, yok demesem. Sağlığa açılan pencere desem ve mutfakpenceremden böyle baksam.Reklam böyle yapılıyor.mutfakpenceremden.com benim mutfağıma açılan penceredir. Glutensizlikten sonra tarif verirken zorlandığım perdelerini bazen sıkıca kapattığım... Lafı dolandırmasana , demenizi bekliyorum ama ne yapayım gelmiyor sözcükler bir türlü. Evet ekmeğini ekşi mayasıyla üreten bir de bunu öğretmeye çalışan ben artık gluteni olmayan tahıllarla ekmek yapmaya çabalıyorken karşıma muhteşem bir kadın çıktı.Eski tamirhane  binasında tanıştım kendisiyle. Yıllar sonra ekmeğimi hazır almaya başladı. Meğer ne çok zamanımı veriyormuşum ekmeğimize. Anladım… Dün akşamüzeri kapımızdaydı sevgili Müge Hanım elinde ekmeklerimiz. Tabii maskesi be gözümün önünde değiştirdiği eldivenleriyle. Mahzundu, yeni malzeme tedarik edememekten endişeliydi. Biz de öyle… Eve girdim ilk işim eşime bundan sonra ekmeği daha az tüketmesini tembihlemek oldu.Hatta çoktur sağlık için sadece iki öğün beslenenelere ayak uydursak ya dedim. Daha az yesek:)) Yani ben daha az mutfakta kalsam:)) Süt şişesini gösterdi kendileri ; hani muhallebi pişirecektin

Okumak her boş bulduğum anda kitaplarıma gömülmekken derdim, şu iki haftada okuyabildiğim sayfa sayısı çok az. Ciddi kitaplara kendimi veremezken hafif olanları elime alınca da garip bir duygu gelip yüreğime yerleşiyor. Kalkıp klavyenin başına geçiyorum. Hangi hastanenin  ne ihtiyacı var nereye nasıl merhem oluruz. Guruplarımızı uyaralım derken zaman denen zalim akıp gidiyor. Televizyonun sesini duymak bile istemiyorum. Duymak deyince evet bu benim duygusal isteğim değil sadece. Hiç bir sağlıksal neden olmaksızın sağ kulağım duymamakta direniyor. Ne zamandan beri? Tam tamına yirmi gündür. Bunu bir kez daha yaşamıştım. Tam üç ay tek kulak gezmiştim. Meğer duymak istemeyince haber veriyormuş organlar. Yine o durumdayım. Aman, diyorum duymama duygumu frenleyeyim, yoksa Alimallah ya diğeri de greve giderse…

İşte böyle dostlarım, durumumu tekrar sayfalarıma dönerek değiştirmeye karar verdim.Yazılarımın da yönünü değiştirip daha az sıkıntılı olmaya niyetliyim.

Az sonra şehirler arası aile buluşmamız var. Tabii ki zoom ile.

Kalın sevgi ve sağlıcakla…

 

28 Mart 2020/ Evde 14. günlükte 1.gün

Tam on dört gündür ha bugün ha yarın diyerek başlayamadım( adı lazım değil ona dair) günlük tutmaya… Bugün içimde birikenleri dökeyim hele, niyetim sonra kısa kısa her gün yazmak. Çok özel günlerden geçmekteyiz ya ; ya da günler bizim içimizden geçmekte. Aman tanrım bu ne hız!!!!! Hatırlayın, daha üç hafta önce ne diyorduk; zaman çok hızla akıp gidiyor, Urla’da yaşanacak çok şey var, hangi birine yetişeceğim bilemiyorum. Ne çok katılacak şey var… A aaaaa! Evet benim de bütün günlerim dolu, dı dıdı dıdı dı….  Biraz detay mı vereyim. Kendimden gelsin, isteyen eklesin.

Pazartesi:  Bizim Bahçe Yoga Merkezi’nde  “Sen de Yaz ” Esasen yaklaşık üç saatimi alır ama öncesi var, evde günlük işler yapılacak, işe gider gibi giyinilecek, belki hafif makyaj, ders için kırtasiyeden çıktılar alınacak. Kitabevine uğranacak. Dersin sonuna sıcacık bir sohbet eklenecek ve eve döndüğümde artık akşam hazırlığı zamanıdır. Pazartesi ne de kısadır. Sendrom mu… o bende yok.

 

Salı: Salı genelde sallanır. Ben de … En boş gün. Bütün plan dışı işlerin günü. Anlatıp baymayayım. Yok canım plan dışı olur mu hiç… Silvia Arsebük’ün Urla atölyelerine ayrılmıştır salılar ve perşembeler. Boş tutarım onları. Eğer atölye günüyse  sabahtan gelir sevgili arkadaşım ve birlikte hazırlanırız. O çalışmasına geçer ben konuklarını doyurmak için mutfağa…. Ne güzel akar zaman Silvia’nın atölyelerinde bilseniz. Renkler ve arketipler uçuşur gün sonunda AtölyeKuşçular59’da… Boş gün demiştim değil mi…Neredeyse unutuyordum. İki haftada bir de Rüzgargülü Kitabevi’nde akşamüzeri iki saatlik bir okuma kulübümüz var. Bu yıl “İnsanlığın Mahrem Tarihi adlı kitabı okuyorduk, konuşuyorduk. okuyoruz belki ama konuşamıyoruz  çünkü evde kalıyoruz.

