23.Gün

Günaydınlar

23. Güne ulaşmışız, inanamıyorum. Yirmi bir gün değil miydi uyumlanma sayısı; yirmi bir gün kabullenme süreci, iyileşme süreci,tavuğun kuluçka süresi ve başka… Bir şeylerin değil de her şeyin değişiyor olmasını kabullenmeye başladık mı hiç emin değilim. Güneş yüzünü gösterir göstermez kendini dışarı atanlar oldukça bu musibetin yakamızı daha uzun süre bırakmayacağını bile kabul etmemişiz ki değişimi edelim. Zor efendim. Bizim gibi tevekkel bir toplum için 21 kere 21 belki… Saçmalamaya başlamış olabilirim; hakkım var/mı?

Düne geleyim hemen. Geç kalmıştım dün yazmaya; araya başka şeyler sızmıştı çaktırmadan. Dün sendromsuz pazartesilerden biriydi. Bizim Bahçe Sen de Yaz arkadaşlarımla zoom toplantımız vardı alışageldiği üzere.Evet, alışıyoruz galiba online atölyelere. Birbirimizin yüzünü görmek sesini duymak iyi geliyor. Kopmamaya çalışıyoruz yazma yolculuğumuzdaki okumalarımızdan, yazdıklarımızı paylaşmaktan.Bu kez mekan/tema bir kuru yemişçi dükkanıydı.Arkadaşlarımızın yazdığı kısa öyküleri dinledik, üzerinde tartıştık. Şermin Yaşar’ın Tuzlu Fıstık adlı öyküsünü okuduk ve bizde bıraktığı izleri konuştuk. Altı dakika yazıları yazdık. Dün yazılmış olanlar yarın bir gün dört ayağı sağlam basan öykülere zemin olacak. Şu günlerde geleceği düşünmeden, endişeleri bir kenara bırakıp yeni dünyalara hazırlanmanın bir parçası olmak hedeflerimizden biri de.Belki yazma konularımızı biraz yeni dünya düzeniyle ilgili seçeriz artık. Deneyeceğim.

Enginar dolmasından söz etmiş, tarifini vermiştim. Benimki lezzetli olmuştu. Siz  de denediniz mi?

Akşamüzeri Dr Joe Dispensa’nın iyileşme üzerine hazırladığı on üç  bölümlük videoları geldi. Bir süreliğine ücretsiz açık olduğu için programımız hızla değişti ve izleyebildiğimiz kadarını izlemeye çalıştık. İşte, dedim içimden; spontan yaşamaya ilk adım. “Homeland” izlemeyi planlarken…

Dün geçti, bugün de geçecek. Yarına kadar kalın sevgiyle.

 

23.Gün

enginar

Tünaydın herkese… Geç kaldım yine.Bu sabah kalkar kalkmaz geçemedim başına arkadaşımın. Hafta başı, işler güçler🤣😜Bilmiyorum neden ama öyle oldu.

Dünden devam edeceğim. Dünden başlayarak  sabah egzersizlerine bir de nefes çalışması ekledik/ ekledim demek daha doğru olur. Nefes çalışmasından kaytarmak niyetinde bizimki.  Dün mutfakta oyalandım epeyce. Bitot alışverişlerimden gelen sebzeler ilgimi bekliyordular. İlgilendim onlarla. Kıymetliler çok; hele bu zaman da… Ancak sevgili Nihan’ın  şimdilik ayıklanmadan gönderdiği enginarlarıyla uzun süre bakıştık. Biraz da konuştuk. Sonunda orta yolu bulduk. En dış yaprakları koparttım, sapları da başka bir yemek için ayırdıktan sonra boyuna ortadan ikiye ayırdım ve içindeki o morumsu yapraklarla tüyleri ayıkladım. Zor olmadı. Bol limonlu suya yatırdım ve zeytinyağlı enginar dolması yapmaya giriştim.  https://mutfakpenceremden.com/2011/03/30/zeytinyagli-enginar-dolmasi-girit-usulu/

Enginar seviyorsanız ve de şu ara bizim gibi ilaçsız enginara ulaşma şansınız varsa hiç durmayın deneyin derim.(ınst.enginarciftligi_urla) Yine reklam oldu ne yapayım?

Mutfaktan hızlıca çıkıp sevgili Zeynep Braggiotti’nin instagramda yazar Handan Gökçek ile yapacağı canlı sohbete yetiştim. Bir saat nasıl geçti anlamadım. Handan Gökçek’in öykülerini biliyor hatta atölyelerde kullanıyorum ama romanlarını henüz okumamıştım. Sıraya alacağım. Atölye deyince bugün zoom aracılıyla Bizim Bahçe gurubumuzla toplaşacağız , bu nedenle bugünlük benden bu kadar.