Çarşamba: Evdeyim. Sabahtan bir koşuşturma var. Her hafta saat on birde birlikte yazdığımız arkadaşlar gelir. Ev atölyemde bu saatlerde ” Sen de yaz var. Eksik olmasınlar simitti poğaçaydı ne var ne yok getiriler ama yine de glutensiz bir şeyler hazırlamalıyım. Yazmak hele de topluca yazmak bir masa başında insanı acıktırıyor. Atıştırmalık bir şeyler olmalı muhakkak. Çay ve kahve her daim. İki haftada bir de Martı Kitap Kulübü’nün  Urla ayağına ev sahipliği yapıyoruz. Moderatörümüz sevgili Zeynep Braggiotti. Çarşambaları sevmek için bir neden daha…

Perşembe: Salının aynısı diyelim. Ama yanlış anlaşılmasın her salı her perşembe konuklar yok atölyemde. Nadir de olsa şehir merkezine doğru uzanabiliyoruz eşimle. Dostlarla bir araya gelmek için de uygun bir gündür… Tabii ki boş zamanların çoğu atölyeler için çalışmak, okumak konu hazırlamakla doludur. ZEVKLİ zamanlar.Severim perşembeleri; eskiden de severdim. İzin günümdü!

Cuma: Haftanın belki en güzel günü Urla’ya göçeli.Sabahtan akşama Atölye Kırmızı’dayım Seramik günümüz.Ye, iç, çamurla oyna. Bir de bakmışsın akşam olmuş.Cuma akşamları biraz sosyalleşelim. Ya yan komşuda( kendisi kardeşim olur) yemekte buluşalım ya da bir km ötedeki arkadaşımızda. O da olmadı ….bir şey buluruz elbet.

Cumartesi, pazar: Özgürlük. O nedir ki… Bahçe işleri bizi bekler… Sonra alışveriş var. Buralarda yaşayalı değişen bir alışveriş olayımız var. Temiz gıdanın peşinde koşmak var. İki hatada bir “BİTOT” var. ( Ona ayrıca yer vereceğim) Şimdi sesinizi duyar gibiyim; her yer bostan her yer sebze meyve oralarda. Size öyle geliyor efendim. Bu konu çooook uzun…. İyisi mi uzatmayayım. Hafta sonu, hafta içine hazırlıkla geçer çoğu zaman.

İşte böyle, 11 Mart 2020 Çarşamba gününe kadar hayat bu minval akıyordu.

Ya şimdi? Yavaşlayacağız diyor bazıları. Sizce de öyle mi?   Bol bol okuyacak,yazamadıklarımızı yazacak, hazır evdeyiz  diye el atmadığımız dolaplara el atacak, denemediğimiz yemek tariflerini deneyecek, bıdı bıdı bıdı bıdıııı …. Onları da yapacağız elbet ama önce zaman bulalım. Haberleri dinlemesek de akıllı telefon var, ınstagram var, watsup var… Skype eskidi şimdi Zoom var. Çok cahilim; yeni duydum bir de Houseparty varmış. Takip ettiğimiz yazar çizer sanatçı dostlarımızın canlı yayınları var. Sanal alışveriş var. Temizliğe aşırı dikkat var. ( Uzun konu geçelim onu da) Kendi adıma konuşayım, eşimle tavla oynamak ve en yararlısı sabah sporunu evde birlikte yapmaya alışmak var. Tam bugün sadece okuyacağım deyip kanepede yerime yerleşirken gelen haberlerle kalkıp ekran başına oturmak var. Orada neler olduğunu bir başka yazıya bırakayım ve bugün sanalda neler olacak onunla ilgileneyim.

Hatırladım , Saat 14.00 de Instagramda Zehirsiz Sofralar takip edilecekmiş…

Kalın sağlıcakla.

Bugün fotoğraf eklemeye yetişemedim. Bir dahaki sefere artık.

 

Tek kelime

Zeynep Braggiotti / Aralık 2019

Gözlerim kapalı…

Kulaklarımda saatin ısrarla işleyen çarkı.

Tik… Tak…Tik…Tak…

Sapsarı bir oda. Duvarları, zemini altın suyuyla yıkanmışcasına, sarı…  Odanın içinde yalnız bir kadın. Onca sarılığın içinde kayboluyor.

Yanakları ıpıslak. Ağlıyor mu?

İşaret parmağım ıslanıyor, göz pınarımdan şakağıma doğru gezdirirken ellerimi.

Görebiliyor musun… Yoksa o sarılık beni de yutup yok mu etti?

Sadece bir kaç gün önceydi. Telefonun ekranında ismini gördüğümde bir kaç saniye bakmıştım öylece. Sanki karşımda duruyordun. Uzanıp sana dokunamamak gibi parmağım cevap ver tuşuna basamadı bir türlü.

Hissetmiştim olacakları belki de.

Tam alo diyecekken kapattın. Telefon susunca, içimde bir huzur; tarif edemediğim.

Israrcıydın. Bir kaç dakika sonra tekrar ismin belirdi ekranın üzerinde. Bu defa hiç bekletmedim.

Buluşmak istedin. Konuşmak istiyordun. Sana hayır demek imkansızdı bugüne dek. Çok iyi biliyordun bu yüzden de cevabımı duymadan kapattın acele acele.

Belki de duymak istemedin. Yenilen değil yenen olmaktı tüm dileğin.

Oysa o an için hiç önemi yoktu bunun. Yenen, hak eden, seven…

Zaten seven bendim, sevilen olmayı bir türlü hak edememiştim. Yensen de fark etmiyordu benim için.

Akşam söylediğin saatte kapımdaydın. Sen gelinceye kadar geçen sure zarfında yer çekimsiz bir uzay kapsülünün içindeymişim gibi hazırlandım.

Ümit mi deniyordu bu duruma? İnsan içten içten son olduğunu bilse bile kendine itiraf edemiyor. Peki… Ben edemiyorum. Hayata tutunmamı sağlayan o umudun dalını kırıp atmak istemiyorum hiç bir zaman.

Beni sevdiğini sandığım, güzel anılarla dolu olan günlerimizde hep gittiğimiz, çünkü ikimiz de burayı çok seviyoruz diye düşünürdüm hep, o küçük balıkçıya götürdün beni yine. Uzun bir aradan sonra ikimizi birlikte gören Haydar Amca bile coşkuyla karşıladı bizi. Sana baktım. Yüzünde bir neşe, bir mutlulukla selamladın Haydar Amca’ yı. Hissettim; eski günlerdeki gibiydik. Demek kaldığımız yerden devam edecektik. Umudumu terk etmediğime nasıl da sevinmiştim.

Balıklar tavaya atılmış, narlı salatamız sofraya konmuş, rakılarımız bile buzlanmıştı. Gözlerimi hiç ayırmadan seni izliyordum. Genç garsonla maçları çekiştirdin önce. Ardından telefonuna cevap verdin uzun uzun. Sonra soğuduğunu düşündüğün rakından bir yudum aldın. Ama gözlerime hiç değmedin.

İnanmak. Hayır…  Aslında duymak istemedim söyleyeceklerini. O yüzden de umursamadım benimle göz göze gelmek istemeyişini.

Başladın konuşmaya, başın öne eğik. Bir halt işlemiş de annesinden gizlemek için çaba sarf eden bir çocuk gibiydin karşımda; gözleri yerde, omuzları düşük, göğüs kafesinden içine kapanmış.

Balığın kılçığı boğazıma battı.  Kesik kesik acıyor. Etraf sessizleşti. Sesini değil sadece dudaklarının hareketini görüyorum. Ne dediğini anlamak için gücüm tükenik. Okuyabildiğim; BİTTİ …

Tek kelime yeter. Beklediğin halde sevdiğin birinin ölümü… BİTTİ…

Her şey normale dönüyor bir süre sonra ve ben sendeyim hala. Takılı kalmışım, hayır asılı kalmış yüreğim yüreğinin üzerinde. İsmimle seslendin. Yanı başımda, kolumdan tutarken. Masanın benim tarafımda olanlar olduğu gibi duruyor. Tabağımda BUZZ gibi bir balık, bardağımda ılınmış rakı.

Ne dediysen yaptım. Sen istedin diye sesimi çıkarmadan. Senin için süre dolmuş olacaktı ki, kolumdan tutmuş gitmek üzere bana yol veriyordun. Yine itiraz etmedim.

Kısa ve isteksiz bir hoşça kal ile uğurladın arabadan inerken.

Ben  kaldırımdayken hala… Sen gaza bastın. Merak ediyorum, giderken aynadan geriye baktın mı hiç?

Kuşçular 59   Sen de Yaz  Atölyesi için

 

Bezelye

 

Müge Çakır Ocak 2020

Geç oldu; bu saatte oturup bir kilo bezelyeyi ayıkla​yıp ​bol suyla yıkadım.

Aklımda yarın var, zor olacak,  epeyce ZOR.. Dinlenm​em, toparlanmam, ​

güçlü​,​ bakımlı görünmem lazım.

Artık biraz uyu​yabilsem..

Ama bezelyeler​ pişmedi​? Hepsini tek tek ayıkladım; kabuklarını ayrı​ ​tanelerini ​ayrı kaba aldım. İriymiş bu ​sefer, ama irilik falan hikaye. ​Tadarak anl​ayacaksın iyisini; önce açıp içine, ​ağzına atıp tadına bakacaksın…

Off yatmam lazım, ​sabaha​ dinç uyanmalıyım. ​U​ykusuz ​ve ​​bakımsız ​olmaz. Soğanı öldürdüm ze​y​tinyağında, ​ ​az domatesle bezelyeleri de attım​

tencereye​; bereket mevsim yaz, domatesler taze.

Şimdi ocağın altını da kıstım mı,  ımık ımık pişer güzelim bezelyeler.

Artık sahiden yatmam, dinlenmem lazım. Sahi kaçtaydı yarın mahkemem?

Pişti bezelye; yavaş yavaş, sine sine,  içine çeke çeke…

Kendinden vaz geçe vaz geçe PİŞTİ.

Yorgunum… Uzanıyorum, ayaklarım çıplak, üşüyorum..

Soğuk mu hava? Hani mevsim yazdı, taze domates mevsimi​ydi​, YAZ​DI​..

Üşüyen kalbim mi, ben miyim?

Kaçtaydı yarın mahkemem? Saat 13:30.. ​Saati kurdum, kaldı on iki saat. ​Bitecek mi bu kadar kolay, bu kadar çabuk ve ani?

Kaç kere güldük beraber, kaç kere tutkuyla öpüştük? Kavga ettik​,​ barıştık sonra birbirimize yapıştık. Sanki, “hiç bitmeyecek gibi”ydik. Hep BİZ’dik…

Ben ne zaman, BEN olmayı bıraktım? Ne zaman BEN’den vazgeçtim. Sen nasıl da ​BİZ’den ​vazgeçtin?