Sevgiyle kalınız.

22. Gün / yazı 9

Günaydın demeye geç kaldım bugün. Bugünden düne kısaca bir bakış yapalım ve azıcık ruh halimden söz edeyim isterim.

Yağmur vardı dün de bugün de devam ediyor. Toprak için muhteşem. Efendim, dün temizlik günümdü. Eşimle birlikte giriştik sabahtan. Kıtalar arası zoom planlanmasaydı çıkamayacaktık sanırım. Yardımsız altından kalkarız sandık ama, ıııh.  Ne yapalım olduğu kadar artık. Bir yandan bir gün önceden gelen ve balkonda bekletilen erzağın sterilize edilerek içeri alınması ve yerleştirilmesi, bunlar hayatımıza katılan yeni işler, diğer yandan aman egzersizlerimi kaçırmayayım, aman gelen mesajlara cevap vereyim. Neyse bu arada nasıl olduysa sıradaki kitaplardan ” T.Morrison/ Sevilen” okunup raflara geri döndü. Farklı işlenmiş bir konu ama insanı içine alıyor. Biraz ürkütücü olduğunu eklemeliyim. 8 Nisan Çarşamba Leyla Erbil’ in Kalan romanını konuşacağız Martı Kitap Urla’da. Şu kadını pek seviyorum nedense. Yaşasaydı keşke, gidip elini öpmek isterdim. En çok da özgürce yazmış olmasını ve o inanılmaz bilinç akışı tekniğini seviyorum. Bırak gitsin, kaygusuzca yaz. Ödül derdinde olma. Ne diyordum; Kalan romanını bir kez daha gözden geçirip almış olduğum notlara yenilerini de ekledikten sonra onu da masamda çarşambaya kadar dinlenmeye aldım.

Bugün günlerden pazar. Tatil olmalı bazılarına. Bazılarına hiç dur durak yok bu ara. Doktorlarımızı ve hastane çalışanlarının tümü dün gece rüyamdaydılar. Dün akşam dünya için topluca aynı saatte yapılan bir meditasyona katılmıştım. Sanırım o esnada gözümün önüne gelenlerden etkilenmişim. Dünya avuçlarımın içindeydi ve üzerinde beyaz önlüklü sayısız insan vardı irili ufaklı kadınlı erkekli. Atom karınca gibiydiler. Sabaha dek onlarla uğraştım. Yine onları ve kim bilir fark edemediğimiz ne gibi ihtiyaçları olabileceğini düşündüm durdum. Belki duymuşsunuzdur; İhtiyaç Haritası diye bir oluşum var. Ne çok düşünüyor, ne çok şeye vesile oluyorlar. http://www.ihtiyacharitası.org

Bugünlük bu kadar dostlarım. Kalın sağlıcakla.

 

 

 

21.Gün yazı 8

Günaydın… Günaydın… Günaydın siz, günaydın bize.

Her şerde bir hayır vardır, sözü içinde bulunduğumuz şu durumda kullanılacak bir söz olmasa gerek. Bunca ölüm, bunca hasta, bunca çaba, bunca korku varken. Hayır yok elbet, ancak evde kalmaktan dolayı dolaylı hayır elde edebilenlerimiz var. Of of! Cümleye geliniz. Kısaca evde olmanın yararlarından istifade etmek mümkün demek istemiştim. Sözü dolandıra dolandıra düne getirdim sonunda. Haftanın hangi gününde  olduğumuz için artık takvime baş vurduğumuz bir zamanı yaşamaktayız. (Ya da zaman diye bir kavram var mı ve aslında zaman nedir…) Sabah sabah zamanla derdim ne acaba? Konuya pat diye dalmak yerine adım adım yanaşmaya bahane efendim. Vasat bir güne eklenen son derece keyifli üç saatlik bir zoom buluşması dünden arta kalan.

Hiç abartmıyorum, inanın.  Şair, yazar Onur Caymaz tam üç saat ( saatin nasıl geçtiğini anlamadım) bir şiir okurcasına önümüze serdi Sabahattin Ali’yi. (Dikkat! A nın üzerinde işaret yok. A uzatılmayacak. Sevgili yazarımız bir kez daha hatırlattı.)

indir

Dünkü sohbet/ seminerin konusu “İçimizdeki Şeytan” Sabahattin Ali idi. Bir roman yazarının hayatının içinden ağır ağır yürüyerek hiç sıkılmadan geçtim.( kendi adıma konuşayım) Ne çok not almışım şaşırdım defterime bakınca.Ne çok bilmediğim şey varmış Sabahattin Ali hakkında; acılı bir hayatı olduğundan ve çok genç yaşta esrarengiz bir cinayete kurban gittiğini bilmekten başka. Sabahattin Ali’nin fotoğraflarına bakınca onun yüzünde hep bir muziplik görmüşümdür. Oldukça yakışıklı sayılan, tatlı tatlı gülümseyen bir komşu gibi samimi bir adam düşünmüşümdür. Dün yakından tanıştık kendisiyle. Daha fazla açıklama beklemeyiniz efendim. Onur Caymaz seminerlerine katılmak kolay. Akademi Nar’ ı takip etmeniz yeterli.

Düne dair sadece “İçimizdeki Şeytan” kalmış demek ki, başkaca bir şey yazamadım.

Sağlıkla sevgiyle kalınız.

 

20.gün yazı7

Bol güneşli bir Urla sabahından dünkü bol yağmurlu güne bir bakış ve GÜNAYDINLAR. Evde kal günlerinde en azından buradan birilerine günaydın demek bile insana moral veriyor.

Dün, gün mutfak günüydü efendim. Komşudan taze sağılmış süt ve bir demet de toprağa yeni  veda etmiş ıspanak gelince kollar sıvandı. Özlemişiz ıspanağı. Zehirsizini bulmak oldukça zor artık. Güvendiğimiz gıdaya ulaşmak için çok çaba gerekiyor. Ispanak  iyi de yıkarken tükettiğimiz su az buz değil. Tam da tasarruf zamanıyken. Bu yıl o kadar az yağmur aldı ki buralar… Umudumuz nisan yağmurlarında. Neyse ki sebze yıkadığımız suları hemen bahçeye dökebiliyoruz. Doğaya destek. Süt demek benim için yoğurt eşim için muhallebi demek. Kardeşim yoğurdu üstlendi ben muhallebiyi. Biraz egzersiz biraz okuma bir de baktım saat üç oluvermiş. Üç buçukta  şair yazar Onur Caymaz ile zoom söyleşimiz vardı. Katılımcı arkadaşlar birer birer çıktılar ekrana. Kendisiyle ilk kez tanışanların yanı sıra atölyelerimizde kitaplarını beğeniyle okuyan dostlarımız da vardı. Süre kısıtlıydı fazla soru soramadık ama edebiyata bakışı ve neden yazdığı konusunda bilgilendik.  Köşe yazılarından, söyleşilerinden ve eğitimlerinden biliyorduk bazılarımız farklı bir yazar olduğunu. Sözünü sakınmayanlardan desem daha doğru olacak. Araştırmacı, ince eleyip sık dokuyucu, tabiri yerindeyse… Zaman hemen aktı gitti. Zoom şu anda harika bir iletişim aracı. Onur Caymaz buluşması sayesinde İstanbul’dan sevgili Yazı Evi arkadaşım Nazlı Ayça ile de görüşme şansım oldu. O da evden yoğun çalışanlardan. Malum evde olmak bazılarımız için çalışmamak anlamına gelmiyor.

img-20200402-wa0005

Onur Caymaz zoom oturumu ( Bazı katılımcılar görünmüyorsa da buradaydılar)

Bu arada televizyonun açık kanallarında 2020 Oscar’lı filmlerden PARAZİT gözümüze çarpınca akşam saatlerini bu  Güney Kore filmine ayırdık. Filmin başından sonunda olabileceklerin bir çoğunu tahmin ettiysek de bu kadarını değil. Son yirmi dakika yerimde duramadım. Filmi ileri sarmamak için kendimi zor tuttum. Sinemeda seyredemediğimiz için üzgündüm ama iyi ki evde seyrettik. İyi bir senaryo, iyi bir çekim ama insanı zorlayan görüntüler ve çarpıcı bir son. Üzerinde çok tartışılacaktır sanırım. Belki bir zoom oturumu da  filmleri tartışmak için açarız.

Yağmur bekleyenlere yağmur güneş bekleyenlere güneş gelsin efendim.

Kalın sağlıcakla.

 

 

19.gün …Yazı6

Günaydın diyeyim. Günümüz aydın olsun. Sabaha karşı beklenen yağmur geldi çok şükür!  Karanlık bir Urla sabahından dünün notlarıyla buradayım.