Soracak Hakim Bey yarın​ ​13:30’da, Ne zaman karından vazgeçtin? “Bilmeeeem” diyeceksin, bilmem​! Belki de BEZELYELER​’​​dendir​. Ben hiç bezelye sevmedim ki…

Bizim Bahçe Sen de Yaz Atölyesi

 

Terastan bir kadın atladı /4 ayrı bakış

 

Birinci öykü- Meraklı

Yokuş aşağı dalgın dalgın yürüyordu. Ayaklarının dibinden birisinin seslendiğini duydu. “Burcuu kızım”. Eğildi, önce mama ve su kapları ile etrafındaki kedileri, onların arkasında parmaklıklı pencerede Havva Abla’nın başını gördü.

  • Kızım geçmiş olsun.
  • Sağol Havva abla
  • Dizimden çıkamıyorum ki bir yere. Nasıl oldu ablan, hastaneden çıkmış dediler.
  • Daha iyi.
  • Daha iyi olsun güzel yavrum. Her gün hatırımı sormadan geçmezdi buradan. Kedilerimi mamasız, beni de sigarasız bırakmazdı. Güzelin bahtı olmazmış. Nasıl kandırmış nişanlısı, evliymiş meğer, öyle mi? Bunalıma girdi atladı diyorlar.
  • Herkes bir şey uyduruyor, ne biçim insanlar bunlar. Ablam kediyi içeri almaya çalışırken başı dönmüş, düşmüş.
  • Allah’ın sevgili kuluymuş yine de bak. Ya berberin brandasına denk gelmeseymiş, yavrum benim. Bir kurban kesin artık, sadakası olsun.
  • Tamam Havva abla, derse geç kalıyorum, görüşürüz.
  • Git kızım geç kalma. Allah zihin açıklığı versin.

Burcu elinin tersiyle gözünün yaşını kuruladı, adımlarını hızlandırdı.

İkinci öykü – Umursamaz

  • Kapatmışlar yolu, sağa sola kaçamıyorum, kaldım burada.
  • Sana daha önce çık demiştim ama.
  • Elimde sanki. Bitmek bilmedi toplantı.
  • Misafirler çoktan geldi. Mertcan “babam nerde kaldı” diyor.
  • Beklemeyin siz, başlayın, üflesin pastasını. Ben sonra telafi edeceğim söz.
  • Açılır belki yol, hiç ümit yok mu? Ne olmuş kaza mı var?
  • Kadının biri terastan atlamış.
  • Atlayacak zamanı bulmuş….

Üçüncü öykü – Geveze

  • Yol çalışması var, sizi burada bırakayım Nilgün Hanım. Sağdan ikinci bina olması gerek.
  • Tam ikide al beni, iki buçukta The Marmara’da randevum var.

Nilgün Hanım’ın günlük aktivitelerinden biriydi; çalışanlarının ve müşterilerinin doğum günü kutlamalarını, cenaze, geçmiş olsun ziyaretlerini aksatmazdı. Sekreterine takip ettirir, her sabah sorardı. Aslında insanların başına ne geldiğiyle ilgilendiği yoktu, onun için “ne iyi insan, ne kadar mütevazi” denilmesi önemliydi. Bugün çaycı Saniye’nin babası için başsağlığı  ziyaretine gelmişti. Saniye’yi hiç ihmal edemezdi, şirkette çok önemli bir rolü vardı; çalışanların ne yapıp ettiklerini, dedikoduları en iyi ondan öğrenirdi. Koyu renkli, kasvetli binaların arasından, ince topuklu ayakkabıları bozuk kaldırım taşlarına takılmasın diye seke seke yokuş yukarı çıktı. Binanın alt katındaki su satıcısı merakla kapıdan başını uzattı.

  • Kime bakmıştınız?
  • Cenaze evine geldim.
  • Dün terastan atlayan kadını diyorsunuz. Gözümüzün önünde, berberin brandasının üstüne düştü. Ölmedi.
  • Saniye Öztürk’ün babasının evi aradığım, bu binayı söylediler.
  • Haa, Halim Dayı, o ne zamandır hastaydı. Onlar bir üst sokağa taşındıydı geçen ay.
  •  

Nilgün Hanım oraya nasıl yürüyeceğini düşündü, bir sonraki randevusuna geç kalacaktı. Sekreteri ona doğru adres vermedi diye sinirlendi. Yürürken bir yandan ona telefon edip öfkesini kusacaktı. Adam konuşmaya devam ediyordu

 

  • Kadını diyorum zavallıcık. Nişanlısı diye bilirdik, bal rengi Mersedesle gelirdi sokağın başına. Adam evliymiş, boşanacağım diye kandırmış bunu, sonra yüzüstü bırakmış. Patronuymuş galiba kadının. Hiç güvenilir mi ama. Koskoca patron ne yapsın seni. İşsiz de kaldı şimdi. İşi iyiydi, sahilde Mimoza Otel’de. Ne oldu sarardınız birdenbire. Tansiyonunuz mu düştü? Bu havalar lodos, kaç gündür insana rahat vermiyor, bende de bir baş ağrısı…

Nilgün Hanım ayakkabılarının kirlenmesine aldırmadan çamurlara batarak yokuştan aşağıya doğru koşarcasına uzaklaştı oradan.