1 Nisandı ya dün hani şakalaşma günü; bütün gün yapılan yazılı ve sözlü şakalar şu mel’un virüs üzerineydi. Bir de !….. Neyse susayım. İnsan evde kalınca çenesi açılıyor. Ben de dünkü Sen de Yaz toplaşmamızda ilk 6 dk. sözcüğümüzü beklendiği gibi “Şaka” olarak belirledim. Başkası gelmedi aklıma. Yazdık arkadaşlarla şaka üzerine. Okuduk. İzin verirlerse daha sonra size de paylaşabilirim belki. Ekrandan dahi olsa alıştığımız şeyi yapmak birbirimizin yüzünü görebilmek, sesini duymak bile bir kazanç şu günlerde. Düşünün şimdi; (hoş gençler nereden bilecek) telefona santraller  aracılığıyla bağlandığımız zamanları. Alışveriş için bakkallar ve manavlardan başka bir olanağımız olmayan günleri. Durun haksızlık olmasın benim çocukluğumda M arabaları vardı. Haftanın belirli günlerinde mahallenin bir ucunda konuşlanır, kapılarını açar, satış yapardı. Sebze ve meyveler dışarıdaki kapağın üzerine dizilir, diğer ürünler içeride raflarda. Kasa da içerideydi tabii.Poşet mi… o da ne. Kese kağıdı ve ip filelere dolardı alışverişler.Şimdiki plastik ambalajlar yerine karton kutularda satılırdı meyveler. M. ve diğer alışveriş olanakları en alasından hizmetimizde şimdi. Hem de kılımızı kıpırdatmadan sanal sipariş sistemiyle. Gel gör ki sipariş verebilmek mümkün olsun. Efendim, teslim süresi 4 günden az değilse siparişimiz kabul görmüyor. Onlar da haklı da her saniye bilgisayar başında sipariş onaylatmak için beklemek de kolay olmuyor. Çok işimiz var ya evde! Mesela ben; (sanki her gün marketten alışveriş yapan biriymişim gibi, canım çikolata istedi hem de ay çekirdeği😜 ) 1km uzağımızdaki M. mağazasına  (yaş efendim yaş ) gidemediğim için tam beş gündür listem kayıtlı beklemedeydim. Tam ödeme sayfasına geliyordum, ekranda ” bölgenize 4 gün boyunca ulaşamayacağız, bu nedenle siparişinizi onaylamıyoruz” Neyse dün gece tam 00.02 de başardım. Teslim tarihi önümüzdeki pazar. Teşekkür ediyoruz yine de. Anlıyoruz durumu. Hizmet işi kolay değil. Reklam yaptın diyorsunuz. Yok canım, hiç işim olmaz.

M2

Bu sabah düne dair daha fazla bir şey yazasım yok, kısa keseceğim. Zira dünkü atölyede sevgili Zeynep Braggiotti’ nin “komşuluk” temalı öyküsüne yer açmak istiyorum. Şimdi koltuğunuza gömülün ve keyifle okumaya hazır olun.  Biz çok sevdik ve çok anlamlı bulduk. Keyiflendik. Nerede kaldı o  komşuluklar dedirtiyor insana. İzninle sevgili Zeynep…

Kapıyı çaldı. Bir demet gülü elinde değil de yüzünde taşıyan kadından bir limon istedi.Şimdi eve dönüyordu; elinde iki limon. 👌😍🌹🌹🌹👍

Hoş kalalım, sağlıkla!

 

 

 

Evde 18. gün

Urla Kuşçular’dan bol güneşli günaydınlar…

Nisan ayı bizim gibi bahçeleri olanların fideleme ve hatta yöreye göre fideleri toprakla buluşturma zamanı. Her yıl bu dönem tohumlarımı uçan dostlardan en çok da Kuşçular’ın rüzgarından korumak için büyük çaba sarf ederim. Ancak bu yıl tam düşündüğüm gibi bir fideleme sistemine kavuştum. Buraya yerleşeli beri balkonlarımızın birini kış bahçesi haline getirme arzumuz nihayet gerçekleşti.(Sağ olsun kardeşimin eşinin marangozluk hobisi sayesinde)  Üç hafta önce saksılara yerleştirdiğim tohumların durumunu görüyorsunuz. Bunlar sadece bir kısmı. Şu boy atmış olanlar sakız kabağı fidesi. İlk tohumlarını buraya yerleştiğimiz yıl sevgili Şadan Güvenir ( Sevgi Ana Çiftliği) vermiş ve bana kabak tohumlarını çoğaltmamı tembihlemişti. Onun kadar başarılı olamadım belki ama bir miktar kabak elde edebildik. Her yıl yeni bir şey öğreniyoruz. Çok sık ekim yapmıştım bugüne kadar ve sonunda bitkiler birbirini boğar olmuştu. Bu yıl ekeceğimiz bahçe kısmını  genişleteceğiz ve az da olsa daha sağlıklı ürün almaya çalışacağız.  Kendi yazlık ürünümüzün tümünü karşılamamız mümkün değil. İşte orada imdadımıza temiz gıda toplulukları yetişiyor. Yereldeki  üreticileri destekliyor, onların ürünlerini satın alıyoruz. Dün sözünü ettiğim BİTOT ( batı İzmir topluluk destekli tarım) burada devreye giriyor işte.