Dördüncü öykü – Psikopat

Dün terastan bir kadın atladı. Günlerdir bekliyordum atlamasını, gözüm hep ondaydı. Terasın en ucundan aşağıya bakıp duruyordu. O anı kaçırmamak için saatlerce pencerenin önünde beklemiştim ama tam da torunu bana bıraktıkları güne rastladı. Ayda bir ailecek gelirler, oğlum gelinim iki de torun. Yasak savmaca. Sanki hesap soracağım niye gelmiyorsunuz diye. Annesi sağken hizmet eden vardı tabii. Yemeğe gelirlerdi her hafta. Küçük torun tutturdu “bu gece dedemde kalayım” diye. Biliyordum derdini, evde televizyon izlettirmiyorlar, televizyon izleyecekti keyfince. Dediğim gibi oldu. Televizyonun başından ayrılmadı ama istekleri bitmedi. Kolası, cipsi sonra dondurma, çikolata. Gider gelirken kaçırdım, atlamış aşağı sonunda. Bir senedir bu sokaktayım, hiçbir vukuata rastlamadım. Daha önceki evimde karşı dairede devamlı kavga. Adam kadını döver, bağırış çağırış eksik olmazdı. Bazen komşular polis bile çağırırlardı.

Nasıl kaçırdım ah…Bu kadını izliyordum uzun zamandır. Akşamdan akşama gelir eve, terasta kedisini besler, sonra bir sigara içer, içeri girerdi. Bir haftadır bir değişiklik sezinlemiştim. Terasta daha uzun süre kalmaya aşağılara bakmaya başladı. Birkaç kez ağladığını gördüm sessiz sessiz. Hıçkırıklarını duymadım hiç ama uzun uzun sümkürürdü.

Sokağımız iki gündür çok hareketli. Gazeteciler, televizyoncular bile geldi. Kardeşi, ablam kedisini alırken terastan düştü diyormuş. Yalan. Keşke görebilseydim o anı. Berberin brandasına takılmış, durumu ciddi değilmiş. Çıkar gelir yakında. Bence yeniden deneyecek ama bu sefer kaçırmayacağım. O da atlayacağı yere dikkat eder artık herhalde; azıcık yandan atlarsa tamamdır…

Bizim Bahçe Sen de Yaz Atölyesi

Güzellik

Ebru Hocaoğlu /2020

 

Kızın tombul dudaklarına takıldı gözleri. Pembe ,güzel ve kıvrımlı. Kız gülücükler dağıtıyordu etrafa. Gülümsediğinde ışıldıyordu adeta. Her kahkaha attığında eli ağzına gidiyordu.

Bıraksa da görsem o dudakları diye düşündü. Ah bir öpsem ne tatlıdır. İçinde arzu ve utanma duyguları kabardı. Muhtemelen on dokuz yirmi yaşlarında. Saçları omuzlarına dökülmüş dalga dalga . Varlıklı bir ailenin kızı olmalı. Boynunda ipek bir fular var. Serbest büyütülmüş belli. Kahkaha atarken ki öz güveninden belli. Okul çıkışı ya şoförü gelip alacaktır yada kendi arabası vardır. Böyleleri otobüse dolmuşa binmez. Kucağında tuttuğu taşlı çantası ve manikürlü elleri ile üst sınıftanım diye haykırıyor adeta. Akşam evine gittiğinde , piyano dersi vardır. Hocası derste ,o zarif parmaklarıyla ona çalmayı öğretecektir. -Ah benim kalbimi çaldı bile çoktan- Piyano hocası dibinde oturup ,onun parfüm kokusunu içine çekecek ,belki de elini tutacak hafifçe. Elleri kadife gibi yumuşacıktır. Hiç soğuk su yüzü görmemiş ,hiç iş tutmamış  besbelli. Sonra babası fabrikasından dönecek ,annesi hizmetçilere sofrayı kurduracak .Hep beraber şık ,mumlarla süslü,beyaz örtülü masaya oturacaklar. Babası çok konuşmayacak. Ona okulu soracak iş olsun diye. O da o güzel dudakları ile cıvıl cıvıl anlatacak gününü. Belki kahkaha atacak ,kibarca elini o muhteşem ağzına kapatarak. Kapı çalacak tam o sırada. Ben gireceğim içeri. Neşeyle kalkıp boynuma atılacak. Elimi tutup masaya oturtacak beni. Hoş karşılanacağım. Karşılıklı kahvelerimizi içeceğiz. Müsaade isteyeceğim. Yine gel ,diyecek annesi samimi.

Zil çalıyor. Kapıya bakıyorum. Zil çalmaya devam ediyor ısrarla. Silkeleniyorum daldığım düşten. Bir uğultu var etrafta. Herkes dersliklere gidiyor aceleyle. Bakıyorum masaya . O çoktan gitmiş.

2020 Bizim Bahçe Sen de Yaz Atölyesi

Bahçeye Bakan Oda

                                                                        Bahçeye Bakan Oda  / Çiğdem Savran Turgay
Bahçeye bakan aydınlık penceresi, renkli kitaplarla dolu rafları,  üstündeyken canlanan, çiçek kokuları saçan elbiselerinin durduğu derin loş dolap, duvarlarda asılı çeşit çeşit resimler, afişler ile benim için bir masal alemiydi bu oda.
Evde izin almadan giremediğim tek mekandı. Annem bile kapıyı vurmadan girmezdi buraya. Beklerdi senin sesini duymak için, sen de aceleyle gizlerdin içeride uçuşan perileri, cinleri.
Sen yokken girerdim bazen gizlice, onları uyandırmaktan çekinerek, gezdirirdim ellerimi hafifçe dokunarak eşyalarının üzerinde.
 Evde olduğun zaman odandan müzik sesi gelirdi. Fısır fısır konuşurdun telefonda, sırlar paylaşırdın duymamızı istemediğin.
Aynanın karşısında saçlarını tararken seni seyrederdim. Bazen benimkilerini de tarardın da, sırf bu odada olabilmek için sesimi çıkarmazdım fırçanın canımı yakan dokunuşlarına.
Bana masallar anlatırdın, hem korkutan hem güldüren. Büyümek isterdim bir an önce, sırf senin gibi olmak için.
Vedalaşırken hava alanında sıkı sıkı sarıldın bana; “özleyeceğim seni Kido” dedin. Yürürken el ele tutuşup onunla, yüzünde hüzünden çok mutluluk vardı oysa. Ve o anda anladım ki, onu benden daha çok seviyordun.
Acaba ben de, senden daha fazla sevebilir miydim birini bir gün! Sen benim sadece ablam değil, kahramanımsın aynı zamanda.
Şimdi senin odana taşıyorum eşyalarımı. Burası benim artık. O loş dolaptaki çiçek kokuları seninle terk etti burayı. Onca cini periyi nasıl sığdırdın çantana. Biliyorum hiçbir şey eskisi gibi olmayacak artık, bu çok sevdiğim odada.
Ocak 2020/ Bizim Bahçe Sen de Yaz Atölyesi

Olmaya

27 Ocak 2020     6 dakika saçmalama

Senin olmaya geldim diye başlıyordu şarkının sözleri. Öncesi nasıldı dur bakayım… Hmm, sanırım karar verdimdi. Ya da kararlıyım bu gece gibi bir şeydi. Kadın şarkıcı çığlık çığlığa “senin olmaya geldim” diye durmadan tekrarlıyordu. Kadınlar, kadınlar böyledir işte. Yırtınırlar senin olayım diye, olurlar. Sonra cicim ayları geçer, adamın takkesi düşer … Sen benimsin diye hönkürdemeye başlar.Bizimki unutmuştur dediklerini; en çok istediğini…Ne demek istiyorsun ben senin malın mıyım diye kafa tutar. İnkardadır şimdi. Olmak istemez kimsenin. Dünya hali işte… Olmaya devlet cihanda bir nefés sıhhat gibi demiş bir büyüğümüz. Haydi söyleyin bakalım kimdi bu büyük, büyük muhteşem büyüğümüz? Hayret kimse bilmiyor mu yoksa…Çok ayıp çoook. Madem öyle o zaman çay içelim. Kızım kalk bak bakalım çay olmaya yüz tutmuş mu… tuttuysa döküver bardaklara.

Kararlıyım bu gece

Senin olmaya geldim… 

 

 

 

 

Korkma

Korkma,sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
Mehmet Akif’in bu dizeyle başlayan ve milli marşımıza güfte olan bu şiiri satır satır açıklamaya çalıştığımız lise yıllarına gittim birden kelimeyi görür görmez. Ne çok söz sanatı vardı şiirin tümünde. Tecahül-i arif ten tutun da teşbihe, mecazdan, hüsn-ü talile ve daha başkaları. Sus Işıl sus! Yine yaşını ortaya çıkartacak konulara girdin. Bugüne gel biraz.Bugün bu sanatların bambaşka adları var sahi. Bir zamanlar ta ki anlamını öğrenene kadar şafağın sönmez olmasının,tüten ocağın ne olduğunun farkında olmadan okumuştuk marşımızı. Şimdiki çocuklar bir harika ama sor bakalım bu satırların hangisini anlayarak okuyorlar. Yok yok çocuklardan çok teknoloji bir harika. Büyük küçük herkes irili ufaklı bir beyaz camın pervanesi olmuşuz, merak ettiğimizin cevabını bir taşla bin kuş misali alı veriyoruz. Gereken sadece sönmez bir merak sahibi olmak.

O ooo, bu sabah geçmiş yokladı beni yine. Bakın dinleyin radyoda Zeki Müren söylüyor.
Sönmez artık yüreğimde yanan bu ateş ,
Bulunur mu bilmem bana senin gibi bir eş.

Kardanadam

Işıl Ertunç

9.12.2014

Bahçe içindeki iki katlı ev yeni yıl balosuna katılmak için ışıltılı tuvaletini giymiş, omuzlarında bembeyaz etolü, adeta güzelliğiyle herkesi büyüleyecek şatafatlı bir kadın misali.  Kar bu sabah şehre yılbaşı hediyesi olarak gelmişti.

Nermin mutfak kapısını açar açmaz rüzgârın getirdiği kar taneleri içeriye hücum etti. Çöpü dışarıya bırakırken sabah evden tartışarak okula yolladığı kızını düşündü. Keşke ona karşı biraz daha anlayışlı olabilseydi. Olamamıştı işte. İşten güçten, kafasındaki bin bir düşünceden bazen Zeynep’e çok az zaman ayırdığını o da biliyordu ama şimdi akşamki davete odaklanmalıydı. Daha yapacak çok iş vardı; bir yılbaşı yemeği için on iki kişi pek kalabalık sayılmazdı ama özel bir geceydi nihayet. Yemeklerin lezzeti kadar çeşidi de önemliydi. Neyse ki hazırlıkların bir kısmını önceden tamamlamıştı. Dolabın kapağına astığı yapılacak işler listesini aldı. Hazır olanların üzerlerini çizdi. Şu ana kadar her şey yolunda gibiydi.