Evet, evde 18. günde benim yüzümü boy atmış fidelerim güldürdü. 18.günde  zoom yapmaya bir gün için ara verdik. Okumaya ve yazmaya daha fazla zaman ayırabildim.

Bakalım 19. gün nelere gebe…

19. gün Nisan 1. Şaka yapma günü.Şimdi biri çıksa da son 2 ay hiç  yaşanmadı, bunların hepsi şakaydı dese… 

Bir akşam üzeri yine Kuzguncuk’ta güneş battı / 2011 İstanbul

Üsküdar İskelesi’nden kalkan geminin kaptanı  “Geliyorum çımacı hazır et halatı” dercesine bir düdük çaldı. Tüm Kuzguncuk duydu. O da. Epeydir kulağı kirişteydi zaten. Tahta basamakları isteksizce sildiği bezi kenara itti. Sabunlu merdivenlerden akarken ellerini önlüğüne sildi, sağına soluna bakmadan evden fırladı. Hızla sağa döndü; iki adımda köşedeydi. Sokağın merdivenlerini birer ikişer atlayarak inmeye başladı. Son basamağa geldiğinde nefes nefeseydi. Koşmaya devam etti. Hızını alamayınca Kuzguncuk Eczanesi’nden çıkan Ayşe Hanım teyzeyle çarpışıverdi.

Hay aksi… diye geçirirken içinden.

Teyzeciğim kusura bakma, vapura yetişecektim de. Yardım edeyim sana. Cümlesi döküldü dudaklarından. Dağılan ilaç paketlerini topladı. Yaşlı kadının koluna girdi, evine kadar ona eşlik etti.

Geç kalıyordu, hızlandı. Yeni açılan balık lokantasının önünden geçerken gözü camekândaki görüntüsüne takıldı. Hiç beğenmedi. Saçları dağılmış, koşarken üstü başı karışmış, bütün vücudu ter içinde kalmıştı. Usulca saçlarına şekil vermeye çalıştı. Çiçek desenli elbisesini elleriyle çekiştirerek düzeltti. Son görüntüsünden de pek hoşnut olmadıysa da artık yapacak bir şey yoktu. Yüzüne bir gülücük ekledi, yine büyük adımlarla yoluna devam etti. Tam trafik ışıklarına yaklaşmıştı ki sinagogdan çıkan kara cübbeli hahambaşıyla burun buruna geldi. Hahama nasıl selam vereceğini bilemedi. Bir adım geri çekilip başını öne eğdi. Yüz aşinası olan hahambaşı omuzuna dokundu. Ağzında bir şeyler geveleyip uzaklaştı. Kulağında anlamını anlayamadığı kelimeler, zihninde iskeleye yanaşmakta olan vapur, kendisini caddeye atıverdi. Bisikletli bir çocuğu ıskalayarak karşıya geçti. İsmet Baba’nın balıkçı dükkânının önüne yayılmış tok evin aç kedisi Tekir yolunu kesti. Dayanamadı. Eğildi kucağına aldı.  Amma da şişmanlamış bu, yoksa yakında mahallemizin tekir kedi nüfusu artacak mı? diye düşündü. Sevilmekten memnun iyice gevşeyen hayvanı ensesinden okşayıp yavaşça yere bıraktı.

İskeleye vardığında vapur dağılmaya başlamıştı bile. Gözleriyle arandı. Önce Eşref Amca’yla Osman Amca’yı gördü. Derken Mösyö Agop’u, kolunda Avrupalı yeni eşiyle. Şık giyimi, yüksek ökçeli ayakkabıları, başında şapkası yine göz kamaştırıyordu madam. Boşuna Avrupalı demiyorlardı ona. Saçları hep mizamplili, elleri bakımlı, ojeliydi.  Bir an kendininkilere baktı. Sakladı eteğinin kıvrımları arasına sonra.

Gözlerini ellerinden aldığında gördü onu…  İçi ılındı yine. Yorgun görünüyordu. Yaklaştı, elindeki paketlerin birini aldı. Diğerine de uzandı. O bırakmadı. Usulca eğilip yanağına bir öpücük kondurdu. Boş kalan elini avucuna aldı.

İskeleden birlikte çıktılar.

Yürüdüler evin yolunu ağır ağır.

-Hiç eve gidesim yok, hava da ne güzel azıcık dolaşsak mı?

Neden, bir şey mi oldu evde?

-Hiiiiç, öylesine işte.

Elini sıktı yanındaki. Bu, itiraz etmiyorum demekti.