Bir an için yine kızına gitti aklı; ne yapsaydı yani, nasıl izin verebilirdi bu akşam arkadaşlarıyla dışarıda olmasına? Daha on altısını bile doldurmamıştı biriciği. Hem Mehmet’e ne derdi, nasıl ikna ederdi onu? Yalan mı söyleyecekti? Yok yok, en doğrusunu yapmıştı izin vermemekle.

Radyoyu açtı. Müzik kafasındaki düşünceleri dağıtırdı en azından. Hindiyi buzdolabından çıkartıp tezgâhın üzerine bıraktı. Hindi de baba hindiydi hani. Musa Efendi’ye o kadar da tembihlemişti, üç kiloyu aşmasın alacağın hindi diye ama adam ısrarla, bulamadım abla, deyip beş kiloluk hindiyi dayayıvermişti işte önüne. Olan olmuştu artık biraz daha uzun pişiririm diye düşündü. Hayvanı bir gün önceden güzelce tütsülemiş, temizlemiş, her yerini bir güzel tereyağıyla ovalamıştı. En çok övündüğü de hindinin içine dolduracağı kendi özel tarifiyle hazırladığı elmalı kestaneli pilavdı. Hindiyi doldurdu, sonra kanatlarını ve bacaklarını sıkıca birbirine bağladı. En sonunda da limon ve balla hazırladığı karışımla üzerini bir güzel soslayıp tekrar dolaba kaldırdı. Ana yemeğiyle şimdiden gurur duyuyordu. Ellerini önlüğüne asılı havlusuna kurularken mutfak kapısı vuruldu. Sabahki siparişlerini getiren Musa Efendi karşısında dikiliyordu. Koskoca hindiyle uğraştırdın beni diye azıcık sitem etmek istediyse de vazgeçti. Adamcağızın da işi başından aşkındı. Şimdi de şirketten çağırmışlardı. Bu havada oradan oraya gidiyorum diye şikayete hazırdı zaten. Söylenmesine fırsat vermeden elindekileri alıp şoförü yolcu etti. Adamın arkasından pencereden baktı. Kar hâlâ yağıyordu. Keşke okulları erken tatil etseler diye geçirdi içinden. Zeynep’e bir mesaj daha attı.

Lütfen ara beni.

Birden amansız bir sızı yokladı yüreğini. Minicik oğlunun çarpışan arabalardaki son fotoğrafı geldi gözünün önüne. Altı yıl olmuştu henüz beş yaşındaki Ozan’ı toprağa vereli. Doğum gününü kutlamak için gittikleri Lunapark eğlencesi felaketle sonuçlanmış, o günden sonra hayat hiçbiri için eskisi gibi olamamıştı. Zeynep için bu başlı başına bir travma olmuş, kazanın ardından uzun süre tek bir kelime bile konuşamamıştı. Mehmet de kendini alkole vermiş,  sigarayı elinden düşürmez olmuştu. Zeynep’in tekrar konuştuğunu duyana kadar kapısını aşındırmadıkları kapı kalmamıştı. Konuşmasına konuşmuştu Zeynep ama artık  hırçın ve kaprisli bir çocuktu. Bazen hiç susmaz, bazen de günlerce içine kapanır konuşmazdı. Son danıştıkları doktor kardeş kaybını bir haksızlık olarak gören benzer çocuklarda intihara yatkınlık olabileceğini ima edince Nermin kızını gözünden bile sakınır olmuştu. Hayat artık Mehmet ve Zeynep demekti.

Belki de fazla sıkıyorum ama elimde değil, diye sesli düşünürken buldu kendini. Toparlanmaya çalıştı. Geç oluyordu. Listeden hindiyi çizdi. Mutfağı öylece bırakıp salona geçerken bir kez daha aradı kızını. Cevap alamadı.

Yemek masasının iki yanındaki uzantıları açtı. Özel günlerde kullanılan kıymetli, beyaz işli örtüyü masaya yaydı. Örtünün kendisi gibi işli kumaş peçetelerini gümüş halkaların arasından geçirdi. Nadide porselenden yemek takımının yanına gümüş çatal bıçakları, boy boy kristal kadehleri yerleştirdikten sonra masanın karşısına geçip şöyle bir seyretti. Bir şey eksikti. Çiçekler, evet çiçekleri ısmarlamayı unutmuştu. Şimdi Musa Efendi’ yi ara ki bul diye düşündü.  Bahçe makasını aldı, sırtına paltosunu taktığı gibi dışarıya fırladı. Arka bahçedeki çam ağacının alt dallarından hızla birkaç dal kesip koşa koşa eve girdi. Kestiği dalları vazodan çıkarttığı kokinalarla birleştirip sofranın ortasına güzel bir düzenleme yaptı. Masanın iki ucuna üzerinde ışıltılı mumların durduğu gümüş şamdanları da yerleştirince salon akşama hazırdı.

Zeynep ne telefonlarına ne mesajlara cevap vermemişti. Saate baktı, derste olmalılar henüz diye kendini avutmaya çalıştı. Sakin olmalıydı. Şimdi bir yorgunluk kahvesine ihtiyacı vardı. Cezveyi ocağa koyarken eli mutfak çekmecesinin dibine sakladığı sigara paketine uzandı, tam yakacakken vazgeçti. Diyalizle hayatını devam ettirmeye çalışan Mehmet’i düşündü. Tek bir sigara bile intihar demekken hala gizli gizli sigara içmekte inat eden kocasını. Sabahtan beri içine akıtmakta olduğu yaşlar birden gözlerine hücum ettiler. Kahve taşarken Nermin’in de keyfi tümden kaçmıştı. Sabah beri boğazına düğümlenen sıkıntı şimdi gözlerinden akıyordu. Çare çalışmaktaydı, çalışmak, unutmak demekti. Gözyaşlarını önlüğüne silip işine devam etmek için yine listesinin başına geldi. Oyalanmaya gerek yoktu. Konuklar sekizde geleceklerdi ama işler çok önceden bitmeliydi. Hazırlanan mezeleri sıra sıra dolaba yerleştirirken zaman da su gibi aktı. Saat beşi geçmiş, hava çoktan kararmıştı. Perdeyi aralayıp dışarıya baktı. Kar taneleri büyümüş, bahçe renk renk ışıltılı mumlarla süslenmiş kremşantiyle kaplı bir pasta olmuştu. Kocaman bir pasta. Bir süre bu güzel kartpostalı  seyretmekten kendini alamadı. Birden bahçede Ozan ile Zeynep’i kardan adam yaparken gördü… Anılar peş peşe üşüştüler… Komşu çocukların neşeli çığlıklarıyla kendine geldi. Ah, ah!  Şu kız bir delilik yapmadan eve gelsin, başka hiçbir şey istemiyorum, diye mırıldanarak tezgahın üzerinde fırına konmayı bekleyen hindiye döndü. Tepsiyi fırına soktu.

Bahçe kapısının vuruldu. Zeynep, Zeynep gelmişti işte. Koştu. Açtı… Rüzgarın uçurduğu bir dal parçasıydı gelen. Hava iyice kötülemiş fırtınaya dönmüştü. Kapıyı zorlukla kapattı.Sayısız aramalarına bir yenisini daha ekledi ama nafile… Bu kadar üzerine titrediği kızı onu ne kadar merak edeceğini hiç mi düşünmüyordu, hele hava böyle kötüyken. Birden öğleden beri artan merakı öfkeye dönüştü. Ne yapacağını bilmez bir hırsla telefonunu hırsla yere fırlattı.  Artık kendini bırakmış bağıra bağıra ağlarken ev telefonu da ısrarla çalıyordu.

-Nermin, Nermin, cebinden ulaşamadım. Her şey yolunda umarım. Hava berbat, ben de biraz erken çıkacağım. İçecekti, yemişti bir eksik varsa gelirken almaya çalışayım.

– Yolunda yolunda…Telefonumu…. Şeyyy telefonumu yere düşürdüm de… Bulamadım. Bir yerlere girmiş olmalı……….

–  Nermin, Nermin yoksa sen ağlıyor musun! Hayırdır, ne oldu?

– Zeynep, Zeynep ortada yok.

-Dur Nermin, dur hele soluklan da öyle anlat bakayım. Ne demek yok.

– Sabah çok kötü tartıştık.Tutturmuş bu akşam arkadaşlarıyla takılacakmış. Ne desem dinlemedi,  çılgınlar gibi çıktı evden. Bütün gün de telefonunu açmadı. Ah, bir delilik yapmadan eve gelse!.. Ah! Sen durumumuzu  biliyorsun ablacığım.  O bizim her… ıııh..of!

– Anlıyorum Nermin, anlıyorum ama Zeynep size çok düşkün biliyorum, kötü bir şey yapacağını hiç sanmıyorum.  Dur bakalım, telaşlanmadan bir çözüm bulalım. Sen okulu ara da dağılmışlar mı sor, ben de Musa Efendi’yi sana yolluyorum. O zamana kadar haber alamadıysan birlikte hareket edersiniz. Yanında biri olsun. Korkma, her şey yoluna girecek, eminim.

-Sağol ablacığım, sağol… Ama akşam, misafirler…

-Akşama Musa Efendi’ nin karısını çağırmıştım yardıma. Bizde kalacak. Sen evde olmalısın bu akşam. Yemeklerden de ayır biraz eve götürmek için.  Neredeyse unutuyordum, portmantodaki paketler de sizin Nerminciğim. Şimdiden iyi yıllar dilerim.

-Teşekkür ederim de…

-Hem yarın da erkenden gelme. Ben seni ihtiyacım olunca ararım. Ailece azıcık beraber olun. Böylece Zeynep’ in de gönlü olur.

Nermin bir yandan hızlıca ortalığı toparlarken bir yandan da hırsla yere fırlattığı telefonunu arıyordu. Yemek masasının altında halının üzerinde buldu sonunda. Yerinden çıkmış kapağını takmaya çalışırken gördü fotoğrafı. Zeynep ve arkadaşları Ozan’ın mezarının önünde kocaman bir kardan adamla poz vermişlerdi. Sonra altındaki mesajı okudu hıçkıra hıçkıra…

“Anneciğim, üzülme e mi! Kardeşim bu gece yalnız kalmayacak. Eve geç kalma hava berbat… Seni seviyorum. Şarj….”