Sağ kaldırıma geçtiler. Daha geçenlerde açılan kocaman tabelalı fırından mis gibi kokular geliyordu. Fırıncı üzerleri ay çekirdeği ile süslenmiş bagetleri vitrine dizmekteydi. Göz ucuyla bir o süslü vitrine bir de karşı kaldırımdaki yılların ekmek fırınına baktı. Salih amca kapının önündeki taburesine oturmuş, vitrinde sıcak somunlar akşam müşterilerini bekliyordu. Salih amca onları görünce hemen kalktı; en gevreğinden bir tane seçti. Anında bagetler unutuldu

Yürüdüler. Köşedeki Sitare Restoran’ın önündeki masalar şimdiden dolmuştu. Sitare ne güzel isimdi. Bir yıldızın adıymış. Ah, bir kez burada yemek yiyebilsek diye geçirdi içinden. Geçende İnci’ yi burada kalabalık bir gurupla beraber içki içerlerken görmüştü. Şarapmış içtikleri, hem de sıcak şarap, portakallı tarçınlıymış tadı. Öyle anlatmıştı arkadaşı.

Deniz Eczanesi’nin önünde durakladılar. Halim amcanın meşhur kedileri, burası eczane mi yoksa veteriner mi dedirtircesine yine vitrine yayılmışlardı. Ya şu kedilere yatak olmuş ilaç şişeleri ve enjektör kutularına ne demeli. Hepsi kendi aleminde. Yaşlı eczacı gözlüklerini burnunun üzerine indirip baktı onlara.  Başıyla oturduğu yerden selam verdi.

Bir sokak, bir sokak daha, yürüseler İcadiye’ de sokak da çok, selam verecek esnaf da. Hiç birine uğramadan Yanık Mektep Sokağı’nın köşesine geldiklerinde yıllardır köşeden ayrılmayan çiçekçi sepetinde son kalanları gazete kâğıdıyla sarmalayıp, benden bunlar diyerek eline tutuşturuverdi. Geveze manav Sadık Efendi’yi sonbaharın habercisi kestane ve kocayemiş sepetleriyle baş başa bırakıp yürümeye devam ettiler.

Artık eve dönsek; lüfer almıştım vapura binmeden, seversin sen. Geçerken bostana uğrayalım da ne kaldıysa yeşillik alalım.

Mangalı da yakar mıyız… Ya tahin helvası?

Alışverişi keyifle tamamladılar. Eve çıkan merdivenleri tırmanmaya başladılar. Merdiven uzun, yokuş dikti. Sağlı sollu sokaklarla bölünen bu merdivenli sokağa arkadaşı İnci’nin adını verilecekti sonradan. Ayakları onu evin ters yönündeki sokağa sürükledi yine. Yanındakini de mecburen. Az ileride solda sık sık vitrininin önünde durup seyre daldığı o dükkan vardı. Masal dükkanı gibiydi. Adı üzerindeydi. ”Evvel Zaman İçinde” Sahibesi Matmazel Rozita onları görünce gülümsedi, kapatıyorduk beyim ama bir isteğiniz varsa… Sanki yüzyıllar öncesinden bir prensesin giyip bıraktığı gelinliğe bir kez daha hayran hayran baktı.  İpekle dantelin aşkından oluşmuş volanlarını bir kez daha zihnine yerleştirdi.

Az sonra evin köşesindeki basamaklardaydılar. Yüreği hop ediyor, heyecanı korkusuna karışıyor, ağzı kuruyordu. Kesindi; şimdi ellerini beline dayamış kapıda bekliyor olmalıydı. Yine azarın büyüğü gelecekti.

Demeye kalmadı…

-Ah, ah! Ben bütün gün dikiş makinesinin başından kalkmayayım,  size daha iyi bir gelecek olsun diye çırpınayım.Ya sen! Sen ne yaptın… Merdivenleri bile silmeden, üstelik kovayı da devirerek çık git. Çabuk, çabuk ol, önce merdivenler sonra doğru mutfağa!

– “Hoş geldin” yok mu hanım?

–  Hoş geldin bey, hoş geldin de, vapur geleli nice oldu, neredesiniz siz Allasen? Oğlan da daha ortada yok, kim bilir nerede takıldı.

–  Haydi içeri girelim gelir şimdi. Balık aldık bak.

Tahta bezi basamaklarda bir ileri bir geri ağır ağır sürünürken Kuzguncuk’ta güneş yine usulca batmıştı.

Gün 17. Yazı 4

Günaydın herkese!

Akşamdan başlayacağım bu kez düne. Her gün dününe dair yazıyorum demiştim değil mi? Evet efendim, biz BİTOT ( batı İzmir topluluk destekli tarım) operasyon gurubu her ayın ilk pazartesi akşamı olağan toplantımızı yaparız. BİTOT, geniş ve çok önemli bir konu. Onunla ilgili aydınlatıcı bir yazıyı yan blogumda, mutfakpenceremden sayfalarında yazacağım. Kısaca  temiz gıdaya ulaşma çabaları ve çevremizi bu konuda bilinçlendirmek, özendirmek, üreticileri desteklemek gibi temel amaçlar güdüyoruz. Dün akşam da toplandık. Zoom eksik olmasın tam on yedi kişiyi ekran başında topladı. Gündem vardı ama hepimizin zihnini ….. haberleri ve endişeler öylesine kaplamıştı ki dönüp dolaşıp kıtlık, üretimsizlik ve evde kalma konularına geldik. Hepimizin gözü kulağı da bir yandan tv de açıklama yapacak cumhurbaşkanındaydı. Beklenen sokağa çıkma yasağı olacak mı olmayacak mıydı… Olmadı… işimiz zor. Ben de biraz zorlandım gündemde kalmaya;  birisi top oynuyormuş gibi sesler geliyordu mutfaktan. Ben hiç oralı değilim. Eşim sanal briç turnuvasında. Derken bu seslere bir de yanık kokusu eklenince…….(ev yoğurdu yapacağım diye ocağa süt koyup bırakmıştım) Tencereye mi giden süte mi,yapamadığım yoğurda mı … Hiç biri önemli değil aslında.

Önemli olan alabildiğimiz iyi haberlerdir. Dün akşam aldığım gibi mesela. Sen de Yaz atölyelerimden bir katılımcımın kısa öyküsü  Nisan 2020 Kiltablet internet dergisinde yer aldığı haberini almak bütün gündemimi değiştirdi. Keyiflendim. 😂https://kiltabletoyku.com/duyurular/yeni-sayimiz-yayinda/ Ayşegül Gezgin arkadaşımızın”Kadıköy’ de Bir Sokak” öyküsünü okuyabilirsiniz. Kendisinin ve diğer bütün yazma yolculuğunu birlikte sürdürdüğümüz arkadaşların yolları açık olsun.

Bakın yazarken bile heyecanlandım, ne yazacağımı unuttum. Aslında İstanbul teması için  benim de bir kısa öyküm vardı yazılmış, gönderecektim dergiye ama  gündem onu da unutturmuş bana. Şu anda katılımcı arkadaşımızın orada yer alması daha fazla mutlu ediyor beni. Ne mi oluyor efendim; teşvik oluyor. Amacımızı destekliyor. Yazma dürtümüzü besliyor bütün bu paylaşımlar, sanal da olsa bir yerlerde duyulmak, okunmak. Dünden kalanlar arasında  ayrıca Bizim Bahçe Yoga Sen de Yaz gurubuyla  yaptığımız zoom çalışması var. Neler mi konuştuk? Katılımcı arkadaşların komşuluk temalı öykülerini dinledik. Fikir yürüttük. Altı dakika yazımızı yazdık, paylaştık. En çok da sohbete ettik. Her hafta görüşmeye alışmışız; (sevgili Sevim’in tabiriydi sanırım) biz sister lar 😜 Fotoğrafta tüm katılımcılarımız bulunamadı ne yazık ki.

IMG-20200330-WA0010

Dünü bırakıp bugüne atlamalıyım. Malum, yapacak çok iş var.

Sağlıcakla kalınız.

 

Evde 16. gün

Günaydın dostlar,

Yazımın başlığı on altıncı gün olsa da benim evde on yedinci günüm. Şöyle ki; hep bir gün önce olan biteni, duygularımı, duyumları yazmaktayım.Çünkü sabah yazmak benim için neredeyse GÜNAYDIN demek. İstanbul’da  yaşarken edindiğim alışkanlık. Bir yandan “mutfakpenceremden” adlı yemek tarifleri paylaştığım sayfalara yazarken bir yandan da her sabah bir sözcük üzerine kronometre tutarak sadece altı dakika yazıyordum. İşte bu konu da çok derin. Bu altı dakika virüsü Yazı Evi günlerimde bulaştı bana.İyi ki de bulaşmış. Keşke her virüs böyle olsa… O gün bugün aklıma bir sözcük takılmaya görsün, hemen hesabını görmem gerekiyor. İki bin on altı yazında Urla’daki evimizin bir bölümünü atölye haline getirir getirmez bu virüsü çevremdekilere de hızla bulaştırdım.Ah bir bilseniz bu virüs nelere kadir… Konu uzun dedim ya…(Meraklısına uzun uzun anlatılır)

Geleyim 16. günde Urla Kuşçular 59 numarada neler yaşadığımıza. Meğer günlerden pazarmış. Pazar mı? Ben hangi günde kalmışım acaba?

Sabah rutinlerimize artık evde egzersiz de eklendi. Eşimle birlikte uygun bir müzik eşliğinde en fazla on beş dakika :)) süren kültür fizik hareketleriyle bedenimize saygı göstermeye çalışıyoruz. Şanslıyız; burada bir bahçemiz var ve ilçe merkezinden uzaktayız ve yasakları delip dışarı çıkabiliyoruz. (Eşim o zalim yaş sınırının üzerinde. Ben mi… Beni bırakın da üç beş gün daha genç hissedeyim kendimi.)

Sabah 11.00 sularında kızım Burcu’nun davetiyle on iki kadın ekranda buluştuk ve ” FARKINDAYIM”  sözcüğü üzerine kalemi defterden ayırmadan 6 dakika boyunca yazdık. Ne geldiyse…  Kalemi özgür bırakınca neler yazıyor, tahmin edemiyor insan. Sonra bazıları okuyarak paylaştı, bazıları hüzünlendi paylaşmak istemedi. Saygı duyduk.Haftaya yine buluşuruz belki.

Sonraki zaman diliminde kitaplarımla baş başaydım. Biraz ondan biraz diğerinden, hatırları kalmasın…. Ursula K.Leguın/ Mülksüzler. Bugünlere gönderme durumundan değil, sadece sırada olduğundan elimde. Neredeyse dört haftadır ilk yüz sayfada debelenmekteyim. Bu kadar çok isim olmasaymış hızlıca okurdum elbette ama gel gelelim şu isimler yok mu…Ama tek kitap değil ki okumakta olduğum. Toni Morrison’ dan Sevilen, her okuduğumda yeniden keyif aldığım Leyla Erbil’den Kalan( haftaya Martı Kitap Kulübü Urla’da konuşacağız, sizi de bekleriz. Moderatörümüz Zeynep Braggiotti her zaman  olduğu gibi) Ferit Edgü ustadan yine yeniden ve tekrar Yazmak Eylemi, bir arkadaşımın önerisiyle tanıştığım genç yazar Şermin Yaşar’dan Gelirken Ekmek Al( akıcı bir dil ve sürükleyen öyküler)  okuma köşemde. Sevilen akıyor, öyküleri tadına vara vara okuyorum. Yazmak Eylemi keyifli bir ders kitabı, her okuduğumda başka bir şey dikkatimi çekiyor. Bunlarla kalmıyor tabii okuma işi. Önceden yazı derslerimiz için seçmiş olduğum öyküleri yeniden okumak ve online olarak sürdürmeye çalıştığımız guruplara paylaşmak da bu süreç içinde.Sırada çok kitap var ama ilk gün de dediğim gibi …. günlerinde zaman daha az efendim.

ÇIN ÇIN ÇIN… Saat 15.30. Zoom başlıyor. Bu kez ailemizin kadınları ile buluşacaktık. Acele bir kazak değiştirirsin, boynuna bir eşarp, geç kaldım ya makyaj filan yok. Kardeşim ve kızları, ben ve kızlarım altı hatun toplaştık. Özlem giderildi desem yalan olur. O hala duruyor yerinde. Kardeşim ve ben aynı bahçedeyiz ama kızlar ve “Ama en az biz konuştuk, hep biz konuşalım, ben de herkesi özledim” diyen bir beş yaş ergeni Melisçik. İzmir İstanbul arası daha böyle çook buluşacağız gibi görünüyor.

Sonra yine okumak ve derken akşam oluverdi Yemeğimiz yoktu hazırda.Açtım buzdolabını geçtim karşısına.

Söyle bana kıymetlim sende ne var bu akşama?

Al sana koca bir kereviz ne yaparsan yap, birkaç sap da pırasa. 

Daha ne isterim ki; kerevizi büyüktü. Bir patates biraz da pırasa hepsini robotla incecik rendeledim. Tavama sadeyağ ve zeytinyağı koyduktan sonra bu sebze karışımını kaşıkla iyice yayarak börek gibi alt üst kızartarak pişirdim. Servisten önce üzerine kaşar rendeleyince yemek hazır oldu. Yanında pancar salatası ve öğlenden kalma çorba. Yetti de artmadı tabi.😜 Duydum efendim duydum fotoğraflarıyla paylaşırım bu yemeği. Belki mutfakpenceremden.com da vardır bile.

Günü İskoçya Kraliçesi Mary ile kapattık. Tarihin acımasızlığı uykumuzu kaçırmaya yetti.

Kalın sağlıcakla. Yarın buluşuruz